12 Ocak 2020 Pazar

Eleştiri Kültürü

"Ben her türlü eleştiriye açığım" desek de iş ciddiye bindiği zaman çok da eleştiriye açık olmadığımız ortaya çıkar. Ne dersek diyelim, eleştiriyi ve eleştirilmeyi sevmeyiz vesselam. Çok haksızlık yapmayalım, başkasına/rakibimize/sevmediğimiz ve haz almadığımız kişilere yapılan eleştirileri severiz. Buna da eleştiri demeyiz, bir tespit ve hakkın teslimi deriz. Yaptığımız, söylediğimiz, beceremediğimiz bir işimizden dolayı ne zaman ki eleştiri okları bize dönsün, nevrimiz döner, kan beynimize sıçrar. O anda eleştireni elimize geçirsek veya Rab Teala, "Dile benden ne dilersen, dileğin yerine getirilecek" veya "Yaptığından dolayı sorumlu tutulmayacaksın, kimse seni eleştirmeyecek" dese ilk işimiz, bizi eleştireni boğmaya çalışırız. Boğmasak da anasından doğduğuna pişman ederiz. Aslında eleştiriye tahammül etmeyen kendine ve fikrine güvenmiyor demektir. Zira ne yaptığını bilen ve yaptığına güvenen, asla eleştiriden korkmaz. Hatta lüzumundan fazla övgüden de hoşlanmaz. Çünkü eksikliğimizi biliriz. Bunun dillendirilmesini istemeyiz. Hoş, eksikliğimizi bilsek buna da gam yemeyeceğim. Çünkü yaptığımızın doğruluğuna kendimizi öyle inandırmışız ki eleştiriye o yüzden tahammül edemeyiz. Çünkü doğru yoldayız. Kim yolumuza dikilirse düşman belleriz.

Ben etkili ve yetkili bir makamda olsam, her sözümü ve yaptığımı alkışlayan, bana öneri getirmeyen, yaptığımın olumlu ve olumsuz yönlerini söylemeyen, asla eleştiri getirmeyen kişileri yanımdan uzaklaştırırım. Çünkü yanlışlarımla yüzleşmemin, hatalarımı göremememin ve kendimi geliştirememin önündeki en büyük engel bu tiplerdir. Ülkenin yalakaya değil, analitik düşünen, basiret sahibi insanlara ihtiyacı vardır.

Benim bu yazdıklarım kendi tespitimdir. Katılır veya katılmazsınız. Eleştiri sevilmez, eleştiren dışlanır iken sayıları az da olsa düşüncesini açıkça söyleyen ve eleştiri getiren insanlar ne diye eleştirilerine devam ederler? Çünkü bu eleştiri aleyhlerine işletileyecektir. Demek ki vicdanları el vermiyor. Bu şekil vicdan sahiplerinin çoğalması temennisiyle...

Kastettiğim eleştiri, her şeye karşı çıkan bir eleştiri değildir. Bunun adı muhalif olmaktır. Her şeye muhalif olanlar bazen doğru bile söyleseler inandırıcı olamazlar. Çünkü adı üzerinde muhaliftir. Yerli yerinde yapılan eleştiri makbul olandır. Bu şekil eleştiri bir kültürdür. Doğu toplumlarında pek rastlanmaz. Kazara olursa da büyük sessizlik nezdinde boğulur.

Konuşmamanın Ödülü ***


ATV'de yayımlanan Kim Milyoner Olmak İster bilgi yarışması programına, yarışmacı olarak katılan 27 yaşındaki Çevre Mühendisi Ümmü Gülsüm, yarışmadan 125 bin lira ödül alarak geceye damgasını vurdu. Genç yarışmacıyı diğer yarışmacılardan ayıran özelliği, 4 yaşında geçirdiği ateşli hastalıktan dolayı -işitmesine rağmen- konuşamıyor olması. 

Genç kızın aldığı para azımsanacak bir para değil. İki soruya daha cevap verebilse toplam ödül olan bir milyonun sahibi olabilirdi. 

Konuşamama engeline rağmen engel tanımayan ve "Engel dediğin nedir ki" dercesine yarışmaya katılması, kendisine güvenmesi, yarışmada gösterdiği performans takdire şayan. Anladım ki engel denilen şey, engelleri aşma cesaret ve iradesi gösteremeyenler için bir engel ve büyük bir sorundur. Kafada bitirilmediği müddetçe engel engeldir. 

İzleme imkanı bulamadığım konuşma engelli kızın, haber değeri olan başarısını okuyunca takdir ettim kendisini. Kızımızın başarısındaki en büyük payın, konuşamamasında olduğunu düşünüyorum. Bir yaşından sonra konuşmaya başladığını ve dört yaşına kadar toplam da üç yıl konuşabildiğini ve 27 yıllık yaşantısının 24 yılını dinleyerek geçirdiğini düşünürsek, yarışmacının başarılı olma sırrını anlayabiliriz. Konuşmamış; dinlemiş, kitaplara vererek kendisini yetiştirmiş. Konuyu mefhumu muhalifinden ele alırsak, ömrü boyunca konuşan bizlerin niçin başarısız veya yeterince başarılı olamadığımızı çıkarabiliriz. Biz konuşurken kızımız dinlemiş. Zaten öyle değil mi, konuşan hiçbir şey almaz, kendinden verir. Dinleyen ise hep alır. Yani anlayacağımız, biz çenemizi yorarken bu kız, iki kulağını açarak dinlemiş. Çok okuyan değil, çok gezen bilir dendiği gibi burada da çok konuşan değil, çok/hep dinleyen bilir/anlar diyebiliriz. "Söz gümüş ise sükût altındır" misali; biz, pek para etmeyen gümüş biriktirirken o, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen altın biriktirmiş. İnanmazsanız 125 bin lira kaç altın eder, bir hesaplayıverin.  

Çok konuşan bir toplumuz.  Gevezelikte üstümüze yoktur. Bu özelliğimizden dolayı kimse elimize su dökemez. Hal ehli değil, kâl (konuşma) ehliyiz. Kızımız ise zorunluluktan da olsa dört başı mamur, tam bir hal ehli. Konuşamadığı için kimseyi de rahatsız etmemiştir bugüne kadar. 

Diğer organların fonksiyonları gibi konuşma da bir nimettir. Allah kimseyi konuşma nimetinden ve diğer nimetlerden mahrum bırakmasın. Ama fazla konuşmayıp çok dinleme konusunda bu kızımızı örnek alalım derim. Zaten iki kulağımız, bir dilimiz var. Bundan da iki dinleyip bir konuşmamız gerektiğini çıkarabiliriz.


ATV'de yayımlanan Kim Milyoner Olmak İster bilgi yarışması programına, yarışmacı olarak katılan 27 yaşındaki Çevre Mühendisi Ümmü Gülsüm, yarışmadan 125 bin lira ödül alarak geceye damgasını vurdu. Genç yarışmacıyı diğer yarışmacılardan ayıran özelliği, 4 yaşında geçirdiği ateşli hastalıktan dolayı -işitmesine rağmen- konuşamıyor olması. 

Genç kızın aldığı para azımsanacak bir para değil. İki soruya daha cevap verebilse toplam ödül olan bir milyonun sahibi olabilirdi. 

Konuşamama engeline rağmen engel tanımayan ve "Engel dediğin nedir ki" dercesine yarışmaya katılması, kendisine güvenmesi, yarışmada gösterdiği performans takdire şayan. Anladım ki engel denilen şey, engelleri aşma cesaret ve iradesi gösteremeyenler için bir engel ve büyük bir sorundur. Kafada bitirilmediği müddetçe engel engeldir. 

İzleme imkanı bulamadığım konuşma engelli kızın, haber değeri olan başarısını okuyunca takdir ettim kendisini. Kızımızın başarısındaki en büyük payın, konuşamamasında olduğunu düşünüyorum. Bir yaşından sonra konuşmaya başladığını ve dört yaşına kadar toplam da üç yıl konuşabildiğini ve 27 yıllık yaşantısının 24 yılını dinleyerek geçirdiğini düşünürsek, yarışmacının başarılı olma sırrını anlayabiliriz. Konuşmamış; dinlemiş, kitaplara vererek kendisini yetiştirmiş. Konuyu mefhumu muhalifinden ele alırsak, ömrü boyunca konuşan bizlerin niçin başarısız veya yeterince başarılı olamadığımızı çıkarabiliriz. Biz konuşurken kızımız dinlemiş. Zaten öyle değil mi, konuşan hiçbir şey almaz, kendinden verir. Dinleyen ise hep alır. Yani anlayacağımız, biz çenemizi yorarken bu kız, iki kulağını açarak dinlemiş. Çok okuyan değil, çok gezen bilir dendiği gibi burada da çok konuşan değil, çok/hep dinleyen bilir/anlar diyebiliriz. "Söz gümüş ise sükût altındır" misali; biz, pek para etmeyen gümüş biriktirirken o, değerinden hiçbir şey kaybetmeyen altın biriktirmiş. İnanmazsanız 125 bin lira kaç altın eder, bir hesaplayıverin.  

Çok konuşan bir toplumuz.  Gevezelikte üstümüze yoktur. Bu özelliğimizden dolayı kimse elimize su dökemez. Hal ehli değil, kâl (konuşma) ehliyiz. Kızımız ise zorunluluktan da olsa dört başı mamur, tam bir hal ehli. Konuşamadığı için kimseyi de rahatsız etmemiştir bugüne kadar. 

Diğer organların fonksiyonları gibi konuşma da bir nimettir. Allah kimseyi konuşma nimetinden ve diğer nimetlerden mahrum bırakmasın. Ama fazla konuşmayıp çok dinleme konusunda bu kızımızı örnek alalım derim. Zaten iki kulağımız, bir dilimiz var. Bundan da iki dinleyip bir konuşmamız gerektiğini çıkarabiliriz.

Not: 09/01/2020 tarihinde “Ahlak Bekçiliğine Soyunmak” başlıklı yazımda, Van’ın Çatak ilçesinde görev yapan bir kadın ve bir erkek öğretmenin birbirine sarılarak doğum günü kutlamasından dolayı şikayet üzere haklarında disiplin soruşturması açıldığını ve soruşturmanın sonucunda iki öğretmene ağır cezaların verildiğini irdelemeye çalışmıştım. Hemen hemen tüm gazetelerde aynı şekilde yer alan bu konuyla ilgili, bu olay basında çıktığı şekliyle sadece sarılmaktan ibaret olmasa gerek. Şayet böyle ise bu yapılanın tamamen ahlak bekçiliğine soyunmak olduğunu yazmıştım. 12/01/2020 günü Milli Eğitim Bakanı Sayın Ziya Selçuk, “Olayın basında çıktığı şekliyle olmadığını, niçin ceza verildiğini, öğretmenlik itibarını zedelememek adına söylemiyorum” açıklamasında bulundu. İçeriğini bilmesek de olayın sarılmadan ibaret olmadığını birinci ağızdan böylece öğrenmiş olduk. Keşke bu haber, gazetelere yansıdığı gün aynı anda yalanlansa daha iyi olurdu. Bence Bakan konuyu bu açıklamayla bırakmamalı. Gizli kalması gereken disiplin soruşturmasını karartmaya yönelik olarak basına sızdıranları da hesaba çekmeli. Umarım kamuoyunu yanıltmaya yönelik bu haberi ceza alan öğretmenler yapmamış olsun.  

***14/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




10 Ocak 2020 Cuma

Bu Hac Ne Zaman Çıkacak? *

9 Ocak itibariyle 2020 yılında hacca gitmek isteyenler arasında hac kurası çekildi. Kura, kime isabet etmişse doğal olarak sevindi. Bu durumda olanların sayısı az. Zira kurada ismine rastlamayan kişilerin sayısı daha fazladır. Bu durumdakiler "Bu sene de çıkmadı hac" deyip umutlarını öbür yıla saklıyor. 

Ertesi yıl ve sonraki yıllar hac görevi çıkar mı? Ümit var olunsa da yakın vadede pek ışık görünmüyor. Çünkü müracaat ettikten sonra yıllar yılı bekleyenler var. Yarınımızı göremediğimiz bugünlerde, yıllar sonrası umutla bekleniyor. Niçin bir türlü sıra gelmiyor? Gitmek isteyen sayısı çok fakat gönderilecek kontenjan sınırlı. Çünkü Suud hükümeti hac kotası uyguluyor. Kotayı da her ülkenin nüfusuna göre belirliyor.

2020 yılında hac kurasına katılan kişi sayısı 2 milyonu aştı. Ayrılan kontenjan ise 83.430 kişi. Gel de sıyrıl bu kadar kişinin arasından. Ben de 8 yıldır bekleyen biriyim. Daha benim önümde 10 yıldan fazla kuraya katılan ama nasip olmamış yüz binler var. Çıkacak diye bekleyenlere bir gün hac çıktığı zaman daha bir yaşlanacaklar. 

Suud hükümetinin uyguladığı hac kotasından dolayı hacca gidemeyenler sadece Türkiye'den ibaret değil. Bütün İslam ülkelerinde aynı sorun var. Usulleri farklı olsa da hepsinde kura yöntemi var. Dünyada hacca gitmek için sıra, salt sıra ve katsayılı sıra sistemi uygulanıyormuş, DİB Hac ve Umre Hizmetleri Genel Müdürü Remzi Bircan'ın açıklamasına göre. Endonezya ve Malezya gibi ülkelerde hacca müracaat edene "Şu tarihte hacca gideceksiniz" sırası veriliyormuş. Nijerya'da uygulanan salt sıra sisteminde ise hangi yılda müracaat edilirse edilsin, herkes eşit bir şekilde kuraya tabi tutuluyor. Türkiye ve bazı ülkelerde uygulanan katsayılı kura sisteminde ise vatandaşların konaklama tercihleri ve ön kayıt yaptırdıkları yıllara göre hesaplanan katsayı ve oranlar esas alınarak kura gerçekleştiriliyor. Buna göre bir kişi 11 yıl önce hacca müracaat etmiş ise kendisi ile çarpılarak elde edilen 121, bu kişinin katsayısı oluyor ve ismi kurada 121 defa dönmüş oluyor. Bu demektir ki bu yıl ilk defa kuraya katılanın katsayısı bir. Kurada bir defa ismi dönüyor. Katsayısı bir olana hac çıkması daha düşük bir ihtimal olmasına rağmen bu sistemde ilk müracaat edene de hac çıkabiliyor. Benim gibi şansı olmayanlar da yıllar yılı bekleyecek.

Türkiye ve diğer ülkelerde hacca gidecek olanların her yıl artış göstermesi biraz da uygulanan kura sistemlerinden kaynaklanıyor. Hacca niyetlenen, şartları oluşmasa da nasılsa hemen çıkmıyor, şimdiden sıraya gireyim diyor. Beklemediği halde kurada ismi çıkıveren de borç para arayışına giriyor.

Türkiye'nin uyguladığı katsayılı kura sistemi, çok adil bir sistem gibi gözükse de bence Endonezya ve Malezya'nın uyguladığı sıra sistemi daha uygun gibi görünüyor. Çünkü hacca müracaat eden, geç sıra verilse de hangi yıl hacca gideceğini biliyor ve ona göre planlamasını yapıyor. Türkiye'deki yöntem dipsiz bir kuyuya benzer. Ne zaman çıkacağı belli olmaz. Türkiye ne yapıp ne edip sıra sistemine geçmelidir. 

*13/01/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Ocak 2020 Perşembe

Kara Kara Düşünme de Gör! ***

Adı kara kış. Niçin kara kış dendi bilmiyorum. Aslında kış demek kar demektir. Kar da beyaz olduğuna göre ak kış denmesi daha uygun olurmuş ama kara kış denmiş. Kışı, karla özdeşleştiren ben, kara kış ismini yadırgasam da anlamına baktığımız zaman kara kış denmesi yerinde imiş. Çünkü sözlükte kara kış: "Kışın ortası, kışın en şiddetli zamanı, zemheri; çok sıkıntılı durum veya zaman" anlamına geliyormuş. 

Kışın başı aralık ayını sonbahar olarak yaşayan bizler, kışın ortası ocak ayında tam kara kışı yaşıyoruz. Tek eksiği karı olmayan kara kış. Yaşadığım şehir Konya'nın ilçelerine kar yağsa da merkezde karı sadece çatılarda veya yerleri kısa süreliğine ağartmış görüyoruz: “Bakın Konyalılar, kar dediğiniz böyle bir şey, hiç görmedik demeyin” dercesine. Çevre il ve ilçelerin zekatını görüyor Konya merkez. Karı görmesek de iliklerimize kadar kara kışı yaşıyoruz: Eksi yedilerde donduran bir hava. Kombiler durmadan çalışıyor, sanki bir yerler açıkmış gibi evlerin içinde esen rüzgar. Hasılı dışarıda buz kesen hava, evleri de etkisi altına alıyor. 

"Şu doğalgaz bir nimet, ne de kolaylıkmış, kova doldurma, sobayı yakma derdi kalmadı. Düğmeye bir basıyorsun. Sadece bir odayı değil, tüm odaları ısıtıyorsun. Üstelik sıcak suyun da hazır. Mutfakta da kullanıyorsun. Pek bir şey de yakmıyor. Kömürle ısınma ile aynı fiyata geliyor" diyen efkâr-ı umumî, kara hasret bu kışta, 7/24 çalışan doğalgaz kombisi için kara kara düşünüyor. Büyük kolaylık ama bakalım ne gelecek diyor. Soba gibi iliklerine kadar ısıtmasa da eh, buna da şükür dese de, gelecek faturayı aklına getirmek istemese de hiç aklından çıkmıyor. 

Parası olan ve ekonomik sıkıntı çekmeyenler için bu kara kışta gelecek fatura, tuzlu olsa da ödemede sorun yaşamazlar. Ya parası olmayan, işinden ayrılmış/edilmiş veya işi var ama asgari ücretle çalışan dar gelirli, nasıl ödesin kara kışın eseri doğalgazın faturasını. Bu gelen faturalar, kışı daha tam yaşamadığımız aralık ayının faturası. Havalar böyle giderse şubatta gelecek ocak ayının faturasını bir düşünün. 2.300 liraya çalışan, kirada oturan bir asgari ücretli, bu aylarda gelen doğal gaz faturasını nasıl ödesin? Çünkü ödenecek tek fatura doğal gaz faturası değil ki…Elektrik ve su faturaları da katmerli geliyor. Bu durumda olan kişiler, nasıl öderler, nasıl geçinirler bilmiyorum ama bildiğim, işleri zor. Allah yardımcıları olsun, onları ve kimseyi başkasına muhtaç etmesin ve çaresiz bırakmasın.

Kışın şiddetini artırdığı kış aylarında yüksek gelen ısınma bedellerini ödemede zorluk çeken insanımız için yetkililerin, ödeme kolaylığı sağlamasında fayda var. Belli bir meblağın üzerinde gelen faturayı taksitlendirme bir seçenek olabilir. Diğer bir seçenek de yılda kullanılan doğal gaz sarfiyatının 12 aya eşit bir şekilde bölünmesi. Biliyorsunuz kış ayları dışında kaloriferler yanmadığı için doğal gaz faturaları daha düşük gelmektedir. Kışın gelecek fatura bedelinin bir kısmını, faturanın düşük geldiği diğer aylara yansıtmaktır. Bir yılın sonunda doğal gaz dağıtım firması ile abone, alacak ve verecek konusunda mahsuplaşma yoluna gider.

***11/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




8 Ocak 2020 Çarşamba

Üzüldüğüm Nokta ***


Siyasete atılmak, ülkeyi yönetmeye talip olmak demektir. Ekibini kurup meydanlara çıkanlardan kimi başarılı olur, iktidara gelir. Kimi muhalefette kalır, kimi de bir varlık gösteremeyip tabela partisi olarak kalır. Bu da doğaldır. 

İktidar olan partiden halk memnun kalırsa takip eden seçimlerde iktidar değişmez. Ne zaman ki iktidardan hoşnutsuzluk artarsa halk desteğini çekerek desteğini iktidar alternatifi olabilecek partilere verir. Verilen destekle iktidar el değiştirebilir. Çünkü nasıl ki mahkeme kadıya mülk değilse iktidara da mülk değildir. Siyaset bu. Kazanır veya kaybedersiniz. Çünkü siyasetin doğasında başarılı olmak da vardır, başarısız olmak da. 

Siyasette, lider ön planda olsa da partileri ayakta tutan ekibidir. İyi bir ekiple yola çıkanlar, siyasette er veya geç tutunur ve uzun soluklu olurlar. Çünkü iyi bir ekip demek ortak akıl demektir. Geçmişten günümüze siyaset ve ülke yönetiminde başarı ve başarısızlıklar, zafer ve hezimetler lider ile anılsa da mutfakta çalışan ekibin payı yadsınamaz. Bizde siyaset, partiler ve ülke yönetimi lidere endeksli olduğu için ekip ön plana çıkmaz. Yardımcıları ve komutanları olmasa Fatih, arkadaşları olmasa Atatürk, ekibi olmasa Menderes, Demirel, Özal, Erdoğan vb. liderlerin gösterdikleri başarılar geçici olur, kalıcı olmazdı. Lider ve ekip uyumu başarıyı taçlandırır.

Ne zaman ki bir partide lider ön plana çıkar, ortak akıl diyebileceğimiz istişareye önem verilmez, ortaya çıkan sorun ve kırgınlıklar, iletişim yoluyla çözme yoluna gidilmez ise ortaya çıkan temel sorunlar ve yönetim anlayışından dolayı partilerden kopmalar başlar. Öyle ya, anlaşma ve birlikte hareket etme imkansız hale gelmişse bunun yolu ayrılmaktır. Bu durum da siyasi partilerin doğasında vardır. Bundan sonrası herkesin kendi yoluna gitmesidir. Kimi siyaseti bırakır, kimi de ben bu işi daha iyi yaparım düşüncesiyle yeni bir oluşumun öncüsü olur veya bir oluşumun içinde yer alır. Bu yola girenlerin çoğu, başarılı olamayıp daha sonra köşesine çekilse de ender de olsa bazıları siyasette tutunur ve söz sahibi olur.

Ayrılma ve ayrışmanın yaşandığı böylesi siyasi bölünmüşlük durumlarında, tarafların geçmişe sünger çekip yollarına devam etmesi, ayrılırken de birbirlerine "Bu zamana kadar sırt sırta vererek birçok alanda başarılı olduk, sıkıntılara birlikte göğüs gerdik. Geldiğimiz noktada, yönetim anlayışında ve problem çözme mantalitemizde temel ayrılıklar ortaya çıktı. Bu durumda birlikte hareket etme noktamız kalmadı. Yaptıklarımız, hatasıyla sevabıyla geçmişte kaldı. Bunları birlikte yaptık. Bunu tarih değerlendirecek. Bu aşamadan sonra ayrı kulvarlarda memleketin selameti için çalışalım" deyip ayrılmalıdırlar. Birbirlerine siyasi rakip olduklarında centilmenliği elden bırakmamalıdırlar. Ortak geçmişte hata ve eksiklikleri varsa birbirlerini günah keçisi ilan etmemelidirler.

Bir ve beraber iken birbirlerinin aleyhinde bir şey demeyenlerin ayrıldıktan sonra birbirlerinin aleyhinde ileri geri konuşmaları ne dinen ne ahlaken ne de siyaseten doğrudur. Eğer bu kişiler doğru kişiler değil idiyseler, adama sormazlar mı, geçmişte onca yıl niçin bir ve beraber oldunuz, niçin onca önemli görevleri teslim ettiniz diye.

Yapacağımız siyaset erdem üzerine yapılmalı, çamur atmak üzerine bina edilmemeli. Çünkü attığımız çamur üzerimize sıçrar, bizi de kirletir. Üzüldüğüm nokta da budur.

***16/01/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




Müslümanlar, Müslümanlık Anlayışlarıyla Yüzleşmeliler *


Geri kalmış bir İslam dünyası...
Birbirini boğazlamaktan öte bir şey yapmayan bir İslam dünyası...
Batı'nın pazarı olmuş bir İslam dünyası...
Ülkelerini, sömürgeci devletlere parsel parsel peşkeş çeken bir İslam dünyası...
Hiçbir şey üretmeyen ve daima tüketen bir İslam dünyası...
Farklı fikirlere tahammül etmeyen bir İslam dünyası...
Geri kalmışlıklarını Batı'yı suçlayarak ömür tüketen bir İslam dünyası...
Kendisine toz kondurmadan mazeret, bahane, gerekçe üreten bir İslam dünyası...
Gayrimüslimlere merhametli, birbirlerine karşı şedit ve horoz kesilen bir İslam dünyası...
Mezhep anlayışlarını din sanan ve mezheplerinin hakim olması için dinlerini ikinci plana iten bir İslam dünyası...
Namaz, oruç, hac, kurban gibi belli vakitlere bağlı ibadetleri yerine getirmeyi din sanan bir İslam dünyası...
Allah ile kul arasında bir ödev olan ritüelleri önceleyip insanlığın kurtuluşu olan ahlak ilkelerini önemsiz gören bir İslam dünyası...
Kendini, yerini, haddini bilmeyen bir İslam dünyası...
Birbiriyle didişmekten, boğuşmaktan bilime, teknolojiye, üretime, dünya ve insanlığa bir katma değer üretmeyen bir İslam dünyası...
Rahat yaşamayı, gezip dolaşmayı, yemeyi ve içmeyi meslek edinmiş bir İslam dünyası...
Sözü doğru ama özü doğru olmayan bir İslam dünyası...
Ayıpladığı her şeyi yapan bir İslam dünyası...
Kendinden, kendi düşüncesinden başka bir düşüncenin doğru olabileceğine inanmayan bir İslam dünyası...
Müslümanlığı kullanan, kendi emellerine alet eden ama Müslümanlık gibi bir derdi olmayan bir İslam dünyası...
Nevi şahsına münhasır ve kendine Müslüman bir İslam dünyası...
Müslüman kardeşinden başka düşmanı olmayan bir İslam dünyası...
Müslümanları Allah ile aldatan bir İslam dünyası...
Öze değil, şekle önem veren bir İslam dünyası...
Dürüstlüğü, eline imkanlar geçinceye kadar olan bir İslam dünyası...
Kendisi gibi düşünmeyenlere ön yargı ile yaklaşan ve niyet okuyan bir İslam dünyası...
Felsefeye, hür akla karşı olan bir İslam dünyası...
Kendi yeraltı kaynaklarını çıkarmaktan, işleyip dünyaya pazarlamaktan aciz  bir İslam dünyası...
Başkasının ürettiğini tüketerek başkasına pazar olan bir İslam dünyası...
Konuşmada bir numara, icraatta sıfır olan bir İslam dünyası...
Birliğe, beraberliğe, İslam kardeşliğine düşman bir İslam dünyası...
Mezhep, cemaat kardeşliğini İslam kardeşliğinin önüne geçiren bir İslam dünyası...
Aklı küçümseyen, o küçük aklı da başkasına kiraya veren bir İslam dünyası...
Sırtını, kendisini sömürenlere dayayarak ayakta durmaya çalışan ve yaşadığını sanan bir İslam dünyası...
Kendi içinde sosyal adaleti, sosyal barışı sağlayamamış ve adaleti hakim kıl-a-mamış, zulmü adalet diye dayatan bir İslam dünyası...
Farklı ve aykırı fikirlere tahammülü olmayan, kafasının basmadığı fikirlere sapıklık damgası vuran, tekfirciliği silah olarak kullanan bir İslam dünyası...
Her türlü zelil ve rezil, dünyayı yaşanmaz kılan yaşantısıyla cenneti uman ve cennete gireceğine yürekten inanan bir İslam dünyası...
Pislik paçasından akarken birbirleriyle uğraşmaktan kendi paçasına bakmayan ve birbirini aşağıya çekmekten başka bir şey yapmayan bir İslam dünyası...

Kendiyle, yaşantısıyla ve İslam anlayışıyla bir güzel yüzleşmeli. Bunu yapmadığı müddetçe İslam dünyası sorun üretmeye devam edecektir. Dünyaya ve insanlığa dair bir şey vermeyecektir. İslam olduğunu söyleyen İslam dünyasına, giydiği İslam elbisesi maalesef birkaç beden büyük gelmektedir. İslam dünyası ve Müslümanların durumu, toprağın altına servetini gömmüş, ihtiyacı olduğu halde bu servetini kullanmayan kişinin durumuna benzer.

*10/01/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

6 Ocak 2020 Pazartesi

Bir Danışmanlık Nasıl Aklıma Gelmedi?

—Üstadım! Bir isteğin olursa gel demiştin ya...
—Evet, demiştim. Söyle, elimden gelirse seve seve yaparım.
—Biliyorum, devlet büyüğümüz olan Zatı Muhterem ile aran iyi. Ha söylesen de beni kendisine danışman alsa.
—Hangi alanda danışman olmak istiyorsun?
—Fark etmez, her alan ile ilgili yeterince bilgi ve birikime sahip olduğuma dair bir his var içimde.
—Branşın ne idi senin?
—İlahiyat, efendim!
—Hım...Ama ilahiyatçı danışmana ihtiyacı yok bildiğim kadarıyla. Çünkü dini konularda büyük bir birikimi var. Bu konuda kendisine güveniyor. Keşke askeri işlerden anlasaydın. Çünkü bu alanda ihtiyaç var.
—Askeri işlerden sorumlu danışmanı var sanırım.
—Var. Ama bugünlerde askeri danışmana çok ihtiyaç var. Çünkü etrafımızdaki ülkeler kaynıyor. Bu kaynamadan biz de payımızı alıyoruz. Bölgemiz cadı kazanı gibi. Ne zaman, ne taraftan bir savaş çıkması an meselesi. Bu yüzden uyanık olmanız lazım.
—Aslında askeri işlerden anlarım. Branşıma da yakın sayılır. Lisede iken tarih derslerini çok severdim. Vur-kaç, hilal gibi taktikleri de iyi bilirim. Eğer ihtiyaç hissederse Beyefendi'yi bu konularda doğru bilgilendiririm.
—İlahiyat ve askerlik ne alaka?
—Öyle deme efendim! Her Türk asker doğar bizde. Ayrıca yeri değil belki ama darbe planlayıcısı da bir ilahiyatçı idi. Yine ilahiyatçıların çoğunda yöneticilik kabiliyeti var. Bundandır ki makamların çoğunda bu meslek grubu var.
—Konuyu dağıtmayalım. Sözün özü, askeri işlerden anlar mısın?
—Dedim ya efendim, anlarım diye. Sonra her askeri işlerden sorumlu danışman askeri işlere mi bakıyor bu ülkede? Askeri işlerden ziyade Mehdilik, İsa-Mesih gibi konularda söz söylediğim gibi işi söz faslında bırakmam, hazırlık da yaparım. 
—Git Allahıyın aşkına! Dalga mı geçiyorsun benimle? Dalganın sırası değil şimdi.
—Hiç olmadığı kadar ciddiyim ve danışman olmak istiyorum. Esirgemeyin benden bunu. Sanki danışman sınırlaması mı var? Mesaisi de yok. Beyefendi ihtiyaç hissederse bana ulaşacak. Ben de tüm birikimimi ona aktaracağım. Aktardıklarımı gördükçe yine daha önce yanıma alıp danışman yapmadım diyecek.