20 Mart 2018 Salı

Mekanın Cennet Olsun "Enayi" Adam! *

Eski bakan Hasan Celal Güzel durumu ağırlaşarak Ankara’ya sevk edilmişti. Türk devlet ve siyaset tarihinde çalışkanlığı, dobralığı, dürüstlüğü, sevecenliği, bilgi ve birikimi, kişilik ve duruşuyla farklı bir yeri olduğuna inandığım, kendisini dinlemekten hep zevk aldığım nevi şahsına münhasır bir değeri Türkiye,  üç ayların ilk gününde kaybetti. Hem devlet adamı, hem bilim adamı, hem siyasetçi, hem de köşe yazarlığı yaparak bilgi, birikim ve tecrübesini halkla bütünleşerek paylaşan bu şahsiyetin darı bekaya göçmesi,  ülke adına bir kayıp gerçekten. Hasan Celal Güzel’den bahsediyorum. Namı diğer, Tank Hasan’dan.

Adıyla, soyadıyla güzel bir insan olan Hasan Celal GÜZEL'i, Özal döneminde Milli Eğitim, Gençlik ve Spor Bakanı iken Tv’lerde gördüm. Her konuşmasında bir samimiyet, bir içtenlik gördüm, hoşsohbet birisiydi. Vekillik ve Bakanlığı fazla uzun ömürlü olmasa da siyasi hayatımızda hep var oldu; her duruşu, her konuşması dopdolu idi ve hep ses getirdi. Kimseden çekinmedi, gözünü budaktan esirgemedi. Bürokrasinin zirvesinde yer aldı. Türkiye'nin en genç müsteşarı olma ilkini yaşadı. Geleceği parlak olan vizyon ve misyon sahibi bu güzel insan, eline geçen fırsatları elinin tersiyle itti.

Halkımız, siyasetin bu renkli simasını askeri darbelere karşı dik duruşuyla ona “Tank -savar- Hasan” dedi. Siyasete atıldığında herkesle sarılarak ün yaptı. Sarıldığı sayısız insanların sakalları yüzünü yara yapınca iyileşsin diye yüzüne pudra sürmesiyle tarihe geçti. Haksızlık karşısında hep mağdurun yanında saf tuttu. Mücadele ederken beyefendi kişiliğini hiç bozmadı. Hapis yattı, siyasi yasaklı oldu. Tırnaklarıyla kazıyarak kurduğu partisinde pek varlık gösteremese de halkın gözünde ve gönlünde ayrı bir yeri vardı onun. Halktan biriydi çünkü. Kibir ve enaniyet yoktu hiç kendisinde.

Halkın gözünde hep ayrı bir yeri olan GÜZEL’in unutulmayacak en önemli yeri belki de dürüstlüğüdür. Çünkü o, Türk siyasetinde siyasete girerek temiz kalan ender kişi olarak tanınacak. 13/05/2013 günü Sabah gazetesindeki köşesinde milletvekillerine ithaf ettiği “Meğer ben ne enayiymişim!..” yazısıyla hatırda kalacak hep. Bugünlerde sosyal medyada paylaşım rekorları kıran bu yazısını okumadıysanız okumanızı tavsiye ederim. (https://www.sabah.com.tr/yazarlar/guzel/arsiv?getall=true). Yazısında kendisinin; “Su katılmamış bir avanak, bir budala, düzeltilmesi mümkün olmayan bir enayi olduğunu” belirtiyordu. Çünkü o, devletin malını deniz görüp yiyenlere inat, devlet malına el uzatmayarak domuz olmayı seçmişti. Yine yazısının devamında “Hayatının her bir safhasında eşek gibi çalıştığını, doğru-dürüst uyku uyumadığını, hayatında tek gün dahi izin kullanmadığını, devlete ait kurşun kalem, silgi ve kağıdını sadece resmi işlerde kullandığını, kırmızı plakalı aracına eş ve çocuklarını bindirmediğini, çocuklarının dahi devletin malına el uzatmadığını, Vakıflar Genel Müdürü olarak atanan eşinin genel müdür olmasını nasıl engellediğini, zorunlu birkaç yemeğin dışında Meclis’te yemek yemediğini, lojmanda oturmadığını, mal-mülk edinmediğini, YDP’i kurarken lazım olan parayı karşılamak için eşine ait ev ile baba ve dedesinden kalan evleri sattığını, siyasete zengin girip fakir çıktığını, müsteşarken hakkı olan sözleşmeyi yapmayarak emrindeki daire başkanlarından daha düşük maaş aldığını, kıyak emekliliğe karşı çıkarak tek maaşa talim ettiğini, yetmişe merdiven dayadığı halde hayatta tek dikili ağacının olmadığını, hala kirada oturduğunu, bundan pişman olmadığını, bugün elinde imkan olsa yine aynı enayiliği yapacağını” belirttiği yazısını “Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allah’ıma hamd ediyorum.” diyerek bitirmiş.

Sayın Güzel, her yönüyle unutulsa da “Meğer ben ne enayiymişim” yazısıyla hiç unutulmayacak. Böyle enayilere, budala ve ahmaklara can kurban! Diğer siyasetçilerimize örnek olmasını istediğim bu Güzel insana Allah’tan rahmet ve merhamet diliyorum. Allah, özellikle siyasette sayılarını çoğaltsın. Sevenlerinin, yakınlarının ve milletimizin başı sağ olsun.

Mekânın Cennet olsun enayi adam! Biz senden razıydık, Allah da senden razı olsun! 20/03/2018, Ramazan Yüce, Konya

* 21/03/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.





18 Mart 2018 Pazar

Afrin'e Selam!

Zeytin Dalı 18 Mart'ta Afrin'e uzandı.
*
Selam olsun Afrin'e!
Selam olsun Mehmetçiğe!
Selam olsun inisiyatif alan iradeye!
Selam olsun Çanakkale, Afrin ve tüm şehitlerimize!
Selam olsun terörden canı yanmış, bedel ödemiş Anadolu insanına!
Selam olsun ülkenin geleceğine!..
*
Canı cehenneme bu ülkeye silah doğrultanların!
Canı cehenneme bu ülkede emelleri olanların!
Canı cehenneme Batı'nın ve ABD'nin taşeronluğunu yapanların!
Canı cehenneme terörü üzerimize salan emperyalist güçlerin!
Canı cehenneme teröre destek verenlerin!
Canı cehenneme yıllardır anamızı ağlatanların!
Canı cehenneme Mehmetçiğe Afrin'e giderken hop oturup hop kalkanların!
Allah'ın laneti ve lanetçilerin laneti terörden ekmek yiyen, terörden beslenen, terörden medet bekleyen, terörü destekleyenlerin üzerine olsun!.. 18.03.2018, Ramazan Yüce, Konya

Yetmişinden Sonra Evlenen Erkeklerin Dramı *

Kadınlar erkeklere göre daha uzun ömürlü olduğu bilinen bir gerçek. Oranı ne kadar bilmiyorum ama hanımı ölüp de tek başına kalan erkekler çok aramızda. Bu durumda olup hanımı ölür ölmez kıran kırana eş arayan erkeklerin durumu, içler acısı hikayeleri filmlere konu olacak düzeyde. Çoluğu-çocuğu, "Baba olmaz, geçti artık" dese de erkek dullarda kadın arayışı hız kesmeden devam eder bu ülkede. Erkek arar, kadınlar olmaz, der. Hangi kapıyı çalsa kapılar yüzüne kapanır. Çünkü kadınların çoğunun ya sosyal güvencesi vardır, ya dul, ya da yaşlılık maaşı alır, bu yaştan sonra erkek kahrı çekemem, der.

Sağlığı doğru dürüst el vermeyen, yürümekte ve nefes almakta zorlanan çoğu yetmişlik/seksenlik torun ve torunun torunu sahibi ihtiyar delikanlılar, araya araya bulurlar kendilerinden 20-30 yaş küçük bir eş adayını. Kadını evlenmeye ikna etmek için kesenin ağzını açar: Evse ev, arabaysa araba, paraysa para, bilezikse bilezik...mehir bedeli olarak kadına verilir. Çiçeği burnundaki yeni damadımız ikinci baharımı yaşayacağım, günümü gün edeceğim heyecanıyla evliliğe adımını atar. Çok istediğini Allah vermiştir. Mutluluğuma bundan sonra diyecek yoktur derken ardı arkası kesilmeyen sıkıntılar kendisine tebelleş olur. Kadın ya çeker gider, giderken de  erkekten tırtıkladığı para, pul ne varsa götürür gider, izini kaybettirir. Sonra da uğraşır durur damadımız boşanmak için. Kadın ise, "Ben kocamı seviyorum, boşanmak istemiyorum" diyerek işi yokuşa sürer. Yetmişinden sonra evlenen kişilerin hepsinin durumu böyle değildir, mutlaka istisnaları vardır ama çoğu huzursuz. Aşağıda 80 küsur yaşlarında eşini kaybetmiş bir erkeğin dramında biraz bahsetmek istiyorum.

Eşi öldükten sonra evlenmek için didindi, üç-dört kadınla görüştü. Sonunda biriyle evlendi, evlenirken oturduğu evi, eşinin üzerine yaptırdı. Evi vermişti ama tapuya şerh koydurmuştu. İç halleri nasıldı bilinmez ama bir duydum, evi boşaltmış, kayıplara karıştı bir ara. Kayıp diye oğlu, savcılığa suç duyurusunda bulunur. Günlerce aranır ve taranır ama bir türlü bulunmaz. Sonunda bizim damat, yeni evlendiği eşinin evinde bulunur. Kadın 15 gün boyunca çok sevdiği kocasını bir odaya kilitleyerek dışarı çıkmasına imkan vermemiş. Kadın alttan girmiş, üstten çıkmış, evin üzerindeki şerhi kaldırtmada eşini ikna etmiş ve haberi yokken emlakçı vasıtasıyla evi satmış. Kaybettiği eşin yerine yeni bir eş alarak evlenen kişi evlendi ama yıllardır oturduğu evi de elden gitmişti.

Yeni eşi, evi satmak suretiyle bir anda büyük bir servete kavuştu. Parayı bir taraftan yiyip içerken altına da bir araba çekti. Keyfine diyeceği yoktu. Kadı kızında bile bir kusur olacağına göre bu kadının da bir kusuru vardı. Çünkü ehliyeti yoktu ve araba süremezdi. Bunun da yolunu buldu. Gideceği, gezeceği yere damadı getirip götürüyordu. Kadın keyif çata dursun, yıllardır evleneceğim diye tutturan ve evlenen,; evlenirken evini kaybeden damadımız, huzur bulamadığı yerden uzaklaşarak huzur bulmak için soluğu huzurevinde aldı. Şimdi aylığı beş yüz liradan huzurevinde kalırken bir taraftan da avukat tutarak boşanacağım derdinde. Hanımı ise "Ben kocamı seviyorum, boşanmayacağım" inadında. Ne de olsa ikinci baharını yaşıyor. (Daha doğrusu biz öyle biliyoruz. Kaçıncı baharı bilinmez, kaç ocak söndürdü, meçhul.) Çünkü adamın daha yenecek parası var. Ne de olsa hem yurtdışından hem de buradan maaş alıyor. Yani çift maaşlı altın yumurtlayan bir koca. Adam boşanır boşanmaya ama ömrü kifayet eder mi bilinmez. Oğluna göre "Parasını önce hanımına yedirdi, şimdi de avukata yediriyor, bize bir kuruş göstermedi" diyor.

Yazdığım bu durumu ayıpladığım anlamına gelmesin, Allah kimsenin huzurunu bozmasın, yuvaları yıkılmasın. Örneklerine çokça rastladığımız bu durumun daha fazla olmaması niyetim. Bu durumu yazdım ki yetmişinden sonra evlenmek isteyenlerin dikkatli olması, yoğurdu üfleyerek yemesi, huzur bulacağım derken huzuru mumla arar noktaya gelmemelerinin önüne geçmektir. 18.03.2018, Ramazan Yüce, Konya

* 26/03/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Ödünç Alınan Kitabın Turşusunu mu Kuruyor Bazıları? *


Bugün Kültürpark'ta bulunan Konya İl Halk Kütüphanesine uğradım. Açıldığı andan bugüne üçüncü gidişim. Konya'nın en işlek ve gözde yerinde bulunan bu kütüphane, güzel bir işlevi yerine getiriyor. İçeride temiz, sessiz ve müreffeh bir ortamda kitap okuma, ders çalışma, ödünç kitap alma imkanı sağlıyor insanımıza. 

Geleceğimiz adına sevindirici bir durum göze çarpıyor, kütüphanenin salon ve koridorlarında gördüğümüz kişilerin kahir ekseriyetinin öğrenci ve genç oluşu. Emsallerinin Zafer alanında ve Kültürpark'ta adımladığı saatlerde bu gençlerimiz, kendilerini kapalı yerdeki kütüphane salonlarına hapsetmiş. Bu kütüphaneyi şehrimize kazandıran Konya Büyükşehir Belediyesini, içini kitapla donatan ve işleten Kültür ve Turizm Müdürlüğünü ve buradaki imkanlardan faydalanan gençlerimizi tebrik ediyorum. Özellikle buradan faydalanan gençlerimizin sayısının artmasını canı gönülden arzu ediyorum. Allah emeklerini yağlı etsin, okuduklarıyla yaşamayı, bu ülkeye hizmet etmeyi Allah onlara nasip etsin. 

Her girişimde hayran kaldığım İl Halk Kütüphanesinin işletilmesi konusunda ve buradan ödünç alınan kitaplar konusunda eleştirilerimi dile getirmek istiyorum. Girişte bulunan bilgisayardan birinin başına geçerek aradığım kitabın kütüphanede mevcut olup olmadığını öğrenmek için "Katalog Tarama" ekranını kullandım. Aradığım kitaptan kütüphanede 9 adet kitap olduğunu, fakat hepsinin ödünç alındığını, 15 günlük okuma süresini geçtiği halde teslim edilmediğini gördüm. Teslim edilme süresini 3-5 gün geçmemiş, 2013 yılında teslim edilmesi gereken kitap bile teslim edilmemiş. Hepsinin üzerinden kaç yıl geçmiş. Bu şekilde ödünç alınıp da teslim edilmeyen ne kadar kitap vardır? Bunu bilse bilse oradaki görevliler bilir. Katalog taramadan önce salonlardaki bir görevliden aradığım kitabı sorduğumda bir dokunup bin âh işitmiştim: "Maalesef aradığınız kitap yok, ne kadar varsa hepsi ödünçte. Süresi geçmesine rağmen teslim edilmedi. Üye olurken verdiği numarayı arıyoruz, ya telefon kapatılmış, ya cevap verilmiyor, ya da kem-küm..." dedi. “Üye olunurken depozite alsanız o gelmeyen kitapların hepsi gelirdi. Niçin böyle bir yol izlemiyorsunuz?” dedim. "Bakanlık, para alınmasına karşı" dedi. “Para almıyorsunuz, depozite üyelik kapatılırken geri verilir, raporlayın bu durumu,” dediğimde "Bakanlık, paranın her türlüsüne karşı" dedi tekrar. "O zaman gelecek diye bekleyin giden kitapları. Bizim Bakanlık da okullarda Takviye ve Yetiştirme Kursu açtırır. Bu kurslar da bedava. Çoğu kimse yazılır; devam etmez, devlet o kadar masraf eder, öğretmen 3-5 kişiye talim eder" dedim, ayrıldım.

Gelelim ödünç kitapların geri getirilmeyip iç edilişine. İçinizden "Yeter ki okusunlar, götürüp getirilmesin. Kitap dediğin bedeli ne kadar, helâli hoş olsun" diyebilirsiniz. Ben sizinle aynı kanaatte değilim. Mesele geri gelmeyen kitabın bedeli değil, emanet anlayışımızdır, emanete gösterdiğimiz duyarlılıktır. Bugün üç kuruş bedeli olan kitaba tenezzül eden, yarın eline fırsat geçerse nelere ihanet etmez. Biz gençlere kitap okutmadan önce alınan bir emanetin zamanında geri verilmesini öğretmemiz lazım. Etik ve ahlaki değerlerin onların davranışlarına sirayet etmesi için ne yapmamız gerekir? Bunun üzerine kafa yormak gerek.

Kültür Bakanlığı veya bir başka bakanlık, yapacakları hizmeti bedava yapma hastalığından veya iyi niyetinden vazgeçmeli her şeyden önce. Bedava işin hizmeti olmaz, az veya çok bir bedeli olmalıdır. İlgili Bakanlık, "Alınsın, okunsun, gerekirse kendisinin olsun, ben ihaleyle yayınevlerinden yükler dolusu kitap alır, yine gönderirim, asla depozite de olsa para alınmayacak" diyorsa ben de derim ki: "Siz kimin parasını, kime ulufe olarak dağıtıyorsunuz, bir defa bulunduğunuz yerde millet adına amme hizmeti yapıyorsunuz, harcadığınız her bir kuruş kendi cebinizden çıkmıyor, her bedava hizmet, yol-su-elektrik olarak vatandaşa külfetli olarak geri döner. Bir defa bulunduğunuz makam da milletin size verdiği bir emanettir, emaneti bu şekil hoyratça kullanamazsınız. Eğer illaki hizmet diyorsanız o zaman şehirlerde il halk kütüphanesi açmanıza gerek yok. Kim, hangi kitabı istiyorsa olmazsa kitabı evine gönderin. Hem bu tipler kütüphaneye kadar gelip yorulmamış olur. Ayrıca kütüphanede görev yapan onca görevliye maaş ödememiş ve binanın masrafıyla yüz yüze kalmamış olursunuz.

Siz devlete bakmayın gençler! “İnadım inat,” der, yoluna devam eder. Siz bari insafa gelin, o okumak ve geri vermek üzere aldığınız kitapları geri getirin, evinizde durarak o kitaptan bir daha kimse faydalanamaz, getirin ki bu kitaplardan ödünç almaya gelen niceleri faydalansın. Evde tutarak o kitabın turşusunu da kuramazsınız... 18.03.2018, Ramazan Yüce, Konya

* 24/03/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


17 Mart 2018 Cumartesi

Kanan Kanana Bu Ülkede *


Yaşım elli beş. 80 öncesini pek bilmem. 80 sonrasına bugünden geriye doğru hafızamı bir yokladığımda bu milletin kanında veya genlerinde kendinden ayrılmaz bir şekilde babadan okula tevarüs eden kanma hastalığı var sanki. Çünkü kanan kanana. Çok mu safız, kandıranlar mı çok zeki? Sanmam. Bizim saflığımız salaklık derecesinde, üstelik müzmin.

Kimler kandırmadı ki bizi! Banker Kastelli'sinden Parsadan'ına,  holdinglerden Jet Fazıl'ına, kontör dolandırıcılığından terörle mücadele adına kredi çektirmeler/para kaptırmalar... Şimdi de sıcağı sıcağına Çiftlik Bank olayı var. İç edilen para 550 milyondan bahsediliyor. Bu son olayın içerik ve tokatlanma şeklini çok bilmiyorum. Doğrusu çok da merak etmedim. Çünkü vakayı adiden oldu artık, kanıksadık. İşin garibi kananları ayıplamaya gelmiyor, ilkokul mezunundan prof'una varıncaya kadar herkes kandırılıyor. Bugün başkası kanıyor, yarın biz.

Yetkililerin onca uyarısına rağmen bu kanma ve kandırılma niçin oluyor? Ya da millet kanarken bizim aynı zamanda güvenlik ve huzurumuzdan sorumlu devlet denen aygıtın eli armut mu topluyor? Armut toplasa yine gam yemeyeceğim. Görüntü, armut bile toplayamadığı şeklinde. Kötülerle mücadeleye devletin gücü yetmiyor, devletin gücü sadece düzgün vatandaşa yetiyor. Bu durumda devlet de en az vatandaş kadar saf. Şıp demiş burnumuzdan düşmüş. Gerçi devletin saflığı kötülere karşı. İyi vatandaşa aslan kesiliyor. Öyle zannediyorum Çiftlik Bank'ın sahibinden devlet bir kuruş vergi bile almamıştır.  Sen küçük bir işletme açmaya gör; vergi levhası, ruhsatı vb.  evrak için yetkilinin biri gelir, biri gider. Daha kazanmaya başlamadan sana, sene sonunda ödeyeceğin vergiyi bile hesaplar verir.

Haydi diyelim ki devlet kötülerle yeterince mücadele edemiyor. Ya vatandaşa ne diyelim? Hiç zorlama olmadan tıpış tıpış gidip para veriyor benim açıkgöz geçinen ülkemin insanı sahtekarlara. Bu kanan insanların açıkgözlülüğü de bana. Ben kandırmaya kalksam mümkün değil, zırnık koklatmazlar. Ne olur, ne olmaz diye eşimizden, dostumuzdan esirgediğimiz dişimizden-tırnağımızdan artırdığımız parayı tanımadığımız paragözlere elimizle teslim ediyoruz. Öyle zannediyorum, oturduğumuz yerden para kazanma hırsı var, bizdeki bu kanmanın arkasında. Terlemeden, çalışmadan köşeyi dönme düşüncesi içimize işlemiş. Bunun başka türlü izahı yok. Kısa yoldan köşeyi dönme tutkumuzu, yılbaşı yaklaşırken piyango bayilerinden milli piyango bileti almak isteyenlerin kuyruğundan, her hafta oynanan TOTO ve LOTO biletleri almak isteyenlerin iştahından daha iyi anlayabiliriz. Bu durum rahatımıza düşkünlüğümüzü, emek sarf etmeden köşeyi dönme anlayışımızı göstermektedir. Bizdeki bu tıyneti bilen sahtekârlara fazla iş düşmüyor, nasıl kandırırız diye uzun uzadıya düşünmelerine bile gerek yok.  Sadece ikna kabiliyetlerini kullanmaları yeterli. Kanıncaya kadar kimse sesini çıkarmıyor, çünkü herkes hayatından memnun. Sahtekarın kirli çamaşırları ortaya çıkınca vaveylayı basıyoruz ardından. Tokatçılara kızarken biraz da kendimize kızsak fena olmaz diyorum. Ne kadar kızsak da üzerine bir bardak soğuk su içmekten başka çare yok.

Konya merkezli çok ortaklı holdingler, 90'lı yıllarda mantar gibi çıkmaya başladığında çoğumuz koştu para yatırmak için. Çünkü döviz bazında yüzde 30 kâr veriyordu. Kimse bu paranın bolluğu nerede, siz bu parayı nasıl kazanıyorsunuz, demedi. Üzümünü yedi, bağını sormadı. Çünkü görünen saadet zinciri hoşumuza gitmişti. Ne zaman ki birbiri ardına battılar, biz isyanlara oynadık. Keşke başkasına isyan ederken biraz da para kazanma hırsımızı sorgulasak fena olmazdı aslında.

Çiftlik Bank olayı gözümüzü açar, “Bir daha tövbe” der miyiz? Sanmam. Bizde bu kanma balık hafızası olduğu müddetçe daha niceleri ekmek yer bu bitek topraklarda. Kanan, köşesine çekiliyor, bayrağı/nöbeti bir başkası devralıyor.  Bu durumda tokatçıların insafa gelmesini beklemekten başka çare yok. Bu da mümkün mü? O zaman kanmaya devam maalesef. Allah iyilerle karşılaştırsın. 17.03.2018, Ramazan Yüce, Konya

* 19/03/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



16 Mart 2018 Cuma

Ömrünü Yemeye Adamış

Şeker hastalığı günümüzde yaygın olan hastalıklardan biridir. Yediden yetmişe çoğu kimsede görünmekte ve doktor raporuna bağlı olarak insanımızı hayatı boyunca ilaç kullanmaya mahkum ediyor. 

Şeker hastalığının kendi içinde tipleri ve dereceleri olmakla beraber bazı şeker hastalarının durumları bana garip geliyor. Tanıdığım bir şeker hastası var, ileri derecede şeker hastası. Hep aç, hiç tok olduğunu görmedim. Kıvranıyor açlıktan. Kendini bir yere gücün atar. Yerken de hızlı ve fazlaca yediği için yedikten sonra hazmetme sorunu yaşıyor.

Küçük çocuklar vardır öğün takip etmez. Tam öğün öncesi kırıntı yer. Az sonra yemek yenecek dense de basar ağlamayı. Mutlaka dediği olur. Benim tanıdığım şeker hastası da tıpkı laftan ve sözden anlamayan küçük çocuk gibi. Küçük çocuğun nazı çekilir de büyüğün nazı çekilmez. Tamam vücudu istiyordur. Vücut gıdasını alacak. Ama yerinde ve zamanında olmalı. Madem vücudu istiyor. O zaman çantasında atıştırmalık kırıntı bulundurmasında fayda var. Ama ne mümkün! O kadar hatırlatmaya rağmen çantasına bir bisküvi koyduğunu görmedim. Acıkır acıkmaz mutlaka önüne sofra konacak. Haydi her şeyden geçtim, çoğu kimsenin çaya şeker atmayı bıraktığı günümüzde bu hastamız hala çayı şekerle içiyor. Hem de öyle az-uz falan atmıyor, dolduruyor çayı şekerle. 

Benim bildiğim şeker hastaları perhiz yapar, her şeyi yemez ve içmez. Bizim ki zararlı-faydalı demez, ne bulursa götürüyor. Korkum bir gün yıkılacak ve bir daha kalkamayacak. Maalesef ne laftan anlıyor, ne de sözden. Tıpkı imam gibi kendi bildiğini okuyor, atın ölümü arpadan olsun dercesine geçiyor günleri. Allah kimseye hastalık özellikle şeker hastalığı vermesin. 16.03.2018, Ramazan Yüce, Konya

14 Mart 2018 Çarşamba

Dikkat! Bu Araç, "Ağır Kusurlu" *

Araç muayenesi için bugünlerde yolunuz TÜVTÜRK'e düşmüşse aracınız "ağır kusur" yerse hiç şaşırmayın. “Ağır Kusur” olunca aracınızın muayeneden geçmesi mümkün değil. Nereden mi biliyorum? Gittim, gördüm, hakk’a'l yakîn başıma geldi de ondan biliyorum. Ağır kusura maruz kalmak insanın hoşuna gitmiyor. O kadar beklediğin de işin cabası. 

Üç ağır kusur birden yedim. Aracımın birinci kusuru, "Plaka, Yönetmelikte belirtilen özelliklere uygun değil"miş. Sorun, plakanın kenarında düşmesin diye vidalanan iki vidaymış, görevlinin dediğine göre. Vidaları söksen de olmazmış, değişmesi gerekiyormuş, şoförler odası bakıyormuş bu işe. Bu şekilde vidalı iken bu araba 2014, 2016'da geçti, hiç sorun yok. 2018'e gelince sorunumuz “ağır kusur” oldu. Belli ki Yönetmelik değişmiş. Aracımın ikinci ağır kusuru, "Yakıt-/gaz boruları: uygun olarak serilmemiş." Bu da ağır kusura giriyormuş. Bu kusuru yedikten sonra aldığım darbeyle evin yolunu unutuyorsun. Çünkü ağır kusuru kim giderecekse onun yolunu tutuyorsun. Bu kusurun müsebbibi kim? Araç sahibi keyfi bir şeyler mi yaptırmış? Hayır. Araç, Bakanlığın LPG'li araçlar için istediği projeye uygun yapılmış, onaylanmış ve yıllarca muayeneden geçmiş, 2017'nin başından itibaren "ağır kusur"lu işlem görüyor. Bu kusur kimin? Araç sahibinin mi? Kurallara uygun olarak döşeyen oto gaz sistemleri ustasının mı? Aracı muayene eden firmanın mı? Yoksa bu kuralı 2017'nin başında değiştiren Bakanlığın mı? Burada gerçek kusurlu Bakanlıktır, onun işgüzarlığıdır. "Vatandaşım! Geçmişte düşünemedik, yanlış kural koymuşuz,  kusura bakmayın, bundan sonra şöyle olacak" dese özrü kabahatinden büyük diyeceğim. Ama özür kim, onlar kim? Koskoca Bakanlık özür diler mi? Nedir bu istenilen diye usta yaparken baktım. Usta, LPG beyninden tanka giden kabloların üzerine zamanında özene bezene deri sarar gibi sarılıp emniyete alınmış kabloların üzerindeki sarılı sacı söktü iyice. Şimdiki Yönetmeliğe göre kablo görünecekmiş. Mantığını kavrayamadığım bu yeniliği sordum: “Kardeş, kablonun saçla örülmesi daha emniyetli değil mi? Kablonun görünmesi doğru mu? Farz et ki arabanın altını sürttürdüm, o zaman o kablolar zarar görüp gaz kaçağı meydana gelmeyecek mi?” dedim. “Maalesef öyle, ama istenen bu şekil şimdi” dedi. Sizin yeniliğinizi sevsinler dedim kendi kendime. Aracımın üçüncü kusuru, “Egzoz bağlantısı kırılmış.” şeklinde idi. Raporun sonunda ise “ARAÇ, TRAFİĞE AÇIK KARAYOLUNDA KULLANILAMAZ” yazısı vardı bu şekil büyük harflerle.

Üç tane “Ağır kusur” darbesi yiyen aracımı bir ay zaman zarfında yaptırmam ve yeniden randevu, sıra, muayene yaptırmam gerekiyormuş. Hele raporun sonundaki “…KULLANILAMAZ” yazısını görünce “Ben bu aracı yıllardır bu şekil ağır kusurlu olarak iyi kullanmışım da haberim yokmuş” dedim. Aracı, trafiğe açık karayolunda kullanamayacağıma göre kendime trafiğe kapalı karayolu bulmam gerekecek, eğer inat edip yaptırmazsam. Böyle bir karayolunu bilmiyorum dostlar! Siz bu şekil trafiğe kapalı karayolu biliyor da bana söylerseniz size minnettar kalacağım.

“Egzoz bağlantısındaki kırığı anlarım. Ses yapar insanları rahatsız eder. Ama diğer iki kusuru anlamakta zorlandım. Yetkililerimiz kendi koydukları kuralı, yine kendisi değiştiriyor. Herhalde biraz da bu şekil olsun, değişiklilik ve çeşitlilik olsun diye düşünmüş olmalılar. Kusura bakmasınlar ama ben bu üç ağır kusurdan iki kusurun gerisinde kendi ağır suçları, pardon ağır kusurları var diyeceğim.  Hikmetinden sual olunmaz ama yetkililer, “Araç muayenelerinde birkaç yılda bir değişiklik yapalım ki sanayilerimiz hareketlensin, onlara destek olalım, hareket olan yerde bereket olur diye düşünmüş olmalılar. Amaçları bu ise, maksat hâsıl oldu. Cebimizde bizi rahatsız eden elimizin kiri olan paraları kardeş payı olarak paylaştı şimdilik egzozcu ve oto gazcı. Bakalım plaka değiştirecek olan şoförler odası ne diyecek?

Araç muayenesinden bana miras kalan: Zamanımdan bir yarım günümü çaldı. Sonra bol bol para çıktı cebimden. Önce oto gazcıyı, sonra egzozcuyu memnun ettim. Benden başka müşterileri de vardı. Özellikle oto gazcının. Hepsi de TÜVTÜRK mağduru. Daha doğrusu Yönetmelikzede. Şimdi sırada şoförler odasını memnun etmek var. Bir de onu gönüllersem vatandaşlık görevimi hakkıyla yerine getirmiş olacağım. Koca bir yarım günüm heba oldu ama tecrübe kazandım. Zaten tecrübeyi, “İnsanın hayatta yediği kazıkların bileşkesidir” diye tarif etmiyor muyuz biz?

Umarım ben yeniden randevu alıp muayeneye gidene kadar yaptırdığım “ağır kusurlar” bir yönetmelikle yeniden değişerek tekrar “ağır kusur” olmaz.  Olur mu olur. Devlettir ne de olsa. Ne yapsa yeridir. Yazımı nihayete erdirirken burada bir hakkı teslim edeyim: Araç muayenesinde aracımı tepeden tırnağa muayene eden eleman, nazik mi nazikti. Herhalde eleman, “Adam zaten darbeyi yedi, yaralı bir kurt. Hiç olmazsa bir de ben vurmayayım” diye düşünmüş olmalı. Kendisine buradan teşekkür ediyorum.

Akşama kadar ben bu kadar yoruldum. Vatandaşlık görevimi yerine getirdim. Çorbada sizin de tuzunuz olsun. Bir vatandaşlık görevi de siz yapın: “ARAÇ, TRAFİĞE AÇIK KARAYOLUNDA KULLANILAMAZ” yazısına rağmen aracımı açık karayolunda görürseniz lütfen trafiği ve yetkilileri “Şuna haddini bildirin” diye harekete geçirin. Size bir telefon kadar yakınlar. 14/03/2018, Ramazan Yüce, Konya

* 17/03/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.