22 Mart 2021 Pazartesi

Mobil Mesai *

Bir zamanlar bu ülkenin kırsalda yaşayan nüfusu, şehir merkezlerine oranla daha fazla iken her geçen yıl kırsaldan şehre göç olduğu için kırsalda yaşayan nüfus, gittikçe azalıyor. 2019 yılında il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı 92,8’e çıkarken köy ve kasabalarda yaşayanların oranı 7,2’ye kadar gerilemiştir. Sebebini söylemeye gerek yok. Göçün en büyük sebebi işsizlik ve istihdam sorunudur. Bu sorunu çözemezsek köy, kasaba hatta kırsaldaki ilçeler iyice boşalacak ve bu yerleşim yerleri hayalet köye dönüşecektir.

Kırsaldan şehre taşınma, başka sorunları da beraberinde getiriyor: Şehirlerimiz yanlamasına ve dikine genişleyerek beton yığını haline geliyor. Belediyeler kentsel dönüşüm ve yeni yerleşim yerleri açmak için planlarında değişiklik yapıyor. İş bulamayanlara sosyal yardım adı altında yardımlar yapılıyor. Yeni okul binalarına ihtiyaç duyuluyor. Çünkü sınıf mevcutları köylerde düşerken şehir merkezinde artıyor. MEB de sürekli öğretmen normunu öğrenci sayısına göre güncellemek zorunda kalıyor ve bazı köy okullarını kapatarak taşımalı eğitime geçiyor. Büyük şehirler nüfus yoğunluğuna paralel olarak sorunlarla boğuşurken kırsal nüfus azalmasına rağmen devlet, buralara da hizmet götürmeye çalışıyor. Çünkü sayı düşse de buralarda yaşayanlar var. Hasılı, tüm sorunlarına ve hava kirliliğine rağmen çoğunluk, şehirde yaşamayı seçiyor ve yerleşiyor.

Diyelim ki istihdam sorunu ve çocuğunu okutma gibi nedenlerle insanlar şehir merkezlerinde toplanmayı yeğliyor ve gülü seven dikenine katlanıyor. Bir kesim daha var ki şehirde yaşıyor ama kırsala mesaiye gidip geliyor. Bunlar da şehirde yaşamayı seçiyor ama kırsaldan kurtulamıyorlar. Bunların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur. Sabahın köründe şehir merkezinden çıkıyorlar, mesaiden sonra akşamın karanlığında geri dönüyorlar. Üstelik bu şekil günlük gidilip gelinen yerler, yakın yerler falan değil. Konya için örnek verirsek, Konya merkezde oturduğu halde Çumra, Akören, Güneysınır, Bozkır, Sarayönü, Kadınhanı, Ilgın, Karapınar, Ereğli, Altınekin, Cihanbeyli, Kulu vs ilçe merkezlerine ve köylerine günlük gidiş geliş yapıyorlar. Konya’dan Karaman’a gidip gelenler bile var. İçlerinde daire amirleri, memurlar, işçiler, öğretmenler, yöneticiler, hizmetliler, doktorlar, hemşireler hatta esnaf bile var. Çoğu ilçeler, ilçelerinde görev yapan bu şekil gidiş geliş yapanlar için servis gibi araç bile koyuyor. Kimi bu şekil servis, otobüs ve dolmuşla gidip gelirken kimi de birkaç kişi bir araya gelerek özel arabalarıyla gidip geliyorlar.

Konya merkezde ikamet ettiği halde kırsala bu şekil gidiş geliş yapanların işine ben, mobil mesai diyorum. Mobil, “taşınabilir olan, devinen ve devingen” demektir zaten. Bu şekil mesai yapanların yaptığı da budur. Sabah bir yerden bir yere, akşam bir yerden bir yere taşınıp duruyorlar. Bazıları bu şekil git-gel mesaiden çabuk kurtuluyor ama bazılarının git-gel yapması yıllar yılı devam ediyor. Geçen gün birisini gördüm, 14 yıldır il merkezinden ilçe merkezine git-gel yapıyormuş.

Mobil mesai garibimize gitse de bu şekil bir mesai ve çalışma, Türkiye’nin bir gerçeği maalesef. İşin garibi git-gel yapmak zorunda olan da bu yolu seçiyor, hiçbir mazeret ve gerekçesi olmadığı halde kırsalda sosyal hayat yok diye bu yolu tercih edenler de var. İnsanımız bir ev kirası kadar parayı yol parası olarak veriyor veya harcıyor. Bu işin kaza riski de var. Yazı var, kışı var. Araçlarının yıpranması da işin bir başka yönüdür. Diyelim ki giden para kendilerinin, yıpranan araba kendilerinin. Herkes sonucuna katlanır. Burada sormak lazım: Bu şekil mesai verimli mi? Bana göre verimli değil. Çünkü git-gel yapanlar, diğer mesai arkadaşlarına göre işe yorgun başlarlar. Neden derseniz, diğer mesai arkadaşlarına göre en az bir saat yol gidiyorlar. Haydi, bu yolu seçenler yorulmak nedir bilmiyorlar. Git-gel yapanların ne yaşadıkları yere ne de çalıştıkları yere yeterince katkısı olur. Parayı bir yerde kazanıyorlar, harcamayı bir başka yere yapıyorlar. İşe de tam kendilerini veremezler. Çalıştıkları yerle de pek alakaları olmaz. Kolay kolay bir çevre edinemezler. Çünkü kalıcı değildir hiçbiri.  

Sonuç olarak, insanımızın istihdam ve çocuğunu daha iyi ortamlarda okutmak amacıyla kırsaldan şehre göçünü anlayabiliyorum. Çünkü mücadele ede ede bir müddet sonra şehrin bir ferdi, bir sakini oluyorlar. Çocuğu iyi bir okulda okuyan ya da başka nedenlerle mobil mesai yapanları da anlayabilirim ama şehirde evi olmayan, çocuğu olmayan ve evli bile olmayan kişilerin git-gel yapmasını maalesef anlayamıyorum. Yine de kendileri bilir. Zira hayat onların.  

*27.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

21 Mart 2021 Pazar

Andımıza Dair *

18 Mayıs 1933 tarih ve 1749/42 sayılı “Talebenin Her Gün Tekrar Edeceği İbare Hakkında” yayımlanan Bakanlık Genelgesinde açıklanan ve ilkokullar yönetmeliğinde yer alan, 1972 ve 1997 yıllarında değişikliğe uğrayan Öğrenci Andı’nın okullarda okunması, 2013 yılında kaldırılmış, 2018 yılında Danıştay 8.Dairesi bu kaldırma kararını bozmuştu. MEB verilen bu kararı temyize götürdü. Nihayet Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 13 Mart 2021 tarihinde oy çokluğuyla 8.Dairenin kaldırma kararını bozdu. Bu bozma kararıyla birlikte Öğrenci Andı, artık okullarda okunmayacak.

Yukarıda içeriğini verdiğim bilgileri biliyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var: Bu ülkenin okullarında 2013 yılından beri bu Ant okunmuyor. Buna rağmen kamuoyunda ve sosyal medyada olay sıcağı sıcağına tartışılmaya devam ediyor. Her konuda olduğu gibi toplum yine bu konuda ikiye bölündü:

"Okunsun", "Hayır, okunmasın", "Şimdi biz Türk olduğumuz halde 'Ne mutlu Türküm diyene!' diyemeyecek miyiz?", "Türküm yerine 'Ne mutlu Müslüman’ım' diyelim" ve hızını alamayıp "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." diyerek Andımızı okumalar vs.

Tüm bunlar ve daha fazlası gözümüz önünde cereyan etti. Yazımın bundan sonraki kısmında Andımızla ilgili bazı hususlara değinmek istiyorum:

1. Bir yönetmelik maddesiyle ilgili yargı sürecinin bir 8 yıl sürmesi, yargımızın işleyişini ve hızını göstermesi bakımından manidar. Bu mesele çok önemli bir mesele ise yargı süreci bir 8 yıl sürmemeliydi. 

2. Andımızın okunmayacak olmasına tepki gösterenlere bir sözüm var: Ant, okullarda okunmayacak. Evde, çarşıda, pazarda isteyen Andımızı okuyabilir. Hatta çocuğumuz okula biz işe gitmeden önce ailecek evimizde topluca Andımızı okuyabiliriz. Samimi olanlar bu önerimi yerine getirebilirler. Belki bu vesileyle kahvaltısını yapmadan evinden ayrılanlar Andımızdan önce veya sonra kahvaltımızı da yapalım bari diyebilirler. 

3. Andımızla ilgili "okunsun, okunmasın" diye genelde hep büyükler konuştu. Halbuki bu Andı, okullar açıkken sabahın köründe, soğuk ve sıcak demeden okullarda ayakta okuyan çocuklardır. Bu mesele, büyüklerden ve yargıdan önce okunsun mu, okunmasın mı diye çocuklara sorulmalıydı. 

4. Andımızın okunması ve okunmamasıyla ilgili bu kadar tepki yerine “Okullar niye kapalı” tepkisini göstermeliydik. Çünkü bu ülkede salgın gerekçesiyle okullar 1,5 yıldır kapalı. Kah açıldı, kah kapandı. Okula gidenler de iki gün gidiyorlar. 5.6.7. ve 9.10.11. sınıflar ve üniversite öğrencileri neredeyse okulların yolunu unuttu. Ne yapıp ne edip okulların tüm öğrencilere açık tutulmasıyla ilgili ortamın oluşması için çaba gösterebilirdik. Tüm öğrencilere tam zamanlı açamasak bile en azından “Okullarımız kapalı” üzüntüsünü yaşayabilir, bunu dert edinebilirdik. Hiç yapamasak, Andımıza ayırdığımız zaman kadar okulların açık-kapalı durumunu mesele edinebilirdik. Maalesef okullarımız kapalı. Biz büyükler siyasi ve ideolojik kavgamızı Andımız üzerinden veriyoruz.

5. Bir madde ile de Andımızın içeriğindeki bazı değerlere değineyim. Andımızın içinde geçen “…doğruyum, çalışkanım…” gibi kavramlara küçükler mi daha muhtaç, biz büyükler mi? Bana göre küçükler, hiç olmadığımız kadar biz büyüklerden hem doğru hem çalışkanlardır. Biz de küçükken doğru ve çalışkandık. Sahtekarlık ve kaytarma nedir bilmezdik. Büyüklere baka baka doğruluğumuzu ve çalışkanlığımızı kaybettik. Doğruluk ve çalışkanlığımız Andımızı okumamızdan değil. Çocuk demek özünde saf, dürüst ve çalışkan olmak demektir. Şimdiki çocuklar da Andımızı ister okusun veya okumasın, yaşadıkları doğruluk ve çalışkanlığı büyüdükçe kaybedecekler. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararır. Andımızın içindeki değerleri özümsemeyi ve özümsetmeyi samimi olarak istiyorsak, önce biz büyükler doğru ve çalışkan olmalıyız ki ardımızdan gelen nesiller de her halükarda Andımızı okumadan da dürüst olacaklardır.

Ayrıca bir insan niçin “…doğruyum, çalışkanım…” der. Halbuki bunu biz değil, çevremizdekiler “Falan ne kadar doğru ne kadar çalışkan” demeli, değil mi? Sonra niçin “Türküm” demeye ihtiyaç hisseder, bunu yüksek sesle terennüm ederiz? Türklük, kişinin Türk olduğunu duyurması için yüksek sesle bağırması değil, bir kimliktir. Kimliğimizi sorana Türküm demek daha doğru değil mi? Bize Türk olup olmadığımız sorulmadığı halde “Türküm” demek normal mi? Türklükten şüphemiz mi var? Aslını inkar eden mi var? Unutmayalım ki aslını inkar eden haramzadedir. Aynı şekilde “Ne mutlu Türküm diyene” gibi “Ne mutlu Müslüman’ım diyene” demek de aynı kapıya çıkar. Üstellik bu ikisi, birbirinin zıddı, alternatifi ve cevabı değildir. Kendimizi ne hissediyorsak hissedelim, hangisini öncelersek önceleyelim, uygulamaya koyduğumuz değerlerimizle bir başkası gıpta etsin. “Türkler/Müslümanlar ne doğru ne çalışkan” desinler. Yaşantımızla başka ırk ve inanç sahiplerine örnek olalım.

Hasılı, içini dolduramadığımız sözleri, sloganları ve hamaseti bir tarafa bırakalım, kafamızı kumdan çıkaralım, yaşantıda biz neredeyiz, ona bakalım.

Birileri kızsın veya yanımda olsun, andımızla ilgili görüşüm budur.

 *26.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

17 Mart 2021 Çarşamba

Silecek Kaldırma Fiili *

Konyalı ya da Konya’da yaşıyorsanız, bilirsiniz. Fetih ile Ahmet Özcan Caddelerinin kesiştiği yerde bir üst geçit var. Bu üst geçidin olduğu yerde daha önce 6 yol vardı. Bu yüzden halk burayı Altı Yol diye bilir. Karatay ile Meram ilçelerinin sınırında olan bu yol, trafik yönünden işlek bir cadde. Karatay’dan Meram’a, Meram’dan Karatay’a gidenlerin önemli bir kısmı bu yolu kullanır. Burayı takip eden sürücüler 60 hız sınırıyla gittikleri takdirde kolay kolay kırmızı ışığa yakalanmazlar. Çünkü yeşil dalga uygulaması var hem Ahmet Özcan hem de Fetih Caddelerinde. Üst geçit ise Karatay (Eski Garaj) Terminali tarafından gelip çevre yolu izlemeyenlerin çoğu, bu üst geçidi kullanır. Bu yol da işlek ama yeşil dalga uygulaması yok. Pek alternatifi olmayan bu yolu izleyenler, Karaman Yoluna çıkıncaya kadar her kırmızı ışıkta durmayı göze almalılar. İşlek, bir o kadar da dar olan bu yol nedense bir türlü genişletilemedi. Yolun sağına park edilen araçlar yüzünden yol, çoğu zaman tek şeride düşüyor. Burada sabır devreye giriyor. Bu sabır, öyle zannediyorum, solun sağı ve soluna yüksek katlı binalar yapıldıkça binalar içe çekileceği için o zamana kadar sürecek. Bunu da sanırım yeni nesil görür. Çünkü yıkım ve yapılaşma kaplumbağa hızıyla sürüyor.

Neyse konum bu değil. Önce yol ve mevkii tanıtayım ki sonra sadede geleyim istedim. Uluırmak ve Karaman Yolunu günübirlik kullanan önemli bir kesim daha var. Bunlar; Çumra, Akören, Güneysınır, Bozkır, Karaman gibi yerlere günlük mesaiye gidip gelenlerdir. Üç-beş kişinin bir araya gelerek tek araçla mesaiye gidenlerin çoğunun toplanma merkezi, Üst Geçidin olduğu bölgedir. Buraya kadar bireysel aracıyla gelenler, araçlarını buralarda uygun bir yere park ederler, ekibine dahil olup yola çıkıyorlar. Bu şekil mobil çalışanların sayısı az değil. Bu kişiler, araçlarını köprünün Meram tarafındaki eteğine koyarlar. Çünkü belediye buraya uygun park yerleri yapmış.

Aracını sabah köprünün eteğine koyan sürücü, akşamında aracının başına geldiği zaman sileceklerinin kaldırıldığını görüyor. Bu durum yani silecek kaldırma eylemi, gün be gün yapıldığına göre belli ki bunu yapan trafik polisi, zabıta görevlisi ve fahri müfettiş değil. Çünkü araçlara ne ceza yazılıyor ne de aracın çekilme gibi bir durumu söz konusu. Umuma açık, kimseyi engellemeyen, trafiği aksatmayan bu park yerine konan araçlar nedense birilerini rahatsız ediyor. Üstelik park yapılan bu yerde;

*“Buraya park etmek yasak” levhası yok.

*“Burası özel mülktür, park yapılmaz” levhası yok.

*”Garaj kapısı önüdür. Lütfen park etmeyiniz” levhası yok.

*“Yabancı araç park edemez” uyarısı yok.

*“Bu park x site sakinlerine aittir” levhası yok. Çünkü buraya site sakinleri de park yapmıyor. Çünkü bina sakinleri, sitelerinin bahçesine araçlarını park ediyorlar.

*Bu araçlar, 8-10 metre ötesindeki binanın zemin katında kahvehane (kapalı), boş dükkan, kırtasiye, sağlık kabini vs işyerlerinin görüntüsünü de bozmuyor. Onların dükkanlarının önünü de kapatmıyor. Çünkü esnaf kendi dükkanının, diğerleri de yola bakar şekilde araçlarını park ettikten sonra karşılıklı iki araç geçebilecek şekilde bir mesafe kalıyor.

Bu silecek kaldırma eylemini bıkıp usanmadan her gün kim yapıyor olabilir? Kimin yaptığını bilemem ama aklıma, yapsa yapsa yüksek katlı binanın altında küçük dükkanlarda ticaret yapan bazı esnaf geliyor. Eğer bunu esnaf yapıyorsa yaptığı işgüzarlıktan başka bir şey değil. Zira orası babasının mülkü değil, orası ücretli park da değil. Araçlar oranın güvenliğini de tehdit etmiyor. Çoğu esnafı tenzih ediyorum ama bazı esnaf, dükkanı kiralayınca sanıyor ki dükkanın önü de kaldırım da yol da kendisinin. Hiçbir esnafın böyle düşünmeye ve böyle davranmaya hakkı yoktur ve yapılan ayıptır. Şayet bu park edilen araçlar, esnafın ekmek kapısına mani oluyor, trafiği tehlikeye atıyor ve trafikte bir keşmekeşlik meydana gelmesine sebebiyet veriyorsa, bu durumda bu işgüzar esnafa düşen, trafiği arayıp gereğinin yapılmasını istemektir. Zaten park yeri usulsüz ise görevliler gelip gereğini yapar ve gerekirse silecekleri kaldırır. Belediye “Buraya park yasak” levhası koyar ama bu silecek kaldırma işi esnafın işi değil, haddi hiç değil.

Burada bir silecek kaldırma işine niye bu kadar kafa yoruyorsun, diyebilirsiniz. Basit gibi gelebilir ama silecek kaldırma hem mide bulandırır hem de tehdit içerir: “Bu aracını bir daha burada görürsem, bu silecekleri bir daha yerinde bulamazsın”, “Arabanın lastiklerini patlatırım”, “Arabanı çizer ve zarar veririm, şakam yoktur” anlamına gelir. 

Buradan belediye ve trafik yetkililerini göreve davet ediyorum.

*20.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

16 Mart 2021 Salı

Yanık Ekmeği Yedim, Parayı Kaptım

                       -İşte azmin zaferi!-


Resimde gördüğünüz 50 papeli dün kaldırımın üzerinde buldum. Ben buradayım, gel al der gibiydi.

Bir sevindim bir sevindim. Sağıma soluma baktım, kimsecikler yoktu. Salgın riskine rağmen alıp para koymadığım cebime emaneten koydum. Bu parayı cebime koyarken tek üzüntüm, düşürülen paranın yanında bir dezenfektan makinesinin olmamasıydı. Halbuki oraya bir de el temizleme makinesi koyabilirdi. Neyse düşürenin düşüncesizliği... Yine de çok kızamıyorum. Ne de olsa ne yaptığını bilmiyor. 

Her ne kadar bu lukatayı düşüreni bulamayacaksam da bu para bir ihtiyaç sahibine gidecekti. 

Bu parayla birlikte zamanında "Yanık ekmek yersen, para bulursun" diyenlere kulak vermemin semeresini görmeye başladığımı düşünüyorum. Buna hep inandım ve başardım nihayet. Benim için azmin zaferidir bu.

Azmimin zafere dönüşmesinde, zorunlu olmadıkça arabaya  binmememin, fırsat buldukça yürümemin, yürürken karşıya değil, önüme bakmamın payı büyük burada. Oradan arabayla geçmiş olsaydım, bu paraya konamayacaktım. Bir de "Çok dolaşırsan, ayağına tavuk pisliği bulaşır" derler. Gördüğünüz gibi tavuk pisliği bulaşmadığı gibi para buluyorum.

Aslında ilk para buluşum değil bu. Bir ara 25 kuruş bulmuştum. Zaman zaman 5-10 kuruş da görüyorum. Sermayeyi kurtarmaz diyerek eğilip almıyorum. Sonra her bir parayı alınca elime nereden dezenfektan sıkacaktım? Bir vakit iki beşlik buldum.

Hasılı bugüne kadar bulduğum en büyük rakam bu elli kayme. Hedefte önce 100, ardından en büyük paramız 200 TL banknot bulmak. Üzmeyin bu garibi. Atın cebinizdeki fazlalıkları. Unutmayın ki ne atarsanız yere, o gider sizinle. Haydi göreyim sizi. Bu arada bu iyiliği yaparken diğer iyiliği unutmayın. Bir iyilik yaparken diğer iyiliği es geçmeyin. Lütfen para düşürdüğünüz yere bir dezenfektan koyun.

Not: Paranın sahibi kardeşim, yardımın yerine ulaşmıştır. Allah hayrını kabul etsin.

15 Mart 2021 Pazartesi

Harç mı Haraç mı? *

Dört çocuktan üçünü baş göz edip evden çıkardım. Yanımda kalan son numara da 18'ini doldurur doldurmaz, ehliyet al evlat dedim. Birlikte bir sürücü kursuna giderek 900 lira karşılığında anlaştım.

Salgın sebebiyle teori derslerini uzaktan aldı. Yazılı sınava da yine salgın kaynaklı ertelemeli girdi. Sınavın ardından direksiyon eğitimleri bir müddet askıya alındı. Bugün, yarın derken direksiyon eğitimini de aldı ve ehliyet sınavına ilk girişte B sınıfı ehliyet almaya hak kazandı.

Sıra geldi hak ettiği ehliyetini çıkarmaya. Sürücü kursuna giderek hazırlanan dosyayı aldı. Yatırılması gereken 1.090,10 TL "kurum tahsilatı" ücretini, mobil üzerinden Ziraat Bankasına yatırdı. Aynı gün nüfus müdürlüğüne giderek geçici nüfus belgesini aldı. Düzenlenen belge de iki gün sonrasında eve teslim edildi. 

Oğlan, aldığı ehliyete sevince dursun. Bende de ilk girişte ehliyet işi bitti, iş uzatmaya kalmadı diye bir sevinç oluştu. Kısa bir sevinçten sonra kursa yatan 900 liranın ardından devlete ödenen para beni yakmaya başladı. İçime oturdu dense yeridir. 

Kısa bir süre dut yemiş bülbüle döndükten sonra kendime geldim ve kurum tahsilatının ayrıntısına, özellikle küsurata bir bakayım dedim. Baktıkça devlet maliyesindeki ciddiyete hayran kaldım. Var mısınız ayrıntıya birlikte bakalım:

Değerli Kağıt Bedeli: 225 TL

Sürücü Belgesi Harcı: 820,10 TL

Polis Vakfı Tutarı: 45 TL

Toplam Tahsilat Tutarı: 1.090,10 TL

Gördüğünüz gibi devlette her şey şeffaf. Ne kadar parayı niçin aldığını, paranın nereye gittiğini kuruşu kuruşuna hesaplamış ve toplamı bulmuş. Dikkatinizi çektiyse toplamı bulduktan sonra da yuvarlama yoluna gitmemiş, 10 kuruşluk alacağından bile vazgeçmemiş. Belki de o 10 kuruş, maliyetlerin ardından devlete kalan olmalı. Maşallah, ne alacağı küsurattan vazgeçiyor ne de vereceğinden. Hak geçmesin dedikleri bu olsa gerek. 

Neyse, 900+1.090,10 =1.990,10 TL karşılığında oğlan B sınıfı ehliyetin sahibi oldu. Beni teselli eden, oğlanın yazılı ve uygulamada bir kazaya kurban gitmemesiydi. Bir de kalsaydı, ödediğimiz para katlanacaktı. Stres de işin cabası olacaktı.

Şimdi izninizle devlete ödenen kurum tahsilatındaki kalemler üzerine birkaç kelam edeceğim: 

225 lira olarak tahsil edilen "Değerli Kağıt Tutarı" evrakını görmediğimiz için bu kağıt nasıl değerli, acaba altın kaplamalı, değerine paha biçilmez bir kağıt mı, bilmiyoruz. Sanırım bu kağıt, noterlerin, adına değerli kağıt dedikleri normal kağıt olsa gerek. 

820,10 TL olarak ödenen "Sürücü Belgesi Harcı" ise adı üzerinde harç* imiş.  Bana bu harç, haraç** gibi geldi. Zira tuzlu mu tuzlu. 

45 liralık "Polis Vakfı Tutarı" ise içinde vakıf geçtiğine göre  bu ödeme bağış olmalı. Benim bildiğim bağış, gönüllülük esasına dayalı olur. "Polis Vakfına bağışta bulunmak ister misin" gibi sorulur. Bu bize sorulmadığına göre burada  zorunlu bir bağış söz konusu. Polis Vakfına giden bu bağışı, diploma almak, diploma kayıp belgesi almak için okula gelen bir öğrenciden veya veliden, bir okul istese, okul yöneticisinin başına ne gelir, bir düşünün derim. Ki vatandaş, sayısız diplomasını kaybetme hakkına sahip. Okul da meccanen kayıp belgesi çıkarmak zorunda. Ne de olsa diploma dediğin değerli kağıt değil. Bence değer ve kıymet bilinsin diye kayıplarda bağıştan ziyade bir bedel alınmalı. Bir bedel ödenmeyince kadir kıymet de bilinmiyor. Haydi, bir vatandaş aldığı ehliyeti kaybetsin de yenisini bedava alsın da göreyim. Maalesef okullar ile diğer kurumlar arasında bağış konusunda bir çifte standart uygulanıyor. Bunda MEB yetkililerinin payı büyük. Sonra da okul, bir konuda ödenek talebinde bulunduğunda, yazıya "Yerel imkanlarla yapın" cevabı veriliyor. Maalesef bu ülkede diğer kamu kurum ve kuruluşlarından alınan her bir belgeye, içinde bağış da olan zorunlu ödeme yapılırken, iş MEB okullarına gelince her şey beleş oluyor. Bunu da vatandaş bildiği için bir okul, vatandaştan bir kuruş istese,  bu parayı niye alıyorsun diye sorar. Aynı vatandaş nüfus, tapu, emniyet vs. hangi kurum olursa olsun, yekûnu epey tutan para istendi mi, niye demeden vatandaş paşa paşa ödüyor. Eğitim ve öğretim ücretsiz dedikleri bu olsa gerek. Neyse bu konuda ayrı bir konu.

Yeniden devlete giden kurum tahsilatına gelirsek; adı, değerli kağıt, sürücü belgesi harcı ve polis vakfına yapılan bu ödeme, bir ehliyet için yüksek mi yüksek. Hasılı devlet bildiğiniz gibi. Kaşıkla verdiğini kepçeyle almaya devam ediyor. İnşallah, ödenen bu vergiler yerli yerinde kullanılır. İşin garibi ehliyet alımında, bildiğim kadarıyla devletin yaptığı bir masraf yok. Devlete giden bu paradan daha fazlasını sürücü kursları alsa gam yemem. Çünkü teori dersi, direksiyon eğitimi, yapılan sınavlarda görev alanlara ödenen ücret sürücü kursunun sırtından çıkıyor…

* Harç: 1.harcanan para, masraf.

 2. Resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi.

**Haraç:1.Bir kimseden ya da bir yerden zorbalıkla alınan para.

 *17.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

12 Mart 2021 Cuma

Ahbap-Çavuş İlişkisi Sona Erecek mi? *

12/6/2018 tarihli ve 30449 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliğinin 3. maddesine, 09/03/2021 tarih ve 31418 sayılı Resmi Gazete’de aşağıdaki fıkra eklenmiştir:

“(3) İlana başvuru koşulu olarak adayların lisansüstü tez veya uzmanlık tezi adlarının bir kısmı veya tamamı yazılamayacağı gibi ilanda sadece belirli bir adayı tanımlayan özel şartlara da yer verilemez.”

Eklenen bu madde, bugüne kadar öğretim görevlilerinin üniversitelere ne şekil yerleştiğini ortaya koyması bakımından manidardır. Çünkü suçüstü yakalanma halidir. Demek ki bugüne kadar -istisnalar hariç- adrese teslim ilanlara çıkılmış, alımlar da bu şekil olmuş. Zaten adrese teslim ilana çıkılınca bir başkasının, öğretim görevlisi olmak için müracaat edebilmesi bile mümkün değil. Bu gösteriyor ki üniversitelerde tepeden tırnağa aynı zihniyet/cemaat/grup vs. akademisyenin atanması tesadüf değil. Bu şekil atama yoluyla öğretim görevlisi olanlar da derslere girdiğinde haktan, adaletten, dürüstlükten, ehliyet ve liyakatten bahsetsin dursunlar. Öğrenciler de ne dürüst hoca desinler. Aslında bu yapılan, "Hamili kart yakınımdır"ın kritere dönüştürülmüş ve resmi kılıfa uydurulmuş halidir. Ahbap çavuş ilişkisinden başkası değildir. Sağır sultanın bile bildiği bu durum ayyuka çıkmış olmalı ki eklenen bu madde ile bu tür alımların önüne geçme murat edilmektedir.

Eklenen bu 3.madde dolayısıyla şu sorulara cevap almak isterim. Tabi, muhatap bulabilirsem...

1.Öğretim görevlisi alımında bu şartın/maddenin eklenmesi için niçin bu zamana kadar beklenmiştir? YÖK bu durumdan yeni mi haberdar olmuştur yoksa adrese teslim alımlar bitti, bundan sonra böyle alıma ihtiyaç kalmadı diye mi bu madde eklendi?

2.Bugüne kadar kaç öğretim görevlisi bu şekil atanmıştır? Aynı üniversitede kaç öğretim görevlisi birbirine akrabadır? YÖK'ün elinde böyle bir istatistik var mı? Varsa bu şekil alınanların, öğretim görevliliğinden düşürülme yoluna gidilecek mi? Ki hakkaniyet bunu gerektirir. İlan şartlarını, adrese teslim şeklinde hazırlayan üniversite sorumluları için YÖK bir işlem ve tasarruf yapmayı düşünüyor mu? Üniversitesini birilerine peşkeş çeken sorumlular, kötüye kullandıkları görevlerine devam edecekler mi? Ki en azından görevlerini kötüye kullanmaktan el çektirilmeleri gerek. Zira yapanın yanına kar kalmamalıdır. Burada geçmişe dönük işlem yapmak zor iş. Üstelik bugüne kadar bu ülkede bunun emsali yok. Çünkü bu ülkede yapanın yanına kar kalmıştır hep. Bunun için geçmişe bir sünger çekelim. Bundan sonra önümüze bakalım, en azından bundan sonra düzgün alım yapalım mı denecek?

3.Adrese teslim öğretim görevlisi alımında kaç siyasi "Bunu üniversitenize alacaksınız" dedi? Bir siyasi böyle dediği zaman kaç rektör olmaz deyip “affını” istedi ve siyasilere rağmen bir başkasını aldı? Bu maddeye rağmen siyasiler bir üniversite rektörünü arayıp “Şunu üniversitenize alın” demekten vazgeçecek mi?

4.Eklenen bu madde ile her türlü torpil ve kayırmacılığın, kişiye özel alımların önüne geçilebilecek mi?

Sonuç olarak, bu ülkede bırakın bir üniversiteye öğretim görevlisi alımını, her türlü alımda şu ya da bu şekil maalesef torpil işliyor. Eğer bu tür alımlardan şikayetçi isek, her şeyden önce başta siyasiler olmak üzere torpil yapanlar ve torpil yaptıranlar samimi olmalıdırlar. Her türlü alımlar, ölçülebilir objektif kriterlere göre ve şeffaf olmalıdır. Unutmayalım ki torpilin olmadığı ve işlemediği yerde herkes hakkına razı olur ve torpil arayışına girmez.

Şunu da söyleyerek yazıma son vereyim: Bu ülkenin sorunu yeni anayasa ya da bir konuda mevzuatın olmaması değil. Esas sorunumuz kafa yapısını değiştirmektir. Bu değişmediği müddetçe ister öğretim görevlisi alımında ister başka alımlarda en uygun kanun ve anayasa bize fayda etmez. Çünkü mevzuata rağmen biz işimizi çıkarmaya devam ederiz. Hasılı, taşıdığımız kafa yapısını değiştirmeden eklenen 3.madde de işe yaramayacaktır. Zira biz başka yolunu bulur, istediğimizi alırız, vesselam…

*15.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 


11 Mart 2021 Perşembe

Olmaz Olsun Böyle Babalar! *

Bir yıldır devam eden, daha ne zaman çekip gideceğine dair bir öngörüde dahi bulunulamayan, hayatımızı zindan eden salgından iyice bunalmıştık ki biri Zonguldak’tan, diğeri de Konya’dan gelen iki haber “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz yoksa bir cinnet haline doğru sürükleniyor muyuz” dedirtti bize. Zira okuduklarımız salgına rahmet okutan cinsten.

Bir baba, ormanlık alana götürdüğü 16 yaşındaki çocuğunu, boynundan bıçakla yaralayarak gidip polise teslim oluyor. Verdiği ifadede “Bir gün öncesinde rüyasında çocuğunu Allah yolunda kurban etmesi istendiğini, bu yüzden onu Allah yolunda kurban ettiğini, bu yaptığından dolayı pişman olmadığını, intihara kalkıştığını fakat kravatın kopmasıyla başarılı olamadığını ” söylüyor. Kravat kravat değil ki sanki pamuk ipliği. Niye koptu da babanın son isteğine mani oldu. İlginç gerçekten. Üzüldüm babanın bu son isteğinin yerine gelmemesine. Maazallah, ben intihara kalkışsam bilin ki benim kravatlarım kopmaz, direk götürür. Keşke baba benden emanet kravat isteseydi, gardırobumdaki tüm kravatlarımı bu hayır işi için meccanen verirdim. Keşke geri dönüşü olmayan intihar eylemini çocuğunu kurban etmeden önce deneseydi…Kendisini İbrahim peygamber yerine koyan babanın “Seni kurban edeceğim” (babanın ifadesine göre) sözüne karşılık, bu masum (!) isteği kabul eden 16 yaşındaki çocuk da kendisini İsmail peygamber yerine koymuş olmalı. Pes doğrusu. Bu patolojik vaka, bana baştan sona manidar gelse de olayın en manidar yönü, çocuğunu Allah yoluna adayan babanın, olaydan sonra karakola gidip “Ben çocuğumu öldürdüm” diyerek teslim olmasıdır. Bu son yaptığı, olacak şey değil. Madem bir hayır işledin, çocuğunu Allah yoluna adadın.  Ne diye gidip teslim oluyorsun. Karakola kim gider? Suçlular. Halbuki sana göre sen, suçlu değil, bu işi Allah için yaptın. Söyler misin, suç nerede burada? Bu son yaptığınla, bil ki çoğu kimsede bulunmayan o nadide aklınla çelişmişsin.

Diğer olaya geçelim şimdi. Çünkü ikinci bir baba da pusuda bekliyormuş.

Bu baba da “Çocuğunu öldürdüğünü” telefonla polise bildiriyor. Verdiği ifadede, “Kendisinin geçmişte çok günah işlediğini, çocuğunun büyüyerek günah işlemesine ve cehenneme gitmesine gönlünün razı olmadığını, bu yüzden ayaklarının arasına alarak 10 yaşındaki çocuğunu boğduğunu, boğmadan önce de çocuğuyla helalleştiğini, yaptığından dolayı pişman olduğunu” belirtiyor. Bu baba da önceki baba gibi yaptığıyla çelişiyor. Hem böyle yaparak çocuğunu cennete gönderdiğini söylüyor hem de pişmanlık duyuyor. Olacak şey değil. Demek ki özrü kabahatinden büyük, evlat katili babalar da pişmanlık duyabiliyormuş. Kendisinin geçmişte yediği herzeleri, çocuğunun da yiyeceği gayb bilgisine sahip, kendisini Hızır (As) yerine koyan bu babaya da yazık olacak. Çünkü geri kalan ömrü cezaevinde geçecek. Bari, devlet, bu iki babaya da özel bir statü verse de cezaevinde bunlar krallar gibi yaşatılsa. Çünkü bir haftada ardı ardına meydana gelen bu olaylar sanmayın ki sürekli oluyor. Devlet, diğer suçluları içeride beslediği gibi bunları da beslesin. Sofralarında mümkünse kuş sütü bulundursun. Bunları kısa bir süre içeride besledikten onlar da içeride heveslerini aldıktan sonra şartlı salıverme ya da infaz yasasında yapacağı bir değişiklikle dışarı salıverse de çocuğuna kıyamayan diğer babaların çocuklarını da aynı yol ve yöntemle temizleseler. Aslında tüm babalar bu iki baba gibi (kimi çocuğunu kurban etse kimi de suç işlemesin diye yok etse) olsa kısa zamanda dünya nüfusu yok olmaya doğru gider ve çocuklar büyümeyeceği için dünyada suç oranları sıfıra iner. Alın size güllük gülistan bir dünya.

Acınacak halimize, sen ne diyorsun, kendinde misin yoksa bu da bir başka cinnet hali mi, böyle olaylar karşısında biraz ciddiyet dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, ağlanacak halimize böyle yaklaştım. Maalesef sözün bittiği yerdeyiz. Bundan sonra sadede geleyim. Hepimizin ürpererek dinlediğimiz ya da okuduğumuz bu iki olay, gerçekten ürpertici. Allah böyle olayla bizi bir daha sınamasın. Allah böyle babaları düşmanımıza bile nasip etmesin. Geride kalan acılı annelere sabırlar diliyorum. Teknolojide çok ilerleyen insanlıktan son isteğim de bu şekil cinnet hali yaşayan, etrafına ve ailesine özellikle masum çocuklara kıyacak bu psikolojideki kişileri, etrafına zarar vermeden tespit edecek, bu tiplerin beynini okuyacak bir icada imza atsın. Atsın ki bir daha çocuklarımız hasta babaların keyfine kurban gitmesin.

*13.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.