6 Aralık 2018 Perşembe

İkisi de Aynı Anne ve Babanın Çocuğu

Aynı anne ve babadan olma biri erkek, diğeri kız iki kardeşten birinin 7.ve 8. sınıfta, diğerinin 6.sınıfta olmak üzere bir yıl arayla derslerine girdim. 

Bu sene dersine girdiğim kız kardeşin soyadını görünce geçen sene mezun olan falan neyin olur dedim. "Benim mi? Ağabeyim" dedi. Belli etmedim ama şaşırdım doğrusu. Hafifçe gülümsedim. "İkisi de aynı anne ve babanın çocuğu. Biri Hanya ise diğeri Konya" dedim içimden.

Nasıl şaşırmazsın ki? Ağabeyi olan erkek kısa boylu olmasına rağmen sınıfın en arkasında oturan, derse defter-kitap getirmeyen, derste gözü olmayan, dersi nasıl kaynatırım hesabı yapan, tüm öğretmenlere illallah dedirten ve notları yüksek olmayan, kakalamaca sınıf geçirilip mezun edilen biri. Kız kardeş ise sınıfın en önünde oturan, dersi en güzel şekilde dinleyen ve yapan, sadece benim dersimde değil, tüm derslerde başarılı olan, hatta 6.sınıflar arasında yapılacak olan "Haydi Bil" yarışmasına aday adayı seçilen, verilen görevi en güzel şekilde yerine getiren, sorumluluk verildiğinde sorumluluktan kaçınmayan, derslerde pozitif enerji veren, hanım hanımcık biri. 

Küçük kız kardeşi görünce hep moral bozan, Allah anasına-babasına yardım etsin dediğim ağabeyi gözüm önüne gelir. Allah aileyi oğlanla üzerken bu kızla sevindirmiş diyorum. Taban tavana zıt bu iki farklı dünyanın insanını düşündükçe "Acaba bu iki kardeşten biri hastanede doğum esnasında değişmiş olabilir mi" diye düşünmedim değil. Ama mümkün değil. Biraz dikkatli bakınca başarı ve huy yönünden birbirine benzemese de hem fiziken, hem de renk yönünden birbirlerine çok benziyorlar. Bunlar kardeş dersin. 

Aynı ailenin birbirine benzemez taban tabana zıt bu iki kardeş bana beş parmağın beşi de bir olmaz sözünü hatırlattı. Nasıl ki beş parmağın beşi de bir olmuyorsa aynı anne babanın çocukları da bir olmuyormuş meğersem. Geleceği bilemem, oğlan ve kız ileride nasıl olurlar bilemem ama gidişat ve görüntü oğlan aileye çektirir, tıpkı bize çektirdiği gibi. Kız da hep yüz güldürür. 

Hayattan edindiğim tecrübeye dayanarak söylüyorum: Allah ailede biriyle üzüyorsa diğeriyle sevindiriyor. Tıpkı bu ailede olduğu gibi. Allah -kız olsun, erkek olsun- evladın hayırlısını versin, acılarını göstermesin. 

Üç Yıl *


Bundan tam üç yıl önce tarihinde hiç yazma tecrübem yok iken gazetemiz tarafından yapılan bir teklifle gazetemizde yazmaya başlamıştım. İlkyazım “Başlarken” başlığıyla 09 Aralık 2015 Çarşamba günü yayımlanmıştı. İlk önce haftada bir, derken sonra üçe, ardından dört gün yazmaya devam ettim.  Dün-bugün derken tamı tamına üç yılı dün itibariyle doldurdum. Gazetemizin 6.sayfasının gediklisi oldum.

Yazmaya ilk başlarken “Olur mu, yazabilir miyim” endişem vardı. Her geçen gün kendime güvenim geldi ve içimdeki o endişe yok oldu. İlk yazımda neyi yazacağım soruma kendim cevap vererek “Neyi dert ediniyorsam onu” demiştim.   Bugüne kadar toplam 424 yazım çıkmış gazetemizde. Gerçekten neyi dert edinmişsem kendi üslubumca yazdım. Şunu da yazsaydım, bir türlü yazamadım dediğim bir konu olmadı. Kınayanın veya kınayacak olanın kınamasına aldırmadım. Yazarken de kimseden bir beklentim olmadı. Şunu yazarsam fincancı katırlarını ürkütür, gazeteden veya camiamdan tepki çeker miyim endişesini hiç taşımadım. Bu konuda sahibinden, Yazı İşleri ve Genel Yayın Müdürüne kadar gazetemiz desteğini hiç esirgemedi benden.

Yazılarımı ilk önce kendi mütevazı sayfam olan “dilinkemigiyok.blogspot.com” adlı bloğumda yayımladım. Bloğumda şu ana kadar 2040 yazım olmuş. Buradan seçtiklerimi gazetemize gönderdim. Gazetede yazı çıkar çıkmaz sosyal medyada yazılarımı paylaştım. Hem kendime ait sayfam hem de gazetedeki köşem adı üzerinde mütevazı bir köşe benim için. İçimi dağarcığım muvacehesinde döktüğüm yerler oldu benim için.

Okunan biri miyim? Açıkçası kendi bloğumun dışında ne kadar okunduğumu bilmiyorum.  Hoş okunsun diye yazmıyorum zaten. Zira kimse okumasa da içimi döküyorum buralara. Nasılsa niçin yazıyorsun? Yeter artık diyen yok. Yazımı okuyanlarla karşılaştığımda zaman zaman tasviplerini iletenler olmuyor değil. Tenkit ve eleştiri de almadım bugüne dek. Bu demektir ki ya okunmuyorum; çünkü ilgi çekmiyor. Ya okunuyorum; görüşlerim tasvip gördüğü için “Sükût ikrardandır” sadedinde tepki verilmiyor. Ya yazdıklarım tasvip görmüyor: Bu adam iflah olmaz biri, bir şey söylemeye gerek yok deniyor. Ya da hiç okunmuyorum, kendi yazdığımla kalıyor. Problem mi? Değil benim için. Yazmak en iyi dost çünkü! Tıpkı kitaplar en iyi arkadaş olduğu gibi.

Yazmak kim, ben kim? Ama en azından “Koyunun olmadığı yerde Abdurrahman Çelebi olurum” parolasıyla çıktığım bu yolda gücüm yettikçe, nefesim elverdikçe, kelime dağarcığım yeterli oldukça, gazetemiz “Buraya kadar, haydi başka kapıya” demediği müddetçe inşallah yazmaya devam edeceğim. Kurtulamayacaksınız anlayacağınız.

Bundan önce olduğu gibi Allah yazdıklarımla amel etmeyi, hep doğruları yazmayı bana nasip etsin, birlik ve dirliğimizi bozmasın, dermansız dert vermesin. Yarınlarımız bugünden daha iyi olsun.

* 10/12/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

5 Aralık 2018 Çarşamba

Alın Bu Çocuğu Eğitin, Ben Sizin Alnınızdan Öpeyim!


Öğretmenler odasında otururken Fen Bilimleri öğretmeni geldi yanımıza. Oturdu. Yüzünde bir tedirginlik vardı. Hoş-beşten sonra yavaş yavaş açıldı: "Nasıl eğiteceğiz? Bunlara her şeyi öğretsek ne olacak, eğitemiyoruz" dedi. Dertliydi belli ki! Yüzündeki tedirginlik de böylece anlaşılmış oldu. Hayırdır, ne oldu dedik.

“Derse girdiğim esnada en önde oturan öğrenci yediği yiyeceğin ambalajını yere atmış veya sıranın gözünden düşürmüş.  En önde olduğu için dikkatimi çekti. Düşürdün, al onu dedim. İçi boş dedi. O zaman al, çöpe atıver dedim. Hiç istifini bozmadı, almam der gibi oturmasına devam etti. O zaman yerden al, bana ver, ben atayım dedim. Çocuk yerden aldı, bana verdi. Ben de çöpe attım. İşin ilginci bu duruma 40 kişilik sınıftan hiç tepki gelmedi” dedi.

Bu olay 7.sınıfta meydana gelmiş. Dersin öğretmeni de öğretmenliğin hakkını fazlasıyla veren duyarlı ve sakin biri. Kendisiyle zaman zaman başka konuları mevzubahis eder ve kendisini daima takdir ederim. Kendisine bu olayın ardından hiç sinirlenmeden, kimseye bir şey demeden ve hiçbir şey olmamış gibi ders işlemeye devam ettin mi dedim. Evet, başka ne yapacaktım ki dedi.

Olay aynen bu şekilde cereyan etmiş. Bereket öğretmen "Sen yerden al, ben atayım" dediğinde çocuk "Ben alamam, kendin al dememiş." Lütfedip yere eğilmiş, gönülsüz de olsa alıp öğretmene vermiş.

Atan öğrenci büyük biri değil, daha çocuk! Bu çocuk, bu yaşlarda, bu sıralarda eğitilmeyecek de ne zaman eğitilecek? Ağaç yaşken eğilir atasözünü ağzımızdan düşürmeyen bizler daha bu yaşta bu çocuğu eğemiyorsak büyüyünce nasıl eğeriz? Sahi siz öğretmen olsaydınız bu durumda ne yapardınız? Bu çocuğa nasıl davranırdınız? Öğretmenimiz, öğrencisi adına alıp çöpe atmış ve güzel bir örnek olmuş. Daha başka ne yapabilirdi? Eğer siz bu çocuğu eğitebilirseniz sadece şapka çıkartır ve alnınızdan öperim.

Çocuk kimdir, nasıl biridir, nasıl bir ailenin çocuğudur bilmem. Belki de öğrenci derslerinde başarılı biridir. Çocuk ortamdan veya ailesinden etkilenmiş olabilir. Belki ailesi onu okula gönderirken "Sen hizmetli değilsin, o işi bir başkası yapacak. Sen sadece derslerine odaklanacaksın. Hizmetliler bizim vergilerimizle görev yapıyor. Eğer öğretmenin sana mıntıka temizliği yaptırırsa asla yapmayacaksın. Ben sana para vereceğim, sen kantinden alıp yiyeceksin ve yediğinin ambalajını olduğun yere atacaksın, hiç keyfinden ödün vermeyeceksin" dedi. Bu kısmı bilmiyoruz. Belki de ailesi çocuğunun bu yaptığını duyunca "Böyle bir şeyi nasıl yapar? Biz böyle yetiştirmedik" diye çocuğuna tepki gösterecek. Velinin bakışı nasıl olursa olsun orta yerdeki bu mevcut durum geleceğimiz adına esef verici bir durum maalesef.

Yediğini çöp kutusu yerine yere atan bu tip öğrenciler yanında yediğini çöpe atan, hatta başkasının attığını yerden alıp çöpe atan öğrencilerin sayısı da az değil. İşin mutfağında olan bizleri biraz teselli eden  de bu tür öğrencilerdir.

Asgari Ücretliye İnsanca Yaşayabileceği Bir Ücret Tespiti Yapılmalı! *


Beş işçi, beş işveren, beş de devlet temsilcisi olmak üzere toplam 15 kişiden oluşan Asgari Ücret Komisyonu 6 Aralık'ta ilk toplantısını yaptı. Belli aralıklarla bir araya gelecek olan komisyonun aralık ayının son haftasına kadar vereceği karar Resmi Gazetede yayımlandıktan sonra kesinlik kazanacak. Bu karar gereğince 7 milyon asgari ücretle çalışan işçi 2019 Ocağından itibaren yeni orandan zamlı maaşlarını alacak.

İki yılda bir toplanan Asgari Ücret Komisyonu, toplanmadan önce başta işçi kesimi olmak üzere birçok kesim tarafından büyük bir beklenti içerisine girilir. Acaba bu defa iyi bir ücret tespiti yapılır mı umudu taşınır. Bu yıl toplanacak komisyondan işçinin beklediği bir müjde çıkar mı? İşveren temsilcilerinin "Asgari ücret tespiti için bu yılın enflasyon rakamlarını değil de 2019 yılı yılsonu hedeflenen enflasyonunu hesaba katalım" tekliflerini yaptıklarını göz önüne alırsak bu Asgari Ücret Komisyonundan iyi bir ücretin çıkmayacağını anlamak için müneccim olmaya gerek yok. Anladığım kadarıyla işçinin bir umut bu sene belki olur beklentisi bir başka bahara kalacak görünüyor. Çünkü işveren temsilcileri "Eylül ayından itibaren kalkan yüz liralık devlet desteği için şimdiden kendilerine yüz de beş bir yük getirdiğini" açıkladıklarına göre komisyonda işveren temsilcileri kılı kırk yaracak, işçiye nasıl vermeyiz hesabı yapacaklar. Görülen o ki yüzde yirmi-yirmi beşlerde dolaşan enflasyon oranı kadar bile  bir iyileştirme düşünmüyorlar.

İşveren temsilcilerinin açıklamalarına işçi temsilcileri de "Asgari ücret en az 2000, 2500, 2800 lira olmalı" açıklamaları yapıyorlar.

İşçi ne isterse istesin ipin ucu işveren temsilcilerinin elinde. Şimdi böyle, geçmişte de böyleydi. Bu komisyon dağılımıyla ve bu bakış açısıyla bu komisyondan işçiye insanca yaşayabileceği bir ücret maalesef çıkmayacak. Bence işçi temsilcileri bu ortamda hiç teklif telaffuz etmesin. Sadece yapacakları "2018'de bir işçinin aldığı net 1603 lira ile siz işverenler bir ay değil, bir hafta geçinebilirseniz biz sizden  bir kuruş zam istemeyeceğiz" demeleridir. 

Ben işveren falan değilim ama bir işveren olsaydım işçime insanca yaşayabileceği bir ücreti layık görürdüm. Daha doğrusu kendimi bir empatiye tabi tutar: "Ben işçime vereceğim bu zam veya maaş ile kendim bir ay geçinebilir miydim" derdim. Ortalama kiraların 1000 lira olduğu günümüzde 1603 lira alan bir işçi dört kişilik ailesini nasıl geçindirir, bir ay boyunca ne yer ne içer, ay sonunu nasıl getirir? Bu işçilere yüzde elli zam bile versek değişen ne olur? 

Devletiyle, milletiyle ve işvereniyle işçiye verirken oran hesabı yapmadan insanca yaşayabilecekleri bir rakamı telaffuz etmemiz lazım. Bugün bu ülkede üreten, üretirken sırtı terleyen, aldıklarından fazlasını katma değer olarak veren bu emekçilere vermeyip de kime vereceğiz? İşimizi, işyerimizi, makinemizi, yani geleceğimizi teslim ettiğimiz bu gariban kesime vermekten  niçin kaçınıyoruz? Unutmayalım ki çalıştırdığımız işçiyi memnun edersek bu işçi bize fazlasıyla kazandırır, malımıza mal katar. Aramızda toplumsal barışa katkı sağlamış oluruz.

Haydi işverenler! Şu kadar verirsek maliyetler şu kadar artar, enflasyon azar hesabını bir tarafa bırakın, elinizi vicdanınıza koyun, işçimize insanca yaşayabileceği bir ücret takdir edin.

* 07/12/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


İster misiniz Devlet Bir de Atık Poşet Bedeli Alsın? ***


Doğaya ve sağlığımıza verdiği zarardan ötürü naylon veya plastik poşetlerin normal şartlarda hiç üretilmemesi ve piyasada olmaması gerekir. Zararlı olduğu bilinmesine rağmen yıllar yılı naylon poşetlere alıştık, alıştırıldık. Poşet kullanımını azaltmak, tüketiciyi bilinçlendirmek ve caydırıcı olsun diye çıkarılan yasa ile poşetler 1 Ocak 2019'dan itibaren poşetlerin beheri marketlerde 25 kuruşa satılacak. 

Poşet deyip de geçmeyelim. Yılda kişi başı ortalama 440 poşet kullanıyormuşuz. Uygulama ile 40 poşete indirme hedefleniyormuş. 25 kuruşa satılacak poşetler ne derece caydırıcı olacak? Bunu da kullanıma başladıktan sonra anlayacağız. Parayla alınacak poşetleri kullanımında daha dikkatli olacağımız kesin. Fakat tam çözüm olacağı kanaatinde değilim. Çünkü zararlı da olsa poşetler bizim elimiz-kolumuz. Hem market alışverişini koyar, hem de evde oluşan çöpleri çöp kutusuna atmak için kullanıyorduk. Yine bir eşyayı tamire götürmek için poşetlerden faydalanıyorduk. Keşke parayla satma yolunu denemeden önce naylon poşetin işlevini görecek çevre dostu alternatif ambalajlar üretip piyasaya sürebilseydik. Elimizde kullanabileceğimiz fazla bir alternatif olmadığı için paralı ve zararlı da olsa öyle zannediyorum plastik poşetleri zorunluluktan yine kullanmaya devam ederiz gibi geliyor bana. Bu da tüketiciye az da olsa artı bir yük getirecektir. Firmalar bedava verdiği poşetten para kazanacak. Hatta devlet de kazanacak bu uygulama ile. Olan dar gelirliye olacak. Yani fatura vatandaşa çıkarılacaktır.

Bereket devlet şimdilik bu zararlı atıkla mücadeleyi öngörüyor. Umarım bu işi ticarete dönüştürmez. Çünkü devlet bazen nereden, nasıl vergi koyarım hesabı yapar. Suda yaptığı gibi! Nitekim önceleri sadece kullanılan suyun bedelini alan devlet -kim akıl verdiyse- son yıllarda kullandığımız suyun bir de atık bedelini alıyor kaç yıldır. Hâlbuki kullandığımız suyu zorunlu olarak atacağız. Başka ne yapabilirdik ki? Devlet attığımız suyun da hesabını yapıyor ve hesabımıza yazıyor. Anlayacağınız sineğin yağı gibi bir şey bu. Aynı su işinde olduğu gibi yarın devlete biri akıl verirse bakarsınız devlet "Atık Poşet Bedeli" adı altında yeni bir vergi türü icat edebilir. Neden olmasın? Poşeti ne yaptın diye sorabilir. Devlet bu! Eşeğin aklına karpuz kabuğunu getirmede olduğu gibi yeter ki devlete biri bunu akıl versin. 

Devlet, atık su bedelinde olduğu gibi yarın bir de "Atık Poşet Bedeli" adı altında vatandaşa yük çıkartırsa bize düşen devlete bu aklı verene rahmet okumak olacaktır. 

*** 08/12/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


4 Aralık 2018 Salı

Hapishaneleri Boşaltmanın Yolu


Türkiye'de zaman zaman adına af denmese de cezaevinde yatan hükümlü mahkûmları dışarı salıvermenin bir yolu bulunur. Çünkü seçim vaadi olarak ya söz verilmiştir ya da hapishaneler kapasitesinin üzerinde bir doluluğa sahiptir. İçeri boşaltılmalı ki yeni suç işleyenler cezaevine girebilsin. Böyle giderse biz bol bol yeni hapishaneler açmaya devam ederiz. Zaten salsak da çözüm değil. Çünkü saldığımız yeniden suç işliyor. Yeni suç işleyenleri içeri alamıyoruz. Çünkü dolu. Bunun yerine Adli Kontrol Şartını uyguluyoruz bol bol. Anlayacağımız cezaevlerimiz adalet dağıtmıyor: Birer medreseyi Yusufiye değil. Tıpkı adaletimizin adalet dağıtmadığı gibi! 

Aslında bunun çözümü bende. Hem hapishaneleri boşaltırım hem de yeni suç işleyenler cezaevine girmez. Nasıl mı? Normalde bu formülümü Adalet Bakanı olunca uygulamaya koymayı düşünüyordum ama bu iş beklemeye gelmeyecek. Bir an evvel formülümü uygulamaya koyalım ki hapishanelerimiz sinek avlasın.

Nedir önerin derseniz? Yeni suç işleyenlere durmadan Adli Kontrol Şartı uyguluyoruz ya, işte bu kuralı genişleterek cezaevlerindeki mahkûmlar için de uygulayalım diyorum. Mahkûmun suçunun büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakmadan içerideki suçluları Adli Kontrol Şartıyla tahliye edersek hapishaneler boşalır, girmek isteyene de “Dur bakalım, cezaevi bu kadar ucuz değil. Ceza olarak seni içeriye almayacağız, serbestsin deriz, olur biter. Bu durumda mahkûmlar hürriyetine kavuşur, siyasilerimiz af çıkarmak zorunda kalmaz. Bu kriz döneminde üstelik bu yol ile devlet ekonomik yönden rahatlar. Yeni cezaevleri yapmaz, hatta mevcutları satar. İnfaz memurlarını istihdam etmez, onlara maaş vermez. Adliyelerin yükü hafifler, devlet cezaevlerindeki mahkûmların yeme, içme, barınma ve güvenlik işi ile uğraşmaz ve harcama yapmaz. Adliyelerin yükü hafifleyeceği için fazla hâkim, savcı, mübaşir ve zabıt kâtibine ihtiyaç kalmaz. Devlette görev alacaklara "Adli Kontrol Şartı ile salıverilmemek" şartını da koyarız. Daha bitmedi. Polise de suçluyu yakalama görevi verilmez. Kim suç işlerse gıyabında "Adli Kontrol Şartı ile hakkında işlem yapılmıştır" kararı verileceğinden fazla polis istihdamına da gerek duyulmaz. Avukatlık mesleği tarih olur. Devlet ve vatandaş avukatlara para ödemek durumunda kalmaz. Aileler yakınımı ziyaret edeceğim deme yoluna gitmez, masraf ve vakit harcanmaz.

Biliyorum bu önerimi beğenmediniz. Hatta bıyık altından "Öneriye bak, hizaya gel" dercesine gülüp garipsediniz. Bence bu öneri yabana atılacak bir öneri değildir. Uzun uğraş sonucu patenti bana ait olarak kayıtlardaki yerini alacaktır. Bu önerim uygulansın, sonucu hep beraber görelim günümüzü. Hoş herkesi içeriye dıktık da sonuç ne oldu? Onca masraf ve çabaya rağmen suçluyla mücadelemiz sıfır elde var sıfır değil mi? Hem benimki masrafsız. Denemesi de bedava. Patent parası falan istemiyorum. Haydin yetkililer! Alın size yol ve yöntem! Uygulayın, ne kaybedeceksiniz ki?


"Ben devletin yemeğini nasıl yerim?" ***


Evlendirdiğim oğlum tarafından hısım olduğumuz 90 yaşın üzerindeki bir anneanneyi bir ay önce defnettik. Ölüm çatmadan önce rahatsızlığından dolayı kızı, annesini Meram Tıp Fakültesi Hastanesinin yoğun bakım ünitesine yatırır. Doktorlar teyzeyi burada birkaç gün misafir ederler. Öğün vakti diğer hastalara olduğu gibi bu hastaya da yemek servisi yapılır. Fakat teyze "Ben devlete ne yaptım da yemeğini yiyeceğim" diyerek gelen yemeği geri çevirir. Kızı, dışarıdan annesi için yemek getirtmek zorunda kalır.

Teyze vefat etti, darı bekaya uçtu. Biz gelelim biz sağlara. Bu teyzenin duyarlılığının "d" si biz sağlarda var mı? Çok tanımıyorum ama belki bu teyze okur-yazar bile değil. Olsa olsa ilkokul mezunudur. Hastanedeki yemeği yemesi kadar doğal bir şey yoktu hâlbuki. Ama kendisi öldü gitti, belki kendisine göre devlete bir şey yapmadı. Ama çekip giderken bile yoğurdu üfleyerek yedi gitti. Hayatım boyunca unutmayacağım ender kişilerden biri olarak kalacak bu teyze hep. Bir ayağı çukurdayken bile geride kalan bizlere ders vermeyi ihmal etmeyen bu teyze, kendisini sürekli tanıyan yakınlarına ne dersler verip gitti kim bilir? Öyle zannediyorum bu teyze bu duyarlılığıyla çocuklarına haram lokma yedirmemiştir.  Şanslı aileymiş vesselam! Aslında her ailede bu teyze gibi birileri olacak ki çoluk çocuğuna ne yedirdiğini takip edecek ve yaşantısıyla çevresine örnek olacak. Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun bu teyzenin.

Bu teyze fî tarihinde yaşamış biri değil,  2018'de vefat etti. Yani asırdaşız. Bugün biz neredeyiz? Ne yediğimize, ne içtiğimize; yediğimiz ve içtiğimizin nereden geldiğine dikkat eden birileri miyiz? Şayet böyleysek yediğimiz ve içtiğimizde hiç şüphe yok demektir. Helal olsun, ne mutlu bize! 

Şimdi bu teyze kalkıp gelse devletin üyeleri için ödediği aidatlarla bir STK'nın, yönetim kurulu üyeleriyle birlikte bir beş yıldızlı otelde seminer yaptığını duysa, sınırsız yeme ve içmenin sendika tarafından yani devletin parasıyla karşılandığını öğrense  en hafifinden "Vah kuzum! Sizin yediğiniz, içtiğiniz öbür dünyada burnunuzdan fitil fitil gelir" demez miydi? Bence derdi. Hatta bu seminerin iş-güç zamanı olduğunu, yöneticilerin esas işlerini bırakarak bir tatil beldesinde seminer adı altında tatil yaptığını duysa "Vah kuzum! Sizin öbür dünyada yatacak yeriniz olmaz" der miydi demez miydi? Bence derdi. "Ben cahil halimle(!) Allah'tan korkarım, en iyisi siz de korkun" bile derdi.

Ezcümle hasta haliyle ölümle pençeleşen teyze gibi hastane yemeğini yemeyecek kadar hassas olmayalım ama kamu malı konusunda özellikle üyeler adına gelen parayı kendimize doğru yontarak gerekli-gereksiz yerlerde harcamayalım. Bilelim ki üyeler adına gelen bu paralar bize birer emanettir, yerli yerince kullanalım. Bu para yenecekse üyelerle birlikte yiyelim. 

*** 11/12/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.