20 Kasım 2019 Çarşamba

"Öğretmen Kütüphanesi" *


Eğitim ve öğretim alanında sınıf geçemeyen MEB'in en iyi yaptığı işlerden biri de proje üretmektir. Okulların ve MEB'in ürettiği projenin sayısı saymakla bitmez. Düşünülür, taşınılır, ortaya bir proje konur. Bir heyecanla başlatılır. Büyük ses getireceği düşünülür. Ses getirse de projeler çok uzun soluklu olmaz. Çünkü başlangıçtaki heyecan kalmaz. Bir müddet sonra ya kaldırılır ya da yerine getirilmesi gereken bir rutine döner. Adı konmasa da bu projelere "Hazırla-başlat-çöpe at" projesi denebilir. Çünkü başlarken ses getiren, çoğu projenin yarını yoktur. 

Milli Eğitim Bakanlığı, "Öğretmen Kütüphanesi" başlıklı bir projenin startını verdi. Bu projeyi diğerlerinden farklı kılan, bu projenin öğretmenlere yönelik olmasıdır. İçeriğini tam bilmemekle beraber projenin uygulanışı, anladığım kadarıyla şu şekilde olacaktır: Öğretmenler odasına bir kütüphane kurulacak. (Kütüphane ile kastedilen kitaplık olmalı. Çünkü çoğu öğretmenler odası, fiziki yönüyle kütüphane kurmaya elverişli değil.)  Konan bu kitaplığa öğretmenler kitap bağışında bulunacak. Bu kitapları öğretmenler, dönüşümlü olarak okuyacak. Okunan kitaplardan önemli görülen yerleri veya akılda kalan kısımları öğretmenler, oluşturulan/tutulan not defterine ad ve soyadı belirterek yazacak. Yazılan bu notlar okul ismi belirtilerek sosyal medyada paylaşılacak. 

MEB'in başlattığı bu proje, uzun soluklu olur mu? Başlamasıyla bitmesi bir mi olur? Verim alınır mı? Yerine getirilmesi zorunlu bir rutine mi döner? Tüm bunları zaman gösterecek. Bekleyip göreceğiz. Anladığım kadarıyla MEB benden kitap okumamı istiyor. Öğrencilere okuttuk, sıra bizde. Bu proje ile bana kitap okuma ödevi veriyor MEB. Bu demektir ki elime kitap alacağım. Almakla kalmayıp okuyacağım. Okumakla kalmayacağım. Okuduğumu not alıp not defterine geçeceğim ve bu notum; adım, soyadım ve okulumla birlikte sosyal medyada paylaşılacak. Bakalım ne kadar beğeni alacağım.

Gördüğünüz gibi MEB bu konuda ciddi. Bu yaştan sonra bana kitap okutacak. Okuduğumu anlamak için kafa yoracağım. Kafanın yorulmasından geçtim. Gözümü de yoracağım. Haydi bunu da geçtim. Dağarcığıma bilgi girecek. Haydi girsin. Hepsinden geçtim. Anladığımı yazmamı istiyor benden. Anlamak ve ben? Ne kadar yabancıyız birbirimize. Anlamak için kendimi vermem ve düşünmem gerekecek. 

Bereket MEB, kitap okuma saati ayarlamıyor, günlük kaç sayfa okudun, okuduğunu anlat veya kitabın özetini çıkar ve sisteme gir demiyor. Şu isimli kitapları oku, falan tarihte sınav yapacağım, yılsonunda  sana karne vereceğim, tıpkı öğrencilere verdiğim gibi demiyor. 

İş ciddi anlayacağınız. Nasıl okuyacağım bu yaştan sonra? Göz görmez, kulak duymaz, anlama melekelerim zayıfladı. Allah vere de bu projeden öğrencilerin haberi olmasa. MEB ile benim aramda kalsa. Öğrencinin haberi olursa "Öğretmenim! Nasıl gidiyor kitap okumak? Hangi kitabı okuyorsun? Bugün kaç sayfa okudun? Kitabın ana fikri ne?" der durur. Çocuğun ağzını büzemem ya! Hele ardından "Nasılmış kitap okumak? Bize hep oku der dururdun. Şimdi gör gününü" der de bu yaştan sonra çekemem.

* 23/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Derdimiz/Dersimiz FETÖ

Türkiye 17-25 Aralık 2013 süreciyle birlikte "Paralel Devlet Yapılanması ile tanıştı. Aynı yapı 15 Temmuz 2016 tarihi itibariyle FETÖ diye anılmaya başlandı. Kanlı darbe teşebbüsünün üzerinden üç yıl geçmesine rağmen FETÖ ile mücadele tüm hızıyla devam ediyor. Operasyon üzerine operasyon yapılıyor. Tüm dert, devletin içine çöreklenmiş, devletin kendisi olmuş, kısa zamanda devasa bir güce ulaşmış, devlet içinde devlet olmuş sinsi bir örgütten kurtulmaktır.

FETÖ belasından kurtulmak, örgütü çökertip yok etmek için devlet yoğurdu üfleyerek yiyor, kılı kırk yarıyor. En ufak bir duyumu bile dikkate alıyor. Herkesten şüphe ediyor. Devlet topyekûn giriştiği bu mücadeleden nasıl çıkar? Sonucu ne olur? Bunu zaman gösterecek.

FETÖ konusunda halkımız ne durumda?
Bir kesim vardır ki onlara göre hemen hemen herkes FETÖ'cü. Bunlarla sonuna kadar mücadele edilmeli, hiç acıma ve merhamet gösterilmemeli, kamuda çalışanların görevlerine son verilmeli. Çünkü bunların eline imkan geçmiş olsaydı neler yaparlardı neler! Mücadele edilirken bazı mağdurlar da olabilir. Sonra görevlerine iade edilirler.

Bir diğer kesime göre FETÖ'nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı. Onlar korunuyor. Siyasi ayak ortaya çıkarılmadıkça FETÖ ile mücadele olmaz.

Bir başka kesime göre FETÖ ile mücadele falan yok. Hepsi faso fiso. Operasyon yapılan, ceza alan hep alt kesim. Üst kesime dokunulmuyor. Çünkü üst kesimde olanların çoğu FETÖ artığı. FETÖ ile mücadelenin başarılı olması için temizliğe üstten başlanmalıydı. 

Bir diğer kesime göre FETÖ ile mücadelede sap ile saman karıştırılmış, kişilerle mücadeleye dönüşmüştür. Biri yerinden mi edilecek. Onun için FETÖ ile mücadelede pasif kaldı, mücadele etmedi, korudu, geçmişte onlarla beraberdi, hatta onlar hakkında falan tarihte şöyle diyordu deniyor. 

Bir başkasına göre FETÖ ile mücadele etmek için adı geçen yapının cemaat ile örgüt boyutunun ayırt edilmesi gerekirdi. Toptancı anlayış ve hepsini aynı kefeye koyup insanları fişlemek ve onları töhmet altında bırakmak onulmaz yaralar açacak ve toplumsal barışı yaralayacaktır.

Bir başkasına göre FETÖ ile mücadele tarihi olarak 17-25 2013 Aralık'tan ziyade 15 Temmuz 2016 tarihi esas alınmalıdır.

Bir başka kesime göre FETÖ ile mücadele ediyoruz denerek torpil ve adam kayırmacılığın önü açıldı. Sözlü sınavların yazılıların önüne geçmesi, atama ve yükselmelerin bir cemaat veya sendikaya ait olması toplumsal barışı zedelemiştir...




Vücudumuz Bir Emanettir *


İster kabul edelim ister kabul etmeyelim, vücudumuz Allah'ın bize bir emanetidir. Ne demek emanet? Önce emanetin anlamına bir bakalım. Emanet "Birine, geri alınmak üzere, geçici olarak bırakılan, teslim alan kişice korunması gereken eşya, kimse vb." demektir. Emanetin bu tanımından anladığımıza göre bize teslim edilen bu emaneti gözümüz gibi korumalıyız. Canımızın istediği gibi hoyratça kullanamayız. Şayet kullanırsak hıyanet etmiş oluruz.

Vücudumuzun emanet oluşu sadece nefes alıp verdiğimiz hayatla sınırlı değildir. Öldüğümüz zaman da devam eder. Tek farkı, ölünceye kadar vücudumuzun tasarrufu bizde iken öldükten sonra geride kalanlara emanettir. Bu emanetin muhafaza edileceği yer de asıl mayamız topraktır. Zira topraktan geldik yine toprağa ait olacağız. "Benim cesedimi yakın" gibi vasiyetler emanet anlayışına terstir. Biz kim oluyoruz ki cesedimizin yakılmasını vasiyet ediyoruz? Sonra ne hakkımız var? Kimin malını kimden kaçırıp yaktırıyoruz? Akla muhal böylesi vasiyetler kesinlikle yerine getirilmemelidir. Ancak makul vasiyetler yerine getirilir.

Kimse mezarlarda yer kalmadı, insanlar üst üste konuyor, benim mezarım geride kalanlara yük olmasın gibi gerekçelerin arkasına sığınmasın. Gerekirse naaşlar üst üste konur ama asla yakma yoluna gidilemez. Ahiret inancı olan, emanetin önemini bilen birileri böyle bir maceraya giremez. Bırakalım cesedimizi gömecek yeri arkada kalanlar düşünsün.

Öldükten sonra ahiretin varlığına inanmadığı için veya yaktırmak suretiyle cesedini ortadan kaldırmayı ve öbür dünyada hesaba çekilmekten kurtulacağını düşünenler varsa bilsinler ki Allah için yeni bir beden yaratmak zor değildir. Ol der, oluverir. Ayrıca yakmak Allah'a mahsustur. Kimse yetkisinde olmayan bir tasarrufu kullanamaz. Kullanırsa ne olur? Hadsizlik etmiş ve üzerine vazife olmayan bir iş yapmış olur.

Söz, bedenin emanetinden açılmışken yaşarken de bedenimiz üzerinde istediğimiz gibi davranamayız. Zararlı alışkanlıklara karşı bedenimizi korumak zorundayız. Vücut ve akıl sağlığına zarar verecek yiyecek ve içeceklerden sakınmalıyız. İstediğim olmadı, bu dünya yaşanacak gibi değil, artık kaldıramıyorum gibi gerekçelerle intihara kalkışmak yine emanete ihanettir. Kendi canımıza kıyma gibi bir ihanete kalkışamayacağımız gibi meşru savaş ve kısas dışında bir insanın canını almak da emanetin ruhuna aykırıdır.

* 22/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


19 Kasım 2019 Salı

İki Koltukta Kaç Bir Kişi ***

Şehirlerarası yolculuk yaparken seyahat seçenekleri arasında hızlı tren varsa çoğunluğun tercihi yüksek hızlı trendir. Hem hızlı hem konforlu hem de otobüslere göre fiyatı cazip. Hızlı trenlerin tek sorunu yer bulma sorunu. Şayet günler ve saatler öncesinden almadı isen ara ki bulasın. Özellikle sabah ve akşam seferleri yüzde yüze yakın doluluk oranına ulaşıyor. 

Niçin yüzde yüze ulaşmıyor derseniz; size, şu kadınlar var ya şu kadınlar! Ah şu kadınlar diyeceğim. Aşağı yukarı her seferde 8-10 koltuk boş gidiyor. Boş olan bu koltukların cinsiyetini sorarsanız, hepsi kadın yanı olması. Almış hepsi teker teker pencere kenarını. İki kişilik koltukta teker teker seyahat ediyorlar. Keyifleri mi? Sormayın. Zira keyiflerine diyecek yok. Kim istemez iki kişilik koltukta tek kişi gitmeyi. Onlar keyiflenirken sen internet başında kafanı kaldırmadan TCDD Taşımacılıktan e bilet alacağım diye uğraş dur. Hangi peronda bir boş koltuk varsa sevinçle o peronu açıyorsun. Bulduğun boş koltuk kadın yanı. Sevincin kursağında kalıyor. Öbür peronlardaki boş koltuklara yöneliyorsun. Ya engelli koltuğu ya da malum kadın yanı. Naçar benden iyi engelli mi olur, şu engelli koltuğunu seçeyim diyorsun. Senin TCDD, kırmızı harflerle "Sadece tekerlekli sandalyeli yolcular içindir" uyarısını yapıyor. İlave olarak da "Aksinin tespiti halinde bilet geçersiz sayılır" diyor. Olmayacak alayım bir tane tekerlekli sandalyeli araç diyorsun. Nereden bulacaksın tekerlekli sandalyeyi? Haydi buldun diyelim. Fiyatının normal olacağını sanmıyorum. Haydi aldın. Bunun sayesinde engelli koltuğuna oturdun. Sonra bunu nasıl taşıyacaksın? Haydi iş inada bindi, taşıyacaksın. Ya tren görevlisi sen engelli misin? Kalk bir yürü derse  bu durumda ne yapacaksın? Tekerlekli sandalye olmadan trene binsen, biletin geçersiz olacağı için aşağıya indirilmek de var. Of, sıkıntı! Sonra engelli yolcunun tekerlekli sandalyeli oturacağı bir aracı varsa koltuğa ne ihtiyaç değil mi? Otursun kendi sandalyesinde. Yerine de benim gibi kendisini engelli görmeyenler otursun. 

Neyse, biz gelelim yine tek koltukta yolculuk yapan kadınlara. Bilet almak için peronları tekrar tekrar geziyorsun. Nafile! Koltuk yok. Varsa da kadın yanı. Olmayacak, kadın yanı da olsa şu koltuğu seçeyim. Ne yapayım, mecburum. Sonra göründüğüm kadar kötü değilim diyorsun. "Bu koltuk sadece kadın yolcular için geçerlidir. Lütfen başka koltuk seçiniz" uyarısını alıyorsun. Sanki başka koltuk var da ben gidip kadın yanını seçiyorum. Tüm peronları bir tur daha atıyorsun. Yok. Bilet alma ve koltuk seçme gayretime sistem belki insafa gelir, şu kadın yanını seçeyim diyorsun. Aynı uyarı. Bereket kızıp ulan sapık, ne işin var kadın yanında demiyor. 

Bilet bulamayınca gara giderek gişe görevlisine şu sefer saatli peronlarda boş koltuklar tek kişilik kadınlara ait. Bilet aldığına göre sizde iletişim bilgileri vardır. Arayıp koltuk birleştirme yoluna gidemez misiniz diyorsun. Görevli, böyle bir şeyi ne sen söyledin ne de ben duymuş olayım der gibi bakıyor ve lütfedip olmaz cevabı alıyorsun ve sen bilet alamıyorsun. Kızımız devleti bir koltuk zarara uğratarak yolculuk yapıyor.

Size basit bir mesele gibi gelebilir ama boş koltuk olduğu halde kadın yanı olduğu için bilet alamadığınız zaman anlattığım duruma hak verirsiniz. Bunun yolu, bilet alana tüm peron ve koltukları boş göstermemek. Tek olarak yolculuk yapacak erkek veya kadın, ilk önce tek kişi olan hem cinsinin yanındaki koltuğu seçebilmeli. Koltuklar doldukça diğer koltuklar açılmalı. 

Bilmem anlatabildim mi meramımı? Biliyorum, siz anladınız. Ah bir de sıra sıra dizilmiş iki koltuğu işgal ederek tek koltukta yolculuk yapan kadınlar da anlasa... Bu arada bilet bulamadığım için gideceğim yere gidememiş değilim. Nasılsa işi çıktığı için bilet saatini değiştiren bir erkek çıkıyor. İyi ki var onlar! Bunlar sayesinde son anda bilet bulabiliyoruz.

***23/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.

İletişim Özürlü

Ayrı kalan insanlar bir zamanlar mektupla haberleşir, bayramlarda bayram kartı göndererek birbirlerinin bayramlarını tebrik ederlerdi. Kim bir mektup veya tebrik kartı gönderse mektubuma/kartıma cevap gelecek diye dört gözle postacıyı beklerdi. El yazısıyla özene bezene yazılan bu mektup ve kartlar insanı duygulandırdı.

Bir zamanların vazgeçilmesi olan mektuplar şimdi tarih oldu. Yerini önce ev telefonları, şimdi de cep telefonları aldı. Cep telefonlarını meramımızı anlatmanın ötesinde kullandık. Sohbet ve muhabbetimizi telefon vasıtasıyla yaptık. Son yıllarda telefonla görüşme faslı eskiye oranla biraz azaldığını düşünüyorum. Whatsapp ile haberleşme, dosya gönderme, tebrikleşme daha yaygın. Yazdığın bir metni veya fotoğrafı aynı anda yüzlerce kişiye gönderebiliyor, ortak grup kurabiliyorsun. Bu hızla, iletişim ve haberleşme için yarın ne tür bir iletişim aracı çıkar bilmiyorum ama halen whatsappın pabucu dama atılmadı. Whatsappı diğer iletişim araçlarından ayıran en önemli özelliği, iletinin karşı tarafa iletildiğini, okunduğunu biliyorsun. 

Mektup, e posta, mesaj, whatsapp hangi yol kullanılırsa kullanılsın, insan muhatabından bir geri dönüş bekler. Telefonla aradığında o anda cevap verilmiyorsa bile daha sonra dönülsün ister. Haydi diyelim ki mektup eline geçmedi, e postayı açmadı, mesajı görmemiş; cevapsız çağrıyı çocuğu telefonla oynamak suretiyle yok etmiş olabilir. Whatsapp, gönderilen mesajın okundu uyarısını bile yapıyor. Bu durumda muhataba düşen, telefonla arayarak veya mesaj yaparak cevap vermesidir. Whatsapp mesajı derken rutin fotoğraflı bayram, cuma, belli gün ve hafta mesajlarını kastetmiyorum. Bunlara cevap verilmeyebilir. Bilgi veren, bilgi isteyen mesajlara cevap vermek, geri dönüş yapmak gerekmez mi? Mesajını bir güzel okuyor. Fakat tık yok. Kimsin, necisin, ölü müsün demek yok. Ha duvara mesaj yazmışsın ha böylesine. Bu ne demektir? Ben seni ve mesajını muhatap almıyorum, seni önemsemiyorum demektir. Bu aymaz tipleri ben, beyin ölümü gerçekleşmiş fişe takılı olarak bitkisel hayat yaşayan ölülere benzetiyorum.

Böyleleri eksik değil. Ne telefonuna bakar ne dönüş yapar. Aslında suç bu tiplerde değil, bunları muhatap alanda.

18 Kasım 2019 Pazartesi

Cevabı Bende Olmayan Sorular

1.Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra Anadolu'yu işgal eden İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tek kurşun atmadan niçin Anadolu'yu terk ettiler? (Bir hakkı teslim edelim. Kahraman Maraş, Gaziantep ve Şanlıurfa'da Fransızlara karşı bir direniş olmuştur. Bu yüzden bu illerimiz kahraman, gazi ve şanlı ünvanlarını almış oldular.)
2.Giderlerken bizi niçin sadece Yunanistan ile karşı karşıya bıraktılar? Anadolu'yu Yunanistan'a vermek için İtilaf Devletleri niçin Yunanistan'a destek olmadılar?
3.Biz Kurtuluş Savaşını 14.asırdan 19.asıra kadar bir Osmanlı toprağı olan bir eyaletimize karşı mı verdik?
4.Misaki Milli sınırlarını biz mi çizdik yoksa kuracağınız devletin sınırları buralar mı dendi?
5.Mondros Mütarekesi ile Osmanlı'nın ordusu terhis edilir iken Kazım Karabekir komutasındaki Doğu cephesi niçin terhis edilmedi?
6.Milli mücadeleyi biz mi başlattık yoksa bizi işgal eden devletler haydin bir mücadele başlatın mı dedi? 
7.Mustafa Kemal Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatacağını İngilizler bilmiyor muydu? Atatürk'ün Samsun'a gidişinden İngilizlerin haberi yok mu idi?
8.Atatürk'ün Samsun'a çıkışıyla başlayan Milli Mücadele, İngilizlerin bilgisi dahilinde başlamış olabilir mi? Yani Atatürk ile İngilizler karşılıklı anlaşmış olabilir mi?
9.Osmanlı'ya ait birçok toprak hakkından vazgeçmek karşılığında Misaki Milli ile belirlenen alanda bir  cumhuriyet kurabilirsiniz denmiş olabilir mi? Bu cumhuriyeti kurmak için yalnız Yunanistan ile sizi biraz oyalayacağız denmiş olabilir mi?
10.Atatürk, tüm Osmanlı toprağı olmasa da en azından Türklerin yoğun olduğu bölgelerde bir devlet kurmayı kabul ederek küçük olsa da bir devletimiz olsun diye düşünmüş olabilir mi? İngiliz, Fransız ve İtalyanlar bize ölümü gösterip bizi sıtmaya razı etmiş olabilirler mi?
11.İngilizler İstanbul'u terk ederken sınırları ve yönetim şekli belli bir devleti belirleyip gitmiş olabilir mi?
12.İşgal ettikleri Anadolu'yu kısa zamanda terk eden İngiliz, İtalyan ve Fransızlar, Osmanlı'dan kopardıkları Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Libya gibi devletleri niçin uzun süre işgalde tutmuşlardır?
13.Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı toprakları, ırklar hatta aşiretler arasında pay edilip her birine adeta cetvelle çizilmiş bir toprak parçası verilirken; Irak, Suriye, İran ve Türkiye'de azımsanamayacak bir nüfusa sahip olan Kürtlere bir devlet kurmaları için bir toprak parçası verilmedi? Kürtler mi devlet kurmak istemedi? İtilaf devletleri Kürtler için bir devleti ihtiyaç duymadılar mı? İtilaf devletleri bize komşu olabilecek bir Kürt devleti için TC'den mi çekindi yoksa biz bu Kürtleri ileride Türklere karşı kullanırız mı diye düşündüler? Osmanlı'dan irili, ufaklı o kadar devlet çıkaran sömürgeci devletler, devlet kuracak kadar bir toprak parçasını da Kürtlere verip bir Kürdistan devleti kurdursalardı; kim, ne diyebilir ve karşı çıkabilirdi?
14.Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu haritasını bir baştan öbür başa değiştiren ve kurdurduğu küçük devletlere kraliyet yönetimini uygun gören İtilaf Devletleri Türkiye için niçin cumhuriyet yönetimini layık gördüler? Biz onlara rağmen mi cumhuriyeti kurduk yoksa onlar mı bize cumhuriyeti dayattı?

Sorular sorular sorular... Benim cevabını bulamadığım sorular bunlar. Bu soruları sorarken kimseyi töhmet altında bırakma, birilerini suçlama gibi bir niyetim yok. Kimse öküzün altında buzağı aramasın. Varsa sorularıma ikna edecek bir cevabınız, sizi önyargısız bir şekilde dinlemeye hazır olduğumu bilmenizi isterim.

17 Kasım 2019 Pazar

Sahici Kadın Vefat Etti ***


Sinema ve tiyatro dünyasına yabancı birisiyim. Tüm sinema kültürüm öğrenciliğimde gittiğim sinemalardan ibaret. Birkaç defa tiyatroya gitmişliğim vardır. TV’de zaman zaman film izler, dizileri takip ederim. Birlikte sinema, tiyatro veya dizi izlediklerim, konuya yoğunlaşırken ben konusuyla birlikte oyunda rol alan sanatçıların rolünü de önemserim. Rolünü sahici yapan aktör veya aktrisi görünce izlediğimin, rol gereği oynanan bir oyun olduğunu unutur,  izlediğimi daha sahici izler, oyuna kendimi kaptırırım.

Gözlemlerime göre Türk sinema, tiyatro ve TV dizilerinde rolünü sahici oynayan oyuncu sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Rolünü iyi yapan, oyuna kendini kaptıran sanatçılar üstlendiği görevini iyi yapanlardır. Sektörde de hep aranan kişilerdir. Sinema ve tiyatro tarihimize isimlerini altın harflerle yazdırırlar. Toplumda ayrı bir yerleri ve saygınlıkları olur. Aldıkları roller gereği çok para kazanmalarına ve şöhret olmalarına rağmen kişilik ve kimliklerini kaybetmezler. Bunlar gerçek sanatçılarımızdır ve gözümüzde birer yıldızdırlar. İşte bu yıldızlardan biri de adı gibi yıldız olan tiyatro ustası Yıldız Kenter’dir.

Pazar akşamı TV’yi açınca alt yazıda  “Tiyatro oyuncusu Yıldız Kenter 91 yaşında vefat etti” yazısını okuyunca sahici kadın vefat etti sözü çıktı ağzımdan. İster tiyatro oyununda ister sinemada rol alsın, aldığı tüm rolleri sahiden oynayan, işini düzgün yapan, işine kendini kaptıran bir kadındı. 100’ün üzerinde tiyatro oyunda, 19 sinema filminde ve 3 dizide rol alan Yıldız Kenter, aldığı her kuruşun hakkını hakkıyla vermiş usta bir sanatçımızdır. Ne zaman bir rolünü görsem onu izlemeye kaptırırım kendimi. Çocukluğumda Yıldız KENTER, Hulusi KENTMEN, İzzet GÜNAY ve Selma SAR'ın başrollerini paylaştığı 1964 yapımı “Ağaçlar Ayakta Ölür” filminde Yıldız Kenter’i izlemiştim. Filmde torununu kaybeden, onu arayan, bir gün gelecek diye bekleyen acılı bir babaanne rolünü üstlenmişti. Bu filmdeki sahici rolü beni çok etkilemişti Yıldız Kenter’in. “Kızım Ayşe” filmindeki rolü de etkileyici idi. Belki bu sahici rolünden olsa gerek. Yıldız Kenter’in almadığı ödül yok gibi.
 “1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Ağaçlar Ayakta Ölür
1966 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, İsyancılar
1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1984 Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.
1989 Korsika - Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.
1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü, iki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü, üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü.
1994'te "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.
Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.
1995'te Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.
1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.
1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü, 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü, 1998’de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü, 1998 - 2. Afife Tiyatro Ödülleri - Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, 1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Tiyatro Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu ödülü, 2012 Ondokuz Mayıs Üniversitesi 2. Medya Ödülleri'nde Onur ödülünü aldı.”(Habertürk)

Vefatı ülkemiz için bir kayıptır. Umarım giderken kendisi gibi işini düzgün yapan sanatçılar bırakmıştır geride. Günümüzde işi ne olursa olsun, işini düzgün yapan kişilere ne çok ihtiyacımız var. Sevenlerinin başı sağ olsun. 

***19/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.