23 Ocak 2018 Salı

Biri, ABD’ye bunu çoktan söylemeliydi! *

Türkiye Afrin’e girdi girecek derken hop oturup hop kalkan bir ülke vardı: ABD. Kaç gündür açıklama üstüne açıklama yapıyor: “Türkiye’nin Afrin’e girmesini onaylamıyoruz…Afrin bizim alanımızda değil…Hedef Afrin değil, DEAŞ olmalı…Türkiye’nin sınır güvenliğini önemsiyoruz…Endişelerini anlıyoruz…Biz PYD/YPG ile bir sınır kuvveti oluşturmak istiyoruz…PYD ile bir sınır gücü oluşturmayacağız…Türkiye’nin Afrin’deki operasyonu sınırlı olmalı, süre belli olmalı…” gibi.

“Derdi ne bu ABD’nin bu kadar? Afrin sevdası nereden geliyor?” derseniz, 1980’den beri kurup büyüttükleri, devasa bir güç haline getirdikleri, Türkiye’ye karşı vurucu güç olarak kullandıkları ve Suriye’deki kirli savaşta kendileri adına savaşa sürdükleri bir PKK var orada. İkinci Kandil görevi görüyor. Hazır kıta Afrin’de Amerika’nın emrini bekliyor. Ne zaman “Türkiye’de kan akıtın” dediği zaman “Başüstüne” deyip ülke içinde terör yapıyor nasılsa bu örgüt. Tüm derdi bu örgütün zayıflaması. Bu örgüt zayıflarsa kendisi zayıflayacak, buralarda borusu ötmeyecek. Halbuki bu menfur terör örgütü sayesinde bu bölgede hep top koşturdu. Türkiye’yi 40 yıldır bu örgütle oyaladı. İçeride 40 bin insanımızı bu örgüt eliyle öldürdü. Amaç, terörle boğuşan bir Türkiye’yi oyalamaktı. Çünkü Türkiye, terörle uğraşırsa dışarıya güvenle bakamaz, masalarda oturamazdı. Suriye ve Irak tarafından PKK, FETÖ vasıtasıyla içeriden Türkiye’yi kendi başına karar alamaz ve yerinden divelenemez hale getirmekti niyeti. Hendek savaşı da buydu, 15 Temmuz da buydu. Ayağa kalkmaya çalışan bir Türkiye’yi, beslediği beslemeleri sayesinde ayağa kalkamaz hale getirmekti. Ama hepsi geri tepti şükürler olsun!

Türkiye’nin ABD’yi dinlemeden başlattığı ‘Zeytin Dalı Harekâtı’ ABD’nin aklını başından aldı. Ne yapacağını şaşırdı. Çünkü sınırımızın dibinde bize karşı kullanacağı ve kırk yıldır bize karşı kullandığı PKK’ya operasyon yapılacaktı. Besleyip büyüttüğü, daha birçok yerde kullanacağı çocuğunun bu şekilde heba edilmesini istemiyordu. İşte o yüzden “Türkiye’nin endişesini anlıyoruz, harekat, sınırlı olmalı, süresi belli olmalı…” gibi ardı arkasına açıklama yaptı ABD. Çünkü Türkiye’nin bu harekâtı, bir çuval inciri berbat edecekti. Halbuki yeni silahlar vererek iyice güçlendirmişti.

ABD, Türkiye’yi eski Türkiye sanıyor, Kıbrıs Harekâtında olduğu gibi ‘çekilin’ deyince çekilecek bir Türkiye var sanıyor. Kusura bakmasın, Türkiye o emir almaları, geride bıraktı. ABD’nin bu isteklerine Türkiye, birinci ağızdan “Afganistan'da sizin süreniz belli oldu mu? Irak'ta bitti mi bu süre? Hala Irak'tasınız.” dedi ve kitabın ortasından konuştu. Ne demek istedi Türkiye? “Sen bana Afrin operasyonunu sınırlı tut, süreli olsun, eskisi gibi dağı-taşı bombala, sonra da çek git diyorsun. Bu sınır sende yok mu? Sen hala Afganistan’dasın, hala Irak’tasın, gitmeye de niyetin yok. Senin süren dolmadı mı? Sana bu dünyada süre ve sınır yok mu?..” demek istedi. Helal olsun! Bunu birilerinin ABD’ye söylemesi gerekiyordu. Şükür ki bizim bir numaramıza nasip oldu. Aslında bu sözü yıllardır birileri ABD’ye söylemesi gerekiyordu. Kral çıplak olduğu halde dünyanın sessizliğinden ABD, bu kirli savaşlarını yönetiyordu. Nasılsa kimseden tık yoktu. İşte Anadolu’dan bir yiğit çıkar, kendini büyük ve itibarlı sanan koca ABD’ye böyle cevap vererek, sorular sorarak haddini bildirir ve onurunu ayaklar altına alır.

Adam ne desin daha? “One minute” dedi anlamadınız, “Dünya beşten büyük” dedi anlamadınız. “Doğu Kudüs’ü İsrail’in başkenti yapamazsınız” dedi, anlamadınız. Hep gücünüze güvendiniz. İşte “Sen ne zaman Afganistan’dan, Irak’tan gideceksin” sözleri sizin birçok şeyleri anlamanız için yeter de artar bile. Çünkü köprülerin altından çok sular aktı sayın kovboy! Kendinizi yenileseniz, dünyaya rağmen iş ve film çevirmeye kalkmasanız, Ortadoğu’dan elinizi çekip kendi yağınızla kavrulsanız iyi olacak. Yoksa siz bu balyoz gibi inen sözleri daha çok duyacaksınız bizimkinden. “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.” 23/01/2018 Ramazan Yüce, Konya

* 24/01/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

22 Ocak 2018 Pazartesi

Aynı mahallede yalnızlara oynamak

Bir yerleşim yeri olan mahalle denince aynı muhitte oturan ve birbirine yakın ve uzak komşu akla geldiği gibi aynı fikri savunan ve aynı düşünceden beslenen insanların oluşturduğu mahalle de anlaşılır.

Bir şehrin, bir beldenin en küçük yerleşim yeri olarak bilinen mahalle denince aynı zamanda birbirine komşu insanlar akla gelir. Önceleri yanlamasına oturmuşuz birbirimize. Yayılmışız arzın toprağına. Evimizin her bir köşesinden kırk ev komşu kabul edilirdi ve komşu hukuku önemsenirdi. Bir yere yerleşeceğimiz zaman komşunun önemini göstermek için 'Ev alma, komşu al' zira 'Komşu, komşunun külüne muhtaç' denirdi. Hatta "Cebrail, bana komşu hakkında o kadar bahsetti ki, komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim" der Hz Muhammed.

Nüfusun artması ve şehirleşme mantığının değişmesiyle birlikte müstakil evler, yerini diklemesine çıkan evlere/dairelere bıraktı. Gökdelenler gibi apartmanlarımız var şimdi. Bazı apartmanlarımız bir köy, bir belde bir mahalleyi barındırıyor bünyesinde. İç içe geçmiş apartman hayatında neredeyse kimse kimseyi tanımıyor. Ortak yaşama kültürü de oluşmuyor aralarında. Çünkü kan ve doku uyuşmazlığı olan ne kadar kişi varsa toplanmış bir yerde. Herkes girdiği ve çıktığı daireyi biliyor sadece. Kazara evde ölsen ancak kokundan dolayı haberdar olurlar senden. Hasılı komşuluk ilişkileri kalmadı artık. Kimse "Aynı mahallenin çocuğuyuz" demiyor.
*** 
Mahalleden anladığımız bir de farklı yerlerde oturmakla beraber aynı fikir ve düşünceyi paylaşan insanlar anlaşılır. Bunlarda yer birlikteliği yoktur ama duygudaşlık vardır. Bu tür mahallelerde eskiden farklı ses, farklı yol gösterenler ilgi ve itibar görürdü. Şimdilerde buralarda farklı düşünmeye geçit verilmiyor. Tek ses hakim. "Efendim, bu işi şöyle yapsak, zira sizin bu yapacağınızda şöyle aksaklıklar olabilir" şeklinde bir görüş öne sürsen dışlanır ve horlanırsın. Aralarına almazlar, yanlarına varsan sana şüpheyle bakarlar. Niye geldi derler. Kendi kabuğuna çekilerek uzaklaşırsın, gelmiyor derler. Uzaktan konuşursun, niçin burada konuşmuyor, başkasına mesaj veriyor, denir. O kadar yabancılaşır veya yabancı görürler ki susman da batar, konuşman da.

Aynı dili konuştuğun, aynı fikir ve düşünceyi savunduğun mahallen seni yük olarak görmeye, varlığından rahatsız olmaya başlayınca kendini mahallende yalnız hisseder, yalnızlara oynarsın. Ne yapacağını şaşırırsın. Anlaşılmadığına kahredersin. Çünkü bu mahallede farklı fikre tahammül yoktur. Bu duruma mahalle baskısı da diyebiliriz.

Unutmayalım ki kendi mahallesinde farklı bir fikir öne sürmeye veya farklı bir fikir görmeye tahammül edemeyenler öbür mahallelere hiç tahammül göstermezler.  Bugün inanç ve fikir hürriyetine önem verdiğini, müsamahalı olduğunu söyleyenler yarın ellerine tüm imkanlar geçse farklı fikri mahallesinin yanından bile geçirmez. Hatta yaşatmaz. Fikir hürriyetinden bahsedenler eğer samimilerse önce kendi mahallesindeki farklı fikirlere, metotlara tolerans göstermeyi bilmeleri gerekir. 22.01.2018 Ramazan Yüce, Konya

Konya semt pazarları ve Muhacir Pazarı *

Konya'da sebze ve meyve alışverişini yapmak için belediyelerin tahsis ettiği semt pazarları var. Bu pazarların kiminin üstü kapalı, kimininki açık.  Haftanın hemen hemen her günü bazı bölgelerde kurulan bu pazarlarda arz ve talep var ki, market ve manavlara rağmen buralarda pazarlar kurulmaya devam ediyor. Ki buralarda satışı yapılan sebze ve meyveler, market ve manavlara göre daha hesaplı olarak satılıyor. Bir diğer farkı da, market ve manavlarda kendin seçiyorsun, pazarlarda ise pazarcı seçiyor. Seni yormuyor yani. Getirdiği çürük-çarık, ezik ne varsa hepsini değerlendiriyor. Ekonomiye katkısı büyük anlayacağınız.

Sabahında tertemiz bir şekilde belediye tarafından satıcıya teslim edilen bu pazar yerleri, akşamında yerini çer-çöpe, sebze ve meyve artıklarına bırakıyor. Belediyenin temizlik ekibi, gecenin geç vaktine kadar savaş sonrası bir hali andıran bu pazar yerlerini temizlemekle meşgul oluyor. Bu durum, ben kendimi bildim bileli böyle devam ediyor. Satıcı kirletiyor, belediye temizliyor. Nedense kullandığımız yeri temiz bırakmayı öğrenemedik gitti. Bu konuda herkes durumundan memnun ve kaderine razı olmalı ki bu pis ortam nesilden nesile devam ediyor. Tezgahların önüne çöp kutusu veya çöp poşeti koymak kimsenin aklına gelmiyor. Böyle bir şey akla gelse de pazarcı, “Belediye benden işgaliye parası alıyor, kirletmek en doğal hakkım” diye düşünüyor olmalı. Belediye de, “Ben de bu vesileyle pazarları temizleyen bir temizlik ekibi oluştururum, en azından birkaç gariban faydalanır bu işten” diye düşünüyor olmalı. Pazar yerlerinin bu şekilde pis bırakılmasından gördüğüm kadarıyla pazarcı şikayetçi değil, belediye ise “Temizlik benim görevim” diyerek görevini yapmaya devam ediyor. Bu ortamdan benim gibi birkaç cins şikayetçi o kadar. Milyonların yaşadığı bir yerde böyle birkaç cins de müsaade ederseniz çıksın.

Semt pazarlarında dikkati çeken bir başka husus da pazarın kurulduğu mahalde trafiğin felç olması. Birçok pazar yeri, mahalle aralarında olduğu için genel trafiğe pek sıkıntısı olmayabilir.

Pazar günleri kurulan, hemen hemen Konya’nın çoğuna hitap eden bir pazar yerimiz var ki, genel trafiği felç ediyor. Zira bu pazar, şehrin merkezinde kalmış. Üstelik diğer semt pazarlarına göre alavere yapanların sayısı oldukça fazla. Muhacir pazarından bahsediyorum. Halk arasındaki namı diğer, Macur Pazarı. Pazarın içi insan kaynıyor, dışı, yol, cadde ise park edilmiş arabalarla dolu. Trafik tek şerit olarak işlerse şükreder trafikte seyreden insan.

Dün Pazar günü Karatay Terminali civarında bir hasta ziyaretinden dönerken bugünün Pazar olduğunu unutarak yolum Yeni Larende’ye düştü.  Yoğun ve işlemeyen trafiği görünce ‘Annah, bugün buranın pazarı! Nereden geldim buraya’ dedim ama iş işten geçti. Girdikten sonra çıkış yok. Mecburen çekeceksin. Yaklaştıkça Balıkçı Halinin önündeki kavşağın etrafına park edilmiş araçları gördüm. Kavşağa kadar araç park ediliyorsa varın o civardaki park edilmiş araç sayısını siz düşünün. Yer-gök araç dense yeridir. İşin garibi Anıt’tan Karatay Terminaline, Eski Stadyumun arkasındaki yoldan Karatay Terminaline giden başka alternatif yol yok. Bu pazar dolayısıyla Muhacir Pazarı'na komşu olan Meram Ticaret Lisesinde Pazar günleri sınav yapılmıyor. Zira pazarcının sesinden okulda sessiz bir ortamda sınav yapılamaz. Üstelik park sorunu başlı başına bir sorun. Güya pazar yerlerinde bağırarak alışveriş yasaklanmıştı. Kim dinler yasağı? Adam avazı çıktığı kadar bağırıyor. Bizde yasaklar uygulanmamak üzere konuyor genelde.

Şimdi gelelim sadede. Tarihi özelliğe sahip Muhacir Pazarı'nın yeri bir başka yere değiştirilmeli diye düşünüyorum. Zira oradaki caddeler çekmiyor bu trafiği. Yok, çok büyük bir işlevi yerine getiriyor bu Pazar. Üstelik tarihi özelliği de var denirse, o zaman yetkililerin; araçların park edileceği uygun bir park yeri ayarlamalarında fayda var. Böyle bir yer yok denirse pazar yerinin altına otopark yapılabilir. Bir de Pazar yerindeki bağırış-çağırışa, pazarcının bağırarak satış yapmasına da engel olunsun. Bu konuda yeni bir mevzuata gerek yok. Zabıtanın yapacağı, mevcut mevzuatı uygulamak. Belediyeden bir isteğim daha var. “Başka şehirlerde kurulan semt pazarları nasılmış, oranın esnafı pazar yerlerini nasıl kullanıyor, ne şekilde bırakıyor, bu konuda Konya pazarcı esnafının alacağı bir şeyler var mı” diye pazarcı esnafını diğer şehirlerdeki pazar yerlerini bir ziyarete götürsün, özellikle Bodrum Turgutreis’de kurulan Turgutreis Pazarı’na. İnanın belediyenin yaptığı en güzel hizmet olur bu organizasyon. Buralardan belediyenin de, pazarcının da alacağı çok şey var. (Bakınız: https://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/04/turgut-reis-pazar.html)  22/01/2018 Ramazan YÜCE, Konya



* 21/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

21 Ocak 2018 Pazar

Nereli olduğumu yazmayan hüviyeti ne yapayım ben? *

Devlet eski nüfus cüzdanlarını değiştirme kararı verdi. Bundan sonra her on yılda bir değişecekmiş. Herkesin kimliği değişeceğine göre devlet kimlik değişimini uzun bir zamana yaydı. Fırsatını bulan vatandaş ileride yığılma olmasın diye şimdiden kimliğini değiştirmeye başladı.

Yeni kimlik değiştirmek için nüfus müdürlükleri randevulu çalışıyor, randevu almayan ise aynı gün içerisinde kimliğini değiştirebilmek için biraz beklemek zorunda. Müdürlükler bir adet biyometrik fotoğraf, eski nüfus cüzdanı ve beher değişim için 18,50 TL ücret istiyor.

Nüfus müdürlükleri akşam 19.00’a kadar mesai yapıyor. Randevulu çalıştığı için aşırı bir yığılma yok. Sırası gelen görevlinin yanına varınca sağ ve sol el orta parmaklarının izini veriyor, avuç ayasının izi alınıyor, imzalar atılıyor, fotoğraf sistemde taranıyor, ödemeyi yapıp ayrılıyor. Kimlik ise daha sonradan PTT vasıtasıyla ikametgah adresine gönderiliyor. Gördüğüm kadarıyla sistem oturmuş durumda.

Yeni kimlikle ilgili iş ve işlemler bittikten sonra kimliklerimizin evimize teslim edilmesini beklemeye koyulduk. Vermiş olduğumuz iletişim telefonuma dağıtım yeri olan PTT'den tamı tamına 12 mesaj geldi. "Kimliğiniz tarafımıza teslim edilmiştir, süresi içinde tarafınıza teslim edilecektir...kimlikleriniz dağıtıcıya verilmiştir. Süresi içinde teslimatı yapılacaktır. Aynı adrese bir tanemizin kimliği geldi önce, diğerleri ise 5-6 gün sonra. Teslimat yapıldıktan sonra "Kimliğinizin teslimatı yapılmıştır" mesajları geldi tekrar. Anlayacağınız aynı telefona aynı evden 3 kimliğe 12 mesaj gelse de, kimlikler aynı adrese iki farklı aşamada teslim edilse de organizasyon mükemmeldi. Hepsi aynı anda teslim edilseydi devlet daha az masraf ederdi. Demek ki nüfus ile PTT bu şekilde anlaşmış olmalı.

Zarfın içerisine özenle konarak ağzı yapıştırılmış kimliğimizi görmek için heyecanla zarfı açtım. Kimliğin ebatı malum. Görmüştüm daha önce. Fotoğraftaki beni tanıyamadım. Döndüm bir daha baktım. Bir adam tanınmasın diye hafif değişiklik yapılır ya, işte öyle bir fotoğraftı. Benim verdiğim renkli biyometrik fotoğraf nedense siyah-beyaza dönüştürülmüş, tanıyana aşk olsun. Halbuki özellikle istenen biyometrik fotoğrafta amaç, yüz hatlarını hiç gizlemeden göstermesiydi. Fotoğrafın renklisi tıpatıp kişinin kendisi iken hangi akla hizmet olarak siyah beyaza dönüştürüldü anlamak zor. Bu fotoğrafla merkezi bir sınava girsem görevlilere kendimi ispatlamak için bir fırın ekmek yemem lazım. Kuvvetle muhtemel ya sınava almazlar, ya da tutanak tutarlar.

Kimliğin önüne arkasına baktım. Fazla bir detaya yer verilmemiş. Bilgileri azaltmışlar. Hepsine eyvallah da doğum yerime ve memleketime yer vermemişler. Olacak şey değil. Kişinin nereli olduğuna yer verilmez mi? Biz yeni görüştüğümüz birine ilk önce ‘Nerelisin’ diye memleketini sorarız. Elimize birinin kimliği geçerse ilk işimiz memleketi kısmı dikkatimizi çeker. Kişiyle oradan bir tanış olmaya, tanıdığımızı sormaya başlardık. Herkes Türkiyeli bu kimliklere göre. Bence en önemli ayrıntı atlanmış yeni kimliklerde. Memlekete yer vermeyen kimliği ben ne yapayım?

Bu yeni kimliğin mucidi kim, eseriyle gurur duyuyor mu, bu kimlikleri kabul eden heyet veya kişiler yaptıklarını beğendiler mi öğrenmek isterim. Hele fotoğrafı tarayan nüfus memuru, fotoğrafı yerleştirmek için kestiği kafanın yarısından “İşte bu benim eserim” diye övünüyor mu? Bunu da öğrenmek isterim. 21/01/2018 Ramazan YÜCE, Konya



* 17/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Diplomaside dobralık

Yanı başımızdaki Ortadoğu'da bir oyun oynanıyor. Hem de nasıl oyun. Oyun içerisinde oyun var üstelik. Oynanan oyunun içerisinde biz de varız. Bazen tam içindeyiz, bazen teğet geçiyor, bazen içine çekilmeye, bazen de dışarıda tutulmaya çalışılıyoruz. Kâh içeride terör olarak karşımıza çıkıyor, kâh mültecileri barındırmaya devam ediyoruz. Sürekli teyakkuz halindeyiz ve diken üstündeyiz. Allah kimseyi bu coğrafyada altından kalkamayacağı böyle yükler vermesin. Oynanan bu kanlı oyunun ne zaman biteceği, daha ne kadar bedeller ödeneceği de belli değil.

Akıl, feraset, basiret olmazsa bir toplumda başkasının, dış güçlerin oyuncağı olur ve dünyanın maskarası olur. Ortadoğu bu hali yaşıyor. 

Allah, gönderdiği peygamberlerin çoğunu bu bölgeye göndermiş. Belki doğru yolu bulurlar, kendilerine gelirler, akıllarını başlarına alırlar, başkalarının oyuncağı olmazlar diye peygamber üstüne peygamber göndermiş. Her bir peygamber tebliğ görevini yaparak bayrağı sonraki bir peygambere devretmiş. Gelen son peygamber de kendi bölgelerinden seçilmiştir. Didinmiştir Hz Muhammed yola gelsinler diye. "Allah'ın ipine sımsıkı sarılın, bölük-pörçük olmayın. Hani siz birbirinize düşmandınız da Allah kalbinize ülfet verdi ve kardeşler olmuştunuz." diyerek nasıl olmaları gerektiğini anlatmıştı onlara. Sanki "Sizi ileride büyük tehlikeler bekliyor, kenetlenirseniz, bir ve beraber olursanız aranıza düşman girmez, sizi esir alamaz, onların oyuncağı olmazsınız" demek istemiş. Zira "Yaşadığınız coğrafyada tutunmanızın, şahsiyetli yaşamanızın başka seçeneği yok." Çünkü "Babası için yaptığı dua dışında sizin için örnek olan İbrahim peygamberin 'Bu bölgenin insanını rızıklandır' diye dua etmesiyle ben bu bölgeye, diğer bölgelere nazaran nimet üzerine nimet vereceğim. Siz bundan bol bol faydalanacaksınız. Eğer parçalanırsanız, sizdeki nimetleri almak için akbabalar gibi saldıranlar çıkacak. Aman ha dikkat!" diye uyarmak istemiş.
Çoğu hidayete ermiş ama bu hidayetleri uzun ömürlü olmamış. Çünkü uluslararası güçlerin 'Parçala, böl, yönet" parolasına teşne olmuşlar.

İşte bu coğrafya azap üzerine azap yaşıyor. Bedel ödüyor. Yol geçen hanı gibi. Gelen vuruyor, giden vuruyor. Ortadoğu bu oyunu, bu sömürü düzenini anlamasa ve gereğini yapmazsa başı beladan kurtulmayacak.

Evet, bu bölgede bir savaş oyunu olarak da bilinen bir satranç oynanıyor. Oyunun içinde Rusya ve ABD oyun kurucu olarak şah ve vezirleri temsil ediyor. Kendi kskrleri emniyet altında. Zira davalı kendi ülkelerimden çok uzakta yapıyorlar. Yaptıkları savaş bir çıkar savaşıdır. İkisinin de burnu kanamıyor. Çünkü oyunu kurallarına göre oynuyorlar. Önlerindeki piyonları sayesinde vekalet savaşı veriyorlar. Piyon bulmada hiç zorlanmıyorlar. Hepsi İslam dünyasının neferleri.

İşte Türkiye, bu oyunda var olmak istiyor, oyun dışı kalmak istemiyorsa oynanmakta olan satrancı iyi oynaması gerekir. Yapacağı her bir hamleyi ne getirir, ne götürür diyerek düşünerek oynamalıdır. Fevri hareket etmemelidir. Mat olmamak ve mat etmek için rakiplerinin hamlelerini bertaraf ederek saldırıya geçecek her yolu, uzun soluklu düşünmelidir. Çünkü satranç bir düşünme oyunudur. Bin düşünüp bir adım atmalıdır. Bu savaş ve oyunda dobralık ile yaramaz. Çünkü satranç oyunu sessizlik oyunudur, dişler gösterilmez. Rakibi hiç ummadığı yerden vurmaktır, rakibini gafil avlamaktır. 21.01.2018 Ramazan Yüce, Konya

20 Ocak 2018 Cumartesi

Gelin Hep Beraber Bu Tarikatın Müntesibi Olalım!

Cemaat ve tarikatlar alanı, netameli bir alandır. Yumuşak karnımızdır bizim. Konuyu ele almak bile riski beraberinde taşır. Sevsek de, sevmesek de tarikat ve cemaatler bu ülkenin ve İslam dünyasının bir realitesidir. Bu tür oluşumlar olumlu ya da olumsuz bir ihtiyacı deruhte ediyorlar. Tasvip edilecek ve edilemeyecek yönleri var. Kimi bu alanı olmazsa olmaz bir alan olarak görür ve “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” der, kimi de ‘Bu tür oluşumlar zararlıdır, tümüyle yok edilmelidir’ düşüncesine sahip.

İçinizden biri, “Ben bir tarikata girmek, nefsimi terbiye etmek, dinimi-diyanetimi yaşamak istiyorum, ama bu oluşum; uçup kaçmayacak/uçurup kaçırmayacak, ayakları yere basan, aklı kiraya vermeyen, vardır bir hikmeti dedirten bir oluşum olmayacak, işte ben böyle bir yer arıyorum…” derse 16.yüzyılda yaşamış alim bir zat olan İmam Birgivi’nin yazmış olduğu ‘Tarikat-ı Muhammediye’ isimli kitabından tarikatın ne olduğunu, ne olması gerektiğini anlatan bir alıntıyı Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. ALI KÖSE paylaşmış. Faydalı olacağına inanıyorum:

“Bizim bir mürşidimiz var. Ama bizim mürşidimiz -diğer mürşitler gibi-
·         Olağanüstü özelliklere sahip değil. Tıpkı bizim gibi bir beşer. (18/110, 25/)
·         Bizim gibi yemek yer, bizim gibi çarşı pazar dolaşır. (25/7)
·         Gaybı bilmez. (6/50)
·         İnsanların kalbini okuyamaz. (9/101, 63/4)
·         Ahirette bize torpil yapamaz. Bizi azap meleklerinin elinden kurtaramaz. (7/188, 72/21-23) Hatta ahirette bize ve kendisine ne yapılacağını bile bilmez. (46/9)
·         Ölülere işittiremez, kabirdekilerle sohbet edemez. (30/92, 35/22) Eceli gelince ölümünü erteleyemez. (39/30) Yani Azrail’i geri gönderemez. Kimseyi çarpamaz. (72/21)
·         Allah’ın dilemesi dışında bize de kendisine de bir fayda sağlayamaz. (7/188) Değil bize geleni, kendisine gelen zararı bile savamaz. (72/21)
·         Havada uçamaz, denizde yürüyemez, aynı anda birkaç yerde görünemez, ölüleri diriltemez. Bizim mürşidimizin böyle mucizeleri ve kerametleri yoktur. (17/59, 29/50-51)
·         Silsilesi, İsa, Musa, İbrahim AS gibi Nebilerden Adem’e (as) kadar uzanır ama Allah’tan başka -gavs, kutub vs gibi- sığınacağı kimsesi yoktur. (72/22) Darda kalınca da normalde de yalnızca Allahtan yardım ister. (1/3, 72/20) Çünkü başka yardım isteyecek kimsesi yoktur.
·         Üstelik -diğer mürşitler gibi- günahsız değildir. Öyle ya da böyle bazı günahları olmuş ve bunlar için Allah’tan af dilenmiştir. (40/55, 47/19) Bu günahlarının affedilmesi için –araya koyabileceği– kimsesi de yoktur. Bu yüzden direkt ve yalnızca Allah’tan af dilenmiştir. (41/6) Yani bizim mürşidimiz diğerleri gibi değil. Oldukça mütevazidir(25/63).
·         Bize efendilik taslamaz. O, bizim sıkıntıya düşmemizi istemez. Bize karşı çok merhametli ve yumuşak huyludur. (3/159, 9/128)
·         Her sorunumuzu O’na götürebiliriz. Erkek veya kadın dileyen herkes Onunla görüşebilir. Ve hatta tartışabilir bile…(58/1, 12)
·         O, –Allah’ın hüküm koymadığı hususlarda– arkadaşlarıyla istişare eder ve de çoğunluğun kararına uyar. (3/159) Yani ‘Benim dediğimi yapmak zorundasınız’ demez. O’nun ‘Gassalin önündeki meyyit gibi ona teslim olacaksınız’ diye telkinlerde bulunan müritleri de yoktur.
·         Konuşmaları kapalı ve gizemli değildir. Herkesin anlayabileceği şekilde ve apaçıktır. (29/50, 67/26)
·         Arkadaşlarını evinde ağırlar. (33/53) Onlara ikramda bulunur. Rahatsız olduğu halde, ikramdan sonra koyu sohbete dalarak gereğinden fazla kalan arkadaşlarını ikaz edemeyecek kadar naiftir. Misafirlerine ‘efendi hazretleri artık istirahata çekilecek, buyurun’ diyerek kapıyı gösterecek ‘adamları’ da yoktur. Dolayısıyla bizler de bu olanları –o akşam mübarek evlerinde şöyle şöyle haller zuhur etti diyerek anlatan müritlerinden değil– Allah’tan öğreniriz. (33/53)
·         İşte bizim mürşidimiz böyle bir beşerdir. O’nun türlü türlü mucizeleri yoktur(17/53, 29/50). Ama O’nun öyle bir Kitabı vardır ki, o Kitabı; Onu âlemlere rahmet yapmıştır. (21/107) Kuran O’nun yegane ve en büyük mucizesidir. (29/50, 51;17/59) Mürşidimiz Muhammed AS’ da bu Kur’an’ı bize getiren Elçidir; Allah’ın kulu (17/1, 25/1) ve Nebi-Resul Muhammed. (23/40)
O, Kuranı Allah’tan alıp bize tebliğ edendir. (5/92, 24/54) Bizi Kuran ile uyaran, (6/19) Kuran ile hüküm veren, (4/105) aramızdaki ihtilafları Kuran ile çözen, (16/64) ve insanlığı Kuran ile karanlıklardan aydınlığa çıkarandır. (14/2)
      O, –başka bir şeye değil– yalnızca Kur’an’a uydu. (6/50, 7/203) Çünkü O, Kur’an’dan başka bir Kitap bilmiyordu. (42/52) O’nun bütün bilgi (ders) kaynağı Kur’an’dı. (6/105) O, bize öğrettiği her şeyi Kur’an ile öğretti. (2/151) Bize ders/vird/zikir olarak sadece Kuranı öğütledi. Çünkü kendisi için de bizim için de yegâne öğüt/zikir –ahirette hepimizin hesaba çekileceği tek kitap olan– Kurandı; Sen, sana vahyedilen (Kur’an’a) sımsıkı sarıl. Çünkü sen doğru yol (sırat-ı müstakim) üzerindesin. Ve şüphesiz ki o (sana vahyedilen Kur'an) hem senin için hem de kavmin için bir öğüttür. Ve hepiniz ileride ondan sorumlu tutulacaksınız. (Zuhruf 43, 44) İşte Rabbimizin ‘sırat-ı mustakim’ dediği ‘Tarikat-ı Muhammediye’ budur...“ (İmam Birgivi'nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserinden) 20/01/2018 Ramazan YÜCE, Konya

“Zeytin Dalı Harekâtı" *

Türkiye, son günlerde ülkenin güneyinde yuvalanmış olan PKK/PYD/YPG/DAEŞ terör örgütlerine karşı bir operasyon yapılıp yapılmayacağına kilitlenmişti. Sayın Cumhurbaşkanı  “Bir gece ansızın gelebiliriz” dedi çoğu konuşmasında. Gece beklenmeden TSK, Cumartesi gündüz saatlerinde adına “Zeytin Dalı Harekâtı” vererek hava harekâtını başlattı. Amaç, bölgeye barış ve esenlik getirmek.

Türkiye, savaşın olmaması için elinden geleni yaptı. Sonunda girmek zorunda kaldı. Çünkü PKK, burnumuzun dibini ikinci Kandil yaptı. Savaş demek; kan ve gözyaşı demek, mal-maliyet ve can kaybı demek, göç ve dengelerin değişmesi demektir. Bu yüzden savaşı kimse istemez ve tasvip etmez. Zira savaş, sözün bittiği yer demektir. Türkiye, istemeyerek başlattığı bu savaşın adına “Zeytin Dalı Harekâtı” adını vererek amacının ne olduğunu da göstermiş oldu tüm dünyaya. Çünkü zeytin dalı uzatmak bizde barış isteğini gösteren bir davranış demektir.

Bu ülkenin bu savaştaki niyeti; ne Rusya gibi Akdeniz’e inmek, ne ABD gibi petrol kuyularının musluklarına sahip olmak, ne de PKK gibi uydu bir devlet kurmaktır. Bizim kendi ülkemiz bize yeter, kimsenin toprağında gözümüz yoktur. Zira sömürgeci değiliz. Tek isteğimiz ülkenin güneyinden gelen terörün kökünü kurutmaktır. Çünkü bu ülke terörden çok çekti. 40 yıldır terörle başa çıkmaya çalışıyor. Az şehit vermedi bu teröre. Irak ve Suriye toprakları üzerinde yuvalanmış bu terör odaklarına karşı Türkiye zaman zaman operasyonlar yapıyor. Çünkü tüm tehlikeler o taraftan geliyor. Yurt içinde sivrisinekle uğraşmaktan Türkiye, bataklığı kurutmaya vakit bulamamıştı. Nihayet güney sınırlarından gelen/gelebilecek tehlikelere karşı ülke, inisiyatif aldı.

Aslında Türkiye, PKK ile değil; ABD ile savaşıyor burada. Burada bir vekâlet savaşı var. ABD’nin Ortadoğu’daki menfaatleri bitmediği müddetçe Türkiye; kâh PKK, kâh PYD, kâh YPG, kâh DAEŞ ile vekâlet savaşları veriyor hep. 40 yıldır da bu ülke bu vekâlet savaşlarıyla terör adı altında uğraşıyor, yani oyalanıyor. Amerikalıların canı kıymetli olduğu için maşalarını sürüyor üzerimize sürekli. Üzücü olan, bizimle uğraşan maşalarla aynı inançtan oluşumuz. Sapı bizden yani. En azından biz öyle biliyoruz. ABD, içimizden ur bulamazsa bu bölgede tutunamaz. İçimizdeki bu beyinsizler ABD desteğiyle bir devlet kurduklarında huzur bulacaklar mı? Bu devlet kurulursa eğer, kimin devleti olacaklar? Allah, Müslümanlara akıl  versin.

Afrin bölgesi, zeytin ile kaplı. Başlattığımız harekâtın adı da ‘Zeytin Dalı’dır. Umarım şartların zorladığı bu harekât, bölgedeki zeytinler gibi bölgeye barış ve istikrar getirir. Canı gönülden istiyorum ki savaş uzamaz, kısa zamanda sona erer. Askerimiz inşallah nokta atışlar yapar, geçmişte olduğu gibi dağı-taşı bombalayarak geri gelmez, kayıp da vermez. Bölge PKK’dan iyice temizlenir. Bir daha bu bölge veya başka bir bölge, terörün üssü haline gelmez. İkinci operasyonlara ihtiyaç duymaz. Ülke ekonomik darboğaza girmez.

Ülkenin milli unsurları olarak gözümüz, gönlümüz Mehmetçiğin üzerindedir. Dualarımız onlarladır. Allah onların ve bu ülkenin yardımcısı olsun. ABD destekli terör yapan PKK/PYD/YPG’ye sempati duyan ve ‘Suriye’de bizim de bir devletimiz olsun’ diye göz kırpan içimizdeki unsurlara da Allah basiret ve feraset versin, birbirimize kenetlenmeyi nasip etsin. 20/01/2018 Ramazan YÜCE, Konya

* 22/01/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.