23 Ocak 2020 Perşembe

Yine Poşet mi Demeyin!

01 Ocak 2019 tarihinden itibaren alışveriş poşetlerinin beherini 25 kuruş gibi bir ücretten alır olduk. Amaç poşet satışını azaltmak suretiyle doğanın kirlenmesinin önüne geçmek. Çünkü doğaya atılan bir poşet, çevreyi kirlettiği gibi yok olması da uzun yılları aldığından, poşetin toprakla temasından dolayı toprağa vereceği zarar da poşetin ücretle satılmasında rol oynamıştır.

Poşetler mademki başta sağlığımız olmak üzere çevre ve doğaya zarar veriyor. Yapılması gereken poşetlerin parayla satılmasından ziyade, poşet ve plastik kapların tamamen hayatımızdan çıkarılması idi. Ama görüyorum ki naylon ve plastikler hemen hemen her türlü gıdada ambalaj görevi görüyor. Demek ki naylon ve plastikin ya alternatifi yok ya da kaldırılmasına gücümüz yok.

Poşetlerin para ile satılmasından geçtim. Zira alıştık. Ayrıca her şeyin bedeli varsın poşet bedeli kadar olsun. Burada üzerinde durmak istediğim, aldığımız eşyayı taşımak için içine koyduğumuz poşetler ya doldururken ya da taşımak için elimize aldığımızda ya yırtılıyor ya da sapı kopuyor. Anlaşılan, ücretli olmasından itibaren poşetlerin sağlamlığı da kalmamış. Elinde taşıdığın poşetin; ne zaman, nerede yırtılacağı ve kopacağı an meselesi. Şansına kalmış. Poşete, olduğundan fazla ürün koyduğum sanılmasın. Yok öyle bir şey. İçine birkaç hafif ürün koyduğum poşetler de dayanıksız. Öyle zannediyorum, poşet imalatçıları poşetlerin sağlamlılığını da düşürmüş olmalı. Dokunur dokunmaz elimizde dağılan poşetler doğaya atılsa da doğada yok olması uzun sürmez.

İslam Ahkamının Her Çağa Hitap Etmesi (2)


Geçmişte fıkıh alimlerinin meselelere çözüm üretmek ve sorunu çözmek için başvurdukları asli ve feri deliller, bugün bize yol gösteren bir yol haritası niteliğindedir. Bu yoldan gittiğimiz takdirde İslam, her çağın sorunlarına çözüm üretebilecek bir canlılığa sahip olacaktır. Böyle değil de "İslam adına geçmişte her şey söylenmiş" deyip zamanında bir ihtiyacı gidermiş ve sorunu çözmüş olan geçmiş fetvalara bel bağlamak, yeniye dair bir şey söylememek, çağın yeni sorunlarına yen bir soluk getirmemek, İslam her çağa hitap eder prensibine aykırıdır. Çünkü geçmişten günümüze insanlığı ilgilendiren sorunlar, bugünkü sorunlara benzese de sorun aynı değildir. Şartlar, ihtiyaçlar değişmiştir. Şartlar ve ihtiyaçlar değişince yeni fetvalara ihtiyaç olur. Bu da Kur'an, asıl olmak üzere diğer asli ve feri delillerden yararlanmak ve hüküm çıkarmakla mümkün olur. Bunun için geçmiş müktesebatı bir kenara atmadan ayetlerin illetini ortaya koymamız ve ayetin indiği dönemde toplumun yapısı nedir, buna bakmamız gerekir. Çünkü Kur’an Cahiliye Dönemini yaşayan bir toplumu her yönüyle düzeltmek, onlara doğru yolu göstermek ve onların sorunlarına derman olmak için olaylara ve sorunlara binaen peyderpey inzal olmuştur. Günümüzde yeni bir sorun ile karşılaştığımız zaman din bu konuda ne der deyip Fıkıh kitaplarını karıştırmak yerine; sözüne, yaşantısına ve ilmine güvenilen ve içtihat edebilme yeteneğine sahip her alanla ilgili uzman kişilerden müteşekkil bir fetva heyeti, Müslümanların karşılaştığı problemleri ve yaşadığı ikileme dair her konuda taze görüş serdetmelidir. Bu heyet sadece sorun çözmekle kalmayıp çıkması muhtemel sorunlara da kafa yormalıdır. Fetva verirken geçmiş müktesebattan da yararlanmalıdır. Geçmişte hangi soruna hangi delil ile nasıl bir fetva verilmiş, günümüzde bu konuya aynı şekilde bakabilir miyiz demelidir.

Bu konuda bir örnek verelim: Eksiklikleriyle beraber hepimizi bağlayan ülkemizin bir hukuk sistemi var. TCK’da adam öldürenin cezası belli olmasına ve bu suçu işleyen kişilere verilmiş sayısız cezalar olmasına rağmen, adam öldüren herkes tekrar mahkemeye çıkarılır ve yargılanır. Hiçbir hakim, geçmişte bu suç hakkında verilmiş emsal karar var. Aynısını verelim, yeniden yargılamaya gerek yok demez. Karar vermeden önce suçun TCK’daki cezasına, önceki verilmiş emsal kararlara, Yargıtay’ın içtihatlarına bakar, tarafların savunmasını ve savcının iddiasını dinler ama her dava için yeni bir karar verir. İslam hukuku da böyle olmalı demek istiyorum.

Aşağıda örneğini vereceğim bazı konularda müçtehitlerimiz ne der?
1.Bugünkü bankaların verdiği faiz ile cahiliye ribası denen faiz aynı mıdır?
2.Paramızın sürekli para kaybettiği günümüzde, dinimizin Allah’a borç verme (karz-ı hasen) saydığı, darda kalana borç vermeyi teşvik ettiği borç vermelerde nasıl bir yol izlenmelidir? Çünkü uzun vadeli borçlanmalarda borç verenin TL cinsinden verdiği paranın değeri düşmektedir.
3.Bugün hiçbir yaptırımı olmayan halk arasında imam nikahı veya dini nikah adı verilen nikahın dindeki yeri nedir? Kayıt küreğe bağlanmadan yapılan bu nikah akdi onulmaz yaralar açmaktadır.
4.Boşanmalarda erkeğin eşine üç defa boş ol demesi boşanma için yeterli midir? Bu tür boşanma, kayıt küreğe bağlanamaz mı? Bir evlilik nasıl yapıldı ise o şekilde bitirilir denemez mi? Zira evlenirken isteği sorulan kadına, boşama esnasında istiyor musun diye niçin sorulmaz? Sorulduğu takdirde dinen bir sakınca olur mu?
5.Medeni hukukun miras paylaşımı kadın ve erkeğe eşit miktarda iken İslam’daki kadına bir, erkeğe iki paylaşımı nasıl anlaşılmalıdır? Bu konuda vereselerin sorumluluğu esas alınamaz mı?
6.Kadının şahitliği konusunda yeni yorum getirilemez mi?
7.Seferilik konusunda bugün hala 90 km.yi mi esas alacağız?
8.Mahremi olmadan kadının 90 km.yi aşan bir mesafeye yolculuk yapması konusunda ne düşünüyoruz? gibi




İslam Ahkamının Her Çağa Hitap Etmesi (1)

Hukuk türleri dendiğinde; Pozitif (müspet, meri, yürürlükte olan) hukuk, mevzu (yürürlüğe konulmuş yazılı) hukuk, tarihi (ilga edilmiş/yürürlükten kaldırılmış) hukuk ve ideal (doğal, natürel, tabii) hukuk türleri akla gelir.

Halen yürürlükte olan hukuklar pozitif hukuk olarak adlandırılır. Eksik aksak, beğenelim ya da beğenmeyelim, daha tam hukuk devleti olamasak da, devletin ve devlete bağlı bireylerin uymakla yükümlü olduğu Türk hukuku da pozitif hukuka verebileceğimiz bir örnektir. İdeal hukuka verebileceğimiz en iyi örnek İslam hukukudur. Bu hukuk, bugün her yönüyle yürürlükte olmasa da Müslümanları yakından ilgilendirmektedir. Çünkü İslam hukuku doğuştan gelen insan haklarını ve genel geçer kuralları savunmakla beraber gündelik hayata ve toplum ilişkilerini de düzenleyen bir hukuktur. Müslümanlar, İslam hukuku ile yönetilmiyor ve bu hukukun devlet nezdinde bir geçerliliği olmasa da İslam; evlenme, boşanma, ticaret, ekonomi, miras gibi toplum ilişkileri konularında inananlarını bağlayan kurallar vazetmektedir. Buradan hareketle Müslümanlar, TC vatandaşı olarak Türk hukukuna, ideal hukuk olarak İslam hukukuna tabidirler. Bundandır ki bir şeyin meri hukuka uygun olması, Müslümanları tek başına rahatlatmaz. İslam bu konuda ne der, ona da kulak verir. Geçerli hukuk ile İslam hukuku aynı şeyi söylüyorsa Müslümanlar rahat bir nefes alır, çelişiyorsa ne yapalım, bu işin içerisinden nasıl çıkarım ikilemi yaşarlar. Çünkü devlete göre bir şeyin yapılması kanuni iken İslam'a göre caiz olmayabiliyor. Özellikle dindar ve mütedeyyin insanlar helal/haram, caiz veya değil konularına çok kafa yorarlar. Bir çıkış yolu için fetvalara bel bağlarlar. Hasılı Müslümanlar bugün hem pozitif hukuku yaşıyor hem de yürürlükte olmayan ideal hukuk olan İslam hukukunu yaşıyorlar. 

İslam ve onun hukuku bütün çağlara hitap ettiğine, uygulanabilirliği kıyamete kadar geçerli olduğuna göre Müslümanlar, çelişki durumunda ne yapmalı? Allah kelamı olan Kur'an ve Kur'an'ın bir nevi açıklaması diyebileceğimiz sünneti pozitif hukuka göre uyarlayamayız. Burada İslam fıkhına ve bunun ilmini yapan fıkıhçılara büyük iş düşüyor. Günümüz problemlerine çözüm üretmeleri gerekiyor. Bunun yolu da içtihattır. İslam fıkhı Kuran, sünnet, icmâ ve kıyası şer’i delil olarak kabul etmiştir. Bunlara ilaveten sahabe görüşü, istihsan (bir şeyi güzel saymak), mesalih-i mürsele (maslahat) istishab (geçmişte sabit olan bir hükmün, sonradan değiştiği bilinmiyorsa ve/veya değiştiğine dair bir delil bulunmuyorsa, aynı kalmasına hükmetmek), örf-âdet, öncekilerin şeriatları ve sedd-i zerayi (harama giden yolların tıkanması), feth-i zerayi (helale giden yolların açılması) de hüküm çıkarmada fer'i delil olarak kabul edilmiştir. (Bu konuya devam edelim)






Kış ve Grip *

Kış dendi mi soğuk, ayaz, don ve -şimdilerde görmeye hasret kalsak da- kar akla gelir. Bir de hastalıklar. Çünkü kış mevsimi, hastalıkları da beraberinde getirir. Öksürük, ateş, baş ağrısı, burun akıntısı, hapşırık, yorgunluk ve boğaz ağrısı şeklinde kendini gösteren, halk arasında ortalık hastalığı da denen, kış aylarında kendini iyiden iyiye hissettiren bu hastalığın adı griptir.

Önceki yıllarda kuş gribi, domuz gribi gibi adı verilen gribin bu kıştaki adı nedir bilmiyorum ama hastalığa yakalanan kolay kolay atlatamıyor. Geldi mi kolay kolay gitmiyor. İnatçı mı inatçı çünkü. Hem öyle inatçı ki hastalığa yakalananı, anasından doğduğuna pişman ettiği gibi bir başkasına da bulaştırmadan gitmiyor; o çekti, sen de çekeceksin dercesine. Ev halkından birine sirayet etti mi diğerlerini de boş geçmez. Sırayla hepsini yoklar. Çok adil anlayacağınız.

Hastane ve aile hekimliklerinde gripten dolayı hasta sayısında bir artış olsa da gribe yakalananın çoğu, doktora da gitmez. Kimi doktorun önerdiği ilaçları kullanarak hastalığı savma yolunu tercih ederken kimi de kendi kendine geçip gitmesini bekler. Yine halk arasında gripten kaynaklanan bu hastalığı savmak için "İlaç kullanan yedi günde, kullanmayan ise bir haftada iyileşir" denir.

Grip deyip de geçip gitmeyelim. Zira bu hastalığa yakalananın kimi ağır atlatır bu hastalığı, kimi de hafif. Bazen ölümlere de sebebiyet verebiliyor. Gribin aynı zamanda bulaşıcı özelliği de var. Buna rağmen grip konusunda çoğumuz duyarlı değiliz. Bundandır ki biri bu hastalığa yakalandı mı kiminle temas etmişse hastalık o kimseye sirayet eder. Gribe yakalananın bazısı, başkasına bulaştırmayayım diye gerekli özeni gösterirken bazıları, zorunlu olmadığı halde toplum içerisine giriyor; düğün, cenaze ve taziyeye katılıyor, alışverişe gidiyor. İnsanlarla tokalaşıyor, olmadı sarılıyor, öpüyor, öpüşüyor. Ardından da size bulaştırmayayım, biraz hastayım diyor gülerek. Merak ediyorum, hastalığı satmak için başka ne yapması gerekiyor?


Kimin vücudunu zayıf bulursa orada arzı endam eden bu hastalığı basite almayalım. Bu hastalığın en iyi ilacı yatıp istirahat etmek, bol bol sıvı tüketmektir. Zorunlu olmadıkça kalabalıklar arasına girmemek lazım. Eğer illa girilecek ve işe güce devam edilecekse insanlara pek yakın durmayalım. Çok yakın bulduğumuz, sevip saydığımız insanlarla görüşmemiz gerekiyor veya karşılaşmışsak yakın temas diyebileceğimiz tokalaşma, sarılma gibi eylemlere kalkışmayalım. Pekala oturup kalkmayı, hal hatır sormayı temas etmeden de gerçekleştirebiliriz. Sarılmadığımız için içimizde bir burukluk hissediyor ve ayıp oldu diyorsak, iyileştiğimiz zaman bir fazla sarılarak önceki sarılamadığımızın kazasını yapabiliriz. Namazın, orucun kazası olur da sarılmanın kazası olmaz mı? Yeter ki iyileş. Sonra dön dön bir daha sarıl. Ama ne olur, hasta iken bu samimi görünümden uzak duralım, biraz resmi takılalım. Bu konuda “Hastayım, size bulaşmasın, sizden uzak durayım” diye yanındakileri uyararak tokalaşmayan az sayıdaki insanları tebrik etmek lazım.  Gerçi böyle uyaranlara karşı bazılarımız da “Olsun, fark etmez” deyip sarılmanın yoluna gidiyor. Böylelerinin yaptığına cinslik mi denir yoksa cahil cesareti mi? Kararı siz verin. Ama kendi düşen ağlamaz. Zira kendisi istedi.

*24/01/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


22 Ocak 2020 Çarşamba

Bir İlki Gerçekleştirmek İstiyorum


—Büyük ödüllü bir yarışma programına katılma düşüncem var. "Kim Milyoner Olmak İster," mesela.
—Milyoner mi olmak istiyorsun?
—Kim istemez! Ama öyle bir niyetim yok. Zira bilgime çok güvenmiyorum.
—Madem bilgine güvenmiyorsun. Büyük para hedefin de yok. O zaman ne diye çıkacaksın ekrana?
—Hedefim, bir ilki gerçekleştirip Türkiye gündemine oturmak olacak.
—Nasıl?
—Çıkınca görürsün.
—Yarışmada bir ilk ne olabilir? Yıllardır devam eden bu yarışmada gerçekleşmeyen ilk kalmadı. İlk soruda elenmek ise sayısını hatırlamıyorum ilk soruda elenenin. İlk barajı geçmekse niyetin, onu da geçen çok oldu. İkinci barajı geçen hakeza. 30 bin, 60 bin, 125 bin, 250 bin ise niyetin, bu ödülleri de alan oldu. Bir milyon dersen onu da bilen oldu. Geriye ne kaldı başka?
—Söylemem. Sürpriz olsun.
—Merak ettim. Haydi söyleyiver. Belki izlemediğin programlarda senin ilk dediğini gerçekleştirmiş olan olabilir.
—Olsa duyardım. Benim ilkim bir milyonu alandan daha fazla gündem olacak.
—Allah Allah! Ne olabilir? Madem açtın konuyu. Şu sürprizi de söyle artık.
—İlk soruda eleneceğim ya da ilk soruda çekileceğim.
—Beni dinlemedin galiba! İlk soruda elenen çok. O kadar çok ki ilk soru çok kolay olmasına rağmen ilk soruda elenme korkusu, yarışmacıların kabusu.
—Benimki başka türlü elenme olacak.
—Nasıl?
—İlk soruda yüzde elli hakkımı kullanacağım.
—Eee...
—Ardından seyirci jokerimi kullanacağım.
—Sonra?
—Telefonla joker hakkımı kullanacağım.
—Cevabı söyleyiver artık.
—Söylemeyeceğim. Hatta seyirci ve telefondaki jokerim aynı cevapta örtüşse bile cevap vermeyeceğim.
—Sebep?
—Cinslik.
—Neyse. Sonuç?
—Son kararımı söyleyeceğim.
—Nihayet inadı kırıp cevaplandıracaksın.
—Soruya cevap vermeyeceğim efendim!
—Daha ne yapacaksın? Geriye ne kaldı?
—Tüm bu aşamalardan sonra çekiliyorum diyeceğim. Sunucu "Emin misin?" dediğinde, eminim diyeceğim. O, son kararın mı dediğinde evet, son kararım, diyeceğim. Eğer yarışmadan çekilmemiş olsaydınız ne cevap verirdiniz dediğinde, iki seçenekten doğru olmayanı söyleyeceğim.
—Eğer böyle yaparsan gerçekten bir ilki gerçekleştirmiş ve Türkiye gündemine oturmuş olursun.



21 Ocak 2020 Salı

FETÖ Sınavında Biz (2) ***


*TSK'da subay olmak isteyenlerin sülalesini didik didik inceleyen, okuduğu okul ve gittiği dershaneleri araştıran zamanın TSK'sı suçludur. "İrticayla mücadele ediyorum, laikliğin ve Atatürkçülüğün bekçisiyim, ülkenin esas sahibiyim. Orduya mürteciler, laiklik ve Atatürk düşmanları giremez" düşüncesiyle, esas görevi ülkeyi dışa karşı korumak olduğu halde vatandaşın değerleriyle mücadele etmeyi birinci tehdit gören dönemin askeri erkânı, orduyu FETÖ militanlarıyla doldurmuştur. Ordu, başörtüsü ve sakal ile uğraşırken burnunun ucuna kadar sokulan esas düşmanı görmemiş ya da görememiştir. Düşman, TSK'nın içinde yuvarlanırken asker, cumhurbaşkanı seçimine müdahil olmuş, e-muhtıra yayımlamış, 28 Şubat Post modern darbesini yapmış; Ay Işığı, Sarıkız gibi darbe planlarıyla uğraşmıştır. YAŞ kararlarıyla orduda tespit ettikleri ne kadar mürteci varsa askeriye ile ilişiğini kesmiştir. Disiplinsizlik adı altında ordu ile ilişiği kesilenler içinde bir tane FETÖ'cü subay yok dense yanlış olmaz. Bu dönemde görev yapan hükümet, askeri vesayeti yok etmek için denize düşen yılana sarılır misali bu yapı ile işbirliği yapmak zorunda kalmıştır. Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla ordudan ilişiği kesilen kurmayların yerine, alttan gelen FETÖ’cüler bir güzel yerleşmiş veya yerleştirilmiştir.
*İrtica ile topyekûn mücadele adı altında ağırlı olarak dindar ve mütedeyyin insanların çocuklarının okuduğu İHL’lerin kapısına kilit vurmayı hedefleyen ve ucube katsayı kuralını getiren ÖSYM, bu okullardan kaçan çocukları FETÖ’nün kucağına itmiştir ve suçludur. Üniversite hedefi olan başarılı çocuklar, bu yapının ya evlerine ya dershanelerine ya da okullarına sığınmıştır.
*Basın ve medya sektörü, yapıyla iyi geçinme yolunu seçerek gerçekleri yazmamış ve söylememiştir. Doğruyu söyleyenlerin sözleri cılız kalmıştır.
*17-25’e kadar muhalefetin; devlette Fethullahçı yapılanma var, sözlerine inanmayan AK Parti, 17-25’den sonra yapı ile mücadele yolunu seçerken “Bizim yapamadığımızı bunlar yapıyor” diyerek yapıya CHP ve laik kesimin birçoğu sahip çıktı. Yapının servis ettiği tapeleri CHP, Meclis grubunda canlı yayınla tüm Türkiye’ye dinleterek yapıya meşruiyet kazandırmaya çalıştı. FETÖ’ye destek verme konusunda CHP de AK Parti kadar suçludur.
*”Dini düşüncesinin geneline katılmıyorum ama namaz kılıyorlar, sigaraya karşılar ve eğitim işini iyi yapıyorlar” diyerek çocuklarını yapının okul/dershane ve evlerine teslim eden dindar ve mütedeyyin anne ve babaların kahir ekseriyeti suçludur. Yapının derviş görünümüne aldanmışlardır. Bu süreçte abi ve abla aramayan insanımızın sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi dense yeridir.
*Himmet adı altında toplanan paralarla örgütün finans ihtiyacını karşıladığı gibi devasa bir güç olmasına imkân sağlayan ticaret ve iş dünyası suçludur.
*Örgütün tüm il ve ilçelerde yaptığı okullara arsa tahsisi yaparak kamu arazilerini örgüte peşkeş çeken yerel yönetim ve üst yöneticiler suçludur.
*Örgütün evlerinde kalarak, okul ve dershanelerine giderek yaptıklarından dolayı örgütü sorgulamayan ve aklını kiraya veren çocuk ve gençler suçludur. (Belki de bu sürecin en masumları)
*17/25 Aralık 2013 ve 15 Temmuz 2016 tarihine kadar örgütü tanıyamayan, istihbarat edinemeyen ve halkını doğru bilgilendirmeyen devletin her türlü imkanından yararlanan ülke yönetenleri suçludur.
*Örgüt, ayağına basıncaya kadar örgütün yaptıklarından memnun bir görüntü sergileyen, bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek sesini çıkarmayan her kim varsa suçludur.

Geçmişten günümüze örgüte kimlerin, hangi zihniyetin destek olduğunu kısaca özetlemeye çalıştım. Rahmetli Erbakan vb hariç, iktidar olsun veya olmasın her siyasi parti az veya çok bu yapıya destek olmuştur dense yanlış olmaz. O yüzden eğri oturup doğru konuşalım. FETÖ ile ilgili bir doğruluk sınavı yapılsa, her kesim bir öz eleştiri yapsa, kahir ekseriyetimiz sınıfta kalır. Bence birbirimizi suçlamayı bırakalım, siyasi ikballerimiz uğruna FETÖ’yü malzeme olarak kullanmaktan vazgeçelim. Zaten bu tür suçlamalarla FETÖ’nün siyasi ayağı falan çıkmaz. Çünkü büyük çoğunluk, özellikle siyasilerimiz bu konuda çok masum değildir. Yok, illaki siyasi ayağı denirse “Bu FETÖ, devletin her kademesinde ve özel sektörün her alanında kadrolaşmış, her yere ayağını basmış, nedense siyasete ayak basmayı unutmuş. Bu kadar kusur, kadı kızında da olur” deyip işin içinden sıyrılalım, kanmaya ve kandırılmaya devam edelim ya da bu örgüte taş atacaksak buyurun ilk taşı en temizimiz atsın.

***25/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

FETÖ Sınavında Biz (1) ***

FETÖ konusunda bu örgütün kökünü kurutmak için bir taraftan mücadele ederken diğer taraftan, tarafların birbirini suçlaması devam ediyor. Örgütün tabanında tavizsiz bir mücadele sürerken siyasilerin birbirini karşılıklı suçlamaları havada uçuşuyor. Sonuç havada kalıyor. Çünkü kayıkçı kavgası gibi tartışanlar bir zarar görmüyor. Her birine göre yekdiğeri ya FETÖ'cü ya da onları koruyor.

Ülkemizde 17/25'den bu yana önce Paralel Devlet Yapılanması, sonraları Fethullahçı Terör Örgütü denen örgütün, devletin her kademesinde örgütlendiği herkesin malumu. Devletin kılcal damarlarına girdiği söylenen bu örgütün "Siyasi ayağı yok mu" sorusu hep sorulur. Araştırılsın diye Meclise getirilir. Nasıl bir ayaksa ortaya çıkmaz. Çünkü araştırma isteği reddedilir. Niçin reddedilir? Ya yoktur; Meclisi uğraştırmaya değmez ya da vardır ama gizlenmesi gerekir. Hangisidir bilinmez. Ben FETÖ'nün siyasi ayağı vardır veya yoktur iddiasında bulunacak değilim. Burada şunu söyleyebilirim: FETÖ konusunda kayıkçı kavgası yapanların çok masum olmadığıdır. FETÖ'ye ilk taşı, içimizdeki en masum olanımız atsın dense öyle zannediyorum, FETÖ'ye taş atacak kimseyi bulamayız. FETÖ'cü olduğumuz belli olmasın diye taş atarsak, orasını bilmem. Anlatmak istediğim FETÖ konusunda kahir ekseriyetimiz sınıfta kalmıştır. Çünkü işin başından sonuna kadar isteyerek veya istemeyerek, bilerek veya bilmeyerek FETÖ’ye destek olunmuştur. 

*80 öncesinde fikri, zikri farklı olmasına rağmen örgüt elebaşına, cami kürsülerini teslim ederek tanınmasına ve taraftar kazanmasına zemin hazırlayan Diyanet suçludur.
*"Komünistler geliyor, onlarla mücadele etmek lazım" diyerek insanları komünizm tehlikesine karşı korkutarak insanları kapitalizmin kucağına iten zihniyet suçludur.
*İhtilal yaparak terör örgütünün devlete sızmasına ve örgütün orduya kendi militanlarını yerleştirmesine zemin hazırlayan 80 ihtilalının kudretli konsey üyeleri suçludur.
*Örgütün polis teşkilatında yuvalanmasının önünü açan ve yurtdışında okullar açmasına destek vermek suretiyle örgütün kendisini tanıtmasında büyük bir rol üstlenen Özal hükümetleri suçludur.
*1990-2001 yılları arasında örgütün; basın-medya ve TV sektörüne girdiği, dershane ve özel okullar açıp geliştirdiği, iktisaden geliştiği ve holdingleştiği, siyasilerle ilişkileri sıcak tuttuğu ve her kesimle iletişim halinde olduğu yıllardır. Bu dönemde de örgüt; mülkiye, harbiye, adliye, üniversite ve bürokraside rahatça kadrolaşmaya devam etti. Hatta 99 yıllarına gelindiğinde polis teşkilatında tepeden tırnağa kadrolaşmasını bitirdi. Bu yıllar arasında hiçbir engel ile karşılaşmadan, hatta destek görerek yoluna devam eden örgüt, koalisyon hükümetlerinde hükümetin büyük ortağı olarak görev yapan Çiller, Yılmaz, Ecevit hükümetleri zamanında yoluna doludizgin devam etmiştir. Hatta iltifat görmüş ve korunmuştur. Bu dönemler arasında görev yapan hükümetler suçludur.
*2002 ila 2013 yılları arasında, önceki yıllarda devletin her kademesinde kadrolaşan örgüt elemanlarının, üst yöneticiliklere geldiği/getirildiği yıllardır. Devletin tüm kurumlarında örgütün sözü geçmeye başlamıştır. Bu dönemde ulaştığı güçten dolayı örgüt şımarmış ve kibirlenmiştir. Hükümetten tam destek gören örgüt, bu dönemde yargı ve polis eliyle operasyon üzerine operasyon yapmıştır. Kendilerine dokunanın yandığı yıllardır bu yıllar. Örgütün bu derece şımarmasında ve operasyonel bir güce kavuşmasında dönemin AK Parti hükümetlerinin payı büyüktür ve suçludur. (Bu konuya devam edelim)

***23/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.