Nasıl bir ülkede yaşadığımızın, bu ülkeyi kimlerle paylaştığımızın, devletin işleyişinin evlere şenlik olduğunun resmidir sahte diploma ile 19 yıl görev yapmak.
Dile kolay sahte diploma ile 19 yıl görev yapmak ve bundan devletin 19 yıl sonrasında haberdar olması vahim, bir o kadar da fecaat gerçekten.
Olay Trabzon'da görev yapmakta olan bir öğretmenin diplomasının sahte olduğunun tespitiyle patlak veriyor. Hakkında nitelikli dolandırıcılıktan iddianame hazırlanıyor, aldığı maaş ve ek dersinin yasal faiziyle isteneceği ve 4 ila 12 arasında mahkumiyet alacağı beklenirken mahkemeye sunulan belgelerin fotokopi olduğu iddiasıyla sahte öğretmene mahkememiz beraat kararı vermiş. Anasından doğmuş gibi suçsuz olduğu mahkeme tarafından tescillenince kızımız, bunca emeğim ne olacak diye sormuş. Kızımız haklı. Hatta "Emekliliğime bir yıl kaldı, bir yıl daha çalışayım emekli olayım. Beni en doğal hakkım olan emekliliğimden mahrum ettiler, üstelik beni buraya çağırarak öğrencilerimden ayırdınız, mağdurum, yetkililer hakkında maddi ve manevi tazminat davası açıyorum" diyerek davacı olsa bu mantıkla öyle zannediyorum, davayı kazanır. Bizde bu mahkeme oldukça böyle bir kararın çıkması kuvvetle muhtemeldir. Zaten 19 yılda birçok öğrenci yetiştirmiştir. Belki de kendisini yargılayan da öğrencisi olabilir. Mahkememiz 'Doktor Civanım' filmini çok izlemiş belli ki. Orada da sahte doktor rolündeki Şaban da ceza almamıştı. Hakim berat ettirmiş; tüm ahali, Şaban'dan şikayetçi olmadığı gibi bize çok faydası dokundu diye şehadet etmişti. Hiç ceza almadan bir kahraman edasıyla giderken mahkeme hakimi de bir şikayetinden dolayı sahte doktordan yardım istemişti. Öyle zannediyorum davayı beraatla neticelendiren mahkeme heyeti, hukuk okuma veya kitabi yargılamadan ziyade bol bol doktor civanım'ı izlemiş.
Anlayacağınız biz sevdik mi adam gibi severiz. İster sahte olsun, ister hakiki. Bakanlık da çok sevmiş bu öğretmenimizi. 2015 yılında kendisini başarı belgesiyle taltiflemiş, üstüne bir de yılın öğretmeni seçmiş. Anladığım kadarıyla sahte diplomayla 19 yıl öğretmenlik yapan öğretmenimiz -kendi ifadesiyle- "Başarılı bir öğretmenim, geçmişim başarılarla dolu, hiç rapor almadım" demiş.
Evlere şenlik bir öğretmenlik serüveninin ardından gelen beraattan sonra ne yapıp ne edilmeli, bu öğretmen mesleğine devam ettirilmeli. Çünkü ilk başlarda birkaç nesli yok etse de emeklilik öncesi bu işi iyice öğrenmiş ve tecrübeli bir öğretmen olmuştur mutlaka. Hazır ceza almamışken olayın bu yönü düşünülmeli bence.
Merak ediyorum devlet ciddiyeti dedikleri böyle bir şey midir? Bu ülkede isteyen istediği şekilde at koşturacak ve 19 yıl devlet uyuyacak ve tesadüfen öğretmenin sahte olduğu ortaya çıkacak. Bu bir defa başarı değil, bizim ayıbımızdır. Gülünç duruma düştük. Madem diplomanın sahte olduğu tespit edildi, olmuş olacağı kadar, bundan sonra yapılacak bir şey yok deyip sümen altı edilseydi bu olay. En azından daha fazla gülünç duruma düşülmezdi. Sahi mahkemelerimiz hangi tür suça, ne kadar ceza veriyorlar, öğrensek de biz de ona göre hareket etsek.
Madem bu komedi ortaya çıktı, yetkililer bu işi iyice irdelesin. Sahte diplomayı kabul eden kişiden başlayarak tüm sorumsuz sorumlulardan müteselsilen hesap sorulsun ve bu sahte öğretmene cezayı mahkemeler değil, KHK'larımız versin. Yaptığı yanına kar kalmamalı ki bunu gören ardından gelen nesil sahte öğretmen olmaya kalkmasın. Verilecek ceza dilden dile dolaşan darbı mesel olsun. Olsun ki kimse nitelikli-niteliksiz sahteliğe kalkışmasın.
Bu öğretmen müsveddesinin yaptığı yanına kar kalacaksa o zaman eğitim fakültelerini kapatalım, çocuklarımız boşu boşuna okuyacağız, öğretmen olacağız diye çabalamasın. Diyelim ki öğretmen olmak isteyen bir yolunu bulup öğretmen olsun. Hiç olmazsa ne devlet masraf eder, ne de aileler. 22.11.2017 Ramazan YÜCE
22 Kasım 2017 Çarşamba
21 Kasım 2017 Salı
Hacı Yolu Beklemek Gibidir Bazı Kurumlardan Hizmet Almak
Eskiden hacca karayoluyla gidenleri karşılamak için hacı bekleme seansları olurdu. Ha geldi, ha gelecek diye akşam-sabah beklenir dururdu. Çünkü doğru dürüst iletişim yoktu. Eş-dost, oğlu-kızı işini-gücünü bırakır, günlerce beklediği olurdu sağlıksız ortamlarda. Şimdilerde hacı bekleme diye bir kavram kalmadı. Kimin ne zaman gideceği, ne zaman döneceği, kaçta ineceği belli artık.
Şimdilerde başka sorunlarla boğuşuyoruz bu teknoloji çağında. Yeter ki doğalgaz kontrol ve açılışına, internet bağlatma veya Türksat Kablo hizmeti almaya kalk, ne demek istediğim daha iyi anlaşılmış olur. Evine internet bağlamaya veya doğalgaz kontrolü için yetkili servis gelmeye kalkarsa sana randevu veriyor. "Efendim yarın sabah 08.00 ila 12.30 arası veya 13.30 ila 18.00 saatleri arasında elemanlarımız kuruluma gelecek veya kontrole gelecek ya da bağlantı yapacak diye. Bu işler haftasonu olmuyor, öğle arası hiç olmaz, ya da akşam mesai bitimi mümkün değil. Verilen dört saatlik zaman diliminde eleman veya yetkili ne zaman gelirse artık. İşine ilk senden başlarsa ilk önce sana gelir, en sona kalma durumun da var. Bekle-dur görevli ha şimdi geldi, şimdi gelecek diye. Ha kara treni beklemişsin, ha eskinin hacı yolunu fark etmiyor. İşin garibi beklerken firma ile irtibat da kuramıyorsun, ya telefona bakılmıyor, ya da telefon sürekli meşgul. Kazara cevap veren olursa da "Efendim, servis elemanı ne zaman gelir, belli olmaz, size verilen randevu saatine kadar beklemelisiniz" der. İşin garibi bu hizmetleri yapanların hepsi özel sektöre ait. İyi ki devlet kuruluşu değil.
Planlama sıfır, iletişim sıfır. Senin işin ne ki bekle dur onları. İşin varsa izin al, ya da gitme rapor al. Yok kendin duramayacaksan birini bul, ya da ücretli adam bul evinde bekleyecek olan. İstersen yapma bunları veya evinde durma. Gelirler, ziline basarlar. Açtın açtın. Yoksa hemen zilinin üstüne "Şu saatte gelindi, evde bulunamadı, yeniden randevu almak için şu numarayı arayınız" notunu yapıştırır. Adamlar burada iş yapıyor, senin keyfinin kahyası mı adamlar? Gelip bulamadı mı bundan sonra sen sil baştan tekrar uğraş. Hizmet isteyen sen değil misin? Al-gör hizmeti der gibi. Adamlar dedimse sana hizmet vermeye gelecek birkaç kişi değil, bekleye bekleye bir kişi çıkar gelir. Çünkü çalışan bir kişidir. Sabahtan eline liste verilir, eleman şu ev senin, bu ev benim dolaşır durur. İşte buna hizmet deniyor. Yersen.
Devlet sıra alma, sıra bekleme ve muayene olma konusunda kangren olan hastaneleri bile adam etti. Verdiği randevudan beş dakika önce veya sonrasında sana sıra geliyor, muayene olabiliyorsun. Bu özel sektörlerden hizmet almak öyle kolay değil anlayacağınız. Sana öyle bir randevu veriyor ki dört saat aralığı.
Bu yazıyı kaleme aldığım zaman diliminde bana verilen 14.00-18.00 arasını bekliyorum. Oğlanın işi var, mecburen ben bekliyorum dört gözle elemanın gelmesini. Firmayı aradım, hep meşgul. Hah şimdi düştü derken karşıma bir bant yayını çıkıyor. "Görüşmelerimiz kayda alınıyormuş, tesis içinse biri, arıza ve şikayetse ikiyi, operatörle görüşmek için lütfen dokuzu tuşlayın; uyarısını alıyorsun. Hangisini tuşlarsan tuşla, sadece çalan telefon sesi. Ne açan var, ne de cevap veren. İşin yoksa vakit geçirmek için bu telefonu çevir dur. Tekrar tekrar dinle. Nasılsa rahatsız olan yok, cevap veren de. Sadece ciddi bir firma imajı veriyor, bant yayınıyla.
Sanırım en sona kaldık. İnşallah sona kalan dona kalmaz. Bekliyorum elemanın gelmesini. Merak ettiğim bir şey var, devlet bu hizmetleri özelleştirirken bu tip firmaları özellikle mi seçiyor? Zamanında beni beğenmediniz, alın görün gününüzü der gibi.
Bereket firma dört saatliğine randevu veriyor. Ya bir de sabahtan akşama bekleyeceksin dese ne yapacağız? Beterin beteri var. Buna da şükür! 21.11.2017
Not: 1.Beklenen misafirler verdikleri randevunun bitimine 10 dakika kala nihayet geldiler. Hele şükür!
2. Çocukların evine aynı gün internet bağlandı. Birini sabah-öğle arası eşim bekledi, diğerini de ben. Bildiğiniz gibi.
3. Evine internet bağlatmak isteyenler gördüğünüz gibi biz bugünler için varız. Bir telefon kadar yakınım size.
Şimdilerde başka sorunlarla boğuşuyoruz bu teknoloji çağında. Yeter ki doğalgaz kontrol ve açılışına, internet bağlatma veya Türksat Kablo hizmeti almaya kalk, ne demek istediğim daha iyi anlaşılmış olur. Evine internet bağlamaya veya doğalgaz kontrolü için yetkili servis gelmeye kalkarsa sana randevu veriyor. "Efendim yarın sabah 08.00 ila 12.30 arası veya 13.30 ila 18.00 saatleri arasında elemanlarımız kuruluma gelecek veya kontrole gelecek ya da bağlantı yapacak diye. Bu işler haftasonu olmuyor, öğle arası hiç olmaz, ya da akşam mesai bitimi mümkün değil. Verilen dört saatlik zaman diliminde eleman veya yetkili ne zaman gelirse artık. İşine ilk senden başlarsa ilk önce sana gelir, en sona kalma durumun da var. Bekle-dur görevli ha şimdi geldi, şimdi gelecek diye. Ha kara treni beklemişsin, ha eskinin hacı yolunu fark etmiyor. İşin garibi beklerken firma ile irtibat da kuramıyorsun, ya telefona bakılmıyor, ya da telefon sürekli meşgul. Kazara cevap veren olursa da "Efendim, servis elemanı ne zaman gelir, belli olmaz, size verilen randevu saatine kadar beklemelisiniz" der. İşin garibi bu hizmetleri yapanların hepsi özel sektöre ait. İyi ki devlet kuruluşu değil.
Planlama sıfır, iletişim sıfır. Senin işin ne ki bekle dur onları. İşin varsa izin al, ya da gitme rapor al. Yok kendin duramayacaksan birini bul, ya da ücretli adam bul evinde bekleyecek olan. İstersen yapma bunları veya evinde durma. Gelirler, ziline basarlar. Açtın açtın. Yoksa hemen zilinin üstüne "Şu saatte gelindi, evde bulunamadı, yeniden randevu almak için şu numarayı arayınız" notunu yapıştırır. Adamlar burada iş yapıyor, senin keyfinin kahyası mı adamlar? Gelip bulamadı mı bundan sonra sen sil baştan tekrar uğraş. Hizmet isteyen sen değil misin? Al-gör hizmeti der gibi. Adamlar dedimse sana hizmet vermeye gelecek birkaç kişi değil, bekleye bekleye bir kişi çıkar gelir. Çünkü çalışan bir kişidir. Sabahtan eline liste verilir, eleman şu ev senin, bu ev benim dolaşır durur. İşte buna hizmet deniyor. Yersen.
Devlet sıra alma, sıra bekleme ve muayene olma konusunda kangren olan hastaneleri bile adam etti. Verdiği randevudan beş dakika önce veya sonrasında sana sıra geliyor, muayene olabiliyorsun. Bu özel sektörlerden hizmet almak öyle kolay değil anlayacağınız. Sana öyle bir randevu veriyor ki dört saat aralığı.
Bu yazıyı kaleme aldığım zaman diliminde bana verilen 14.00-18.00 arasını bekliyorum. Oğlanın işi var, mecburen ben bekliyorum dört gözle elemanın gelmesini. Firmayı aradım, hep meşgul. Hah şimdi düştü derken karşıma bir bant yayını çıkıyor. "Görüşmelerimiz kayda alınıyormuş, tesis içinse biri, arıza ve şikayetse ikiyi, operatörle görüşmek için lütfen dokuzu tuşlayın; uyarısını alıyorsun. Hangisini tuşlarsan tuşla, sadece çalan telefon sesi. Ne açan var, ne de cevap veren. İşin yoksa vakit geçirmek için bu telefonu çevir dur. Tekrar tekrar dinle. Nasılsa rahatsız olan yok, cevap veren de. Sadece ciddi bir firma imajı veriyor, bant yayınıyla.
Sanırım en sona kaldık. İnşallah sona kalan dona kalmaz. Bekliyorum elemanın gelmesini. Merak ettiğim bir şey var, devlet bu hizmetleri özelleştirirken bu tip firmaları özellikle mi seçiyor? Zamanında beni beğenmediniz, alın görün gününüzü der gibi.
Bereket firma dört saatliğine randevu veriyor. Ya bir de sabahtan akşama bekleyeceksin dese ne yapacağız? Beterin beteri var. Buna da şükür! 21.11.2017
Not: 1.Beklenen misafirler verdikleri randevunun bitimine 10 dakika kala nihayet geldiler. Hele şükür!
2. Çocukların evine aynı gün internet bağlandı. Birini sabah-öğle arası eşim bekledi, diğerini de ben. Bildiğiniz gibi.
3. Evine internet bağlatmak isteyenler gördüğünüz gibi biz bugünler için varız. Bir telefon kadar yakınım size.
Kovboy İş Başında *
17-25 dendi mi akla Rıza Sarraf gelir. Yolsuzluk, rüşvet,
kara para aklama...hepsi vardı iddiaların arasında. Hakkında -bizim sandığımız-
savcılarımız dava açtı, gözaltı kararı verdi, iddianame hazırlandı. Kısa bir
bocalamanın ardından devlet duruma hâkim oldu.
Siyaseten
yapılan ve sonuç almaya dönük bu operasyonla başarıya ulaşamayınca, vurucu ve
öldürücü darbe için 15 Temmuz seçildi. Devletin gücü ve milletin birliğiyle
şükürler olsun, bu kanlı darbe teşebbüsü de akim kaldı.
Türkiye'ye
içte ve dışta boyun eğdirmek için mücadele bitmedi. Oynanan oyunu başını kuma
gömerek perde gerisinden yöneten ABD, bu sefer bayrağı kendi devraldı. Çünkü on
yıllardır beslediği beslemeleri becerememişti bu işi. Başka yollar
denenmeliydi. Ne yapıp ne edip 17-25 Aralık'ın baş aktörü Rıza Sarraf, Türkiye
sınırları dışına çıkarılıp ABD'de yargı huzuruna çıkarılmalıydı. Beklendiği
gibi Rıza Sarraf ABD'de yargı huzurunda şimdi. ABD'nin niyeti belliydi belli
olmaya. Tutuklanacağını bile bile bu Sarraf ve avanesi niçin gitti? Yoksa
Sarraf da oyunun bir parçası mı? Düşünmeden edemiyor insan.
ABD'li
savcı; noktasına, virgülüne dokunmadan bizdeki 17-25 Aralık savcılarının
hazırladıkları iddia ve belgelerle Sarraf ve dönemin bakanı Çağlayan hakkında
dava açtı. İddialar, kara para aklama, ambargoyu delme vs üzerine. Türk yargısı
bu bilgi ve belgeleri biz vermedik, nereden aldınız diye sorduysa da doyurucu
bir cevap alınamadı ne ABD hükümetinden, ne de yargısından. Çünkü karşımızdaki
ABD idi. İstediğini yapardı. Çünkü güç-kuvvet ondaydı. Dünyanın kovboyu idi ne
de olsa. Nasıl ki ABD yapımı filmlerde kovboylar başroldeydi, onlar düzeni
sağlardı hep. Kimdi bu kovboylar? İsterseniz hafızalarımızı bir tazeleyelim.
Kovboy, ABD'de sığır çiftliklerinde atları evcilleştiren, sığırları güden ve
bakımını yapan kişi demektir. Yani sığır çobanı. ABD filimlerindeki başrol
oyuncu anlayacağınız. Bir tane sığır çobanı istediğini yapar, yıkar ve
sonunda muhitine hâkim olurdu.
Her
ne kadar şimdilerde bu şekil hayvan yetiştiricisi kalmasa da eskilerde kalan bu
misyonu, günümüzde ABD, devlet politikası haline getirmiştir. Dünyayı bu
şekilde kovboy mantığıyla yönetmektedir. Ne dur diyen var? Ne, ne yapıyorsun
diyen? Ne, bu yaptığın haksızlık diyen var? ABD, istediği gibi at koşturuyor,
kendi kural koyuyor, koyduğu kuralı dünya uygulayacak derken kendisi, koyduğu
kurala da uymuyor. Canının istemediği ülkeye ambargo koyuyor, canının istediği
ülkeye savaş açıyor, bir ülkenin insanına ve bakanına dava açıp
yargılayabiliyor. Adı konmamış dağ kanunu uyguluyor. Dünyada kimseden, hiçbir
devletten tık yok. Herkes korkuyor, aman bana ilişmesin, ne olur, ne olmaz
diyor. Hâsılı dünün at yetiştiricisi, sığır çobanı bugün Beyaz Saray'da
oturuyor, dünyaya yön ve nizam veriyor. Kim ayağına takılırsa, kim suyunu
bulandırırsa, kim yolunun önüne çıkmaya cesaret eder ve çıkarsa dünyanın sessiz
kaldığı bir durumda ona haddini bildirmeye kalkıyor. Her yolu denemeyi ve
uygulamayı da kendisine mubah görüyor. Çoğu ülkeyi ABD'den yönetmek masraflı
olduğu için her ülkeyi içeriden beslemeleriyle yönetmeye çalışıyor. Paralı
askerleri vasıtasıyla her türlü bilgi akışı ona geliyor. Ne istihbarat sorunu
var, ne para, ne silah, ne de insan gücü. Dünya emrinde dense yeridir.
ABD'nin
birkaç yıldır Türkiye'yi dize getirmeye çalışması da kovboy geleneğinden gelen
bir hastalığıdır. Çünkü Türkiye kendisine ayak bağı olmaya kalktı, üstelik
dikleniyor. Her yönden kıskaca alınmalı ki bu elden çıkmak üzere olan dünün
emir eri devleti; yeniden kabuğuna çekilsin, kendisine verilen misyonu oynasın;
oyun kurmaya, başkasıyla birlikte hareket etmeye kalkmasın, yeniden fabrika
ayarlarına dönsün.
Sözün
kısası, son yıllarda Türkiye'nin başına örülen çoraplar pişmiş tavuğun başına
gelmemiştir. Daha da devam edeceğe benziyor. Ta ki Türkiye kendisine biçilen
role geri dönsün. Bunun için diğer ülkelerle izole edilmesi, ekonomik sıkıntı,
diplomatik kriz, 15 Temmuz gibi kaba kuvvet dahil her yol denenmektedir.
Rıza
Sarraf olayı 17-25 Aralık, ben bitti demeden bitmez, daha ben buradan çok ekmek
yerim, Türkiye'yi hizaya getiririm ve getireceğim demektir. Bu Türkiye değil mi
ki dünün uysal koyunu. Yaramazlaştı iyice. Burnu sürtülmeli ki bir daha
yerinden kalkamasın ve bu ülkenin yaramazlığından hareketle başka ülkeler de
cesaretlenmesin. Hâsılı bu dünyanın ipi bir sığır çobanı ve at yetiştiricisinin
elinde. Kovboy yeniden iş başında yani. Allah bu ülkenin ve mazlum dünya
ülkelerinin yardımcısı olsun. 21.11.2017
* 25/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 25/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
20 Kasım 2017 Pazartesi
Yakışık Almadı Hiç! *
Fırsat buldukça toplumsal yara ve dertlere değinmeye
çalışıyorum yazılarımda. 17.11.2017 günü "Okul kantincilerinin feryadını
duyacak yok mu" başlıklı bir yazı kaleme alarak kantincilerin birkaç
yıldır devam eden sorunlarına eğilmeye çalıştım.
Sektörün iç işleyişini bilmiyorum ama basından izlediğim ve
birkaç tanıdık kantinciden edindiğim intibam dolayısıyla sorunu masaya yatırdım
ve yetkililerden çözüm istedim. Yazdığım yazımı da birkaç kantinciyle
paylaştım. Yazı hoşa gitmiş olmalı ki Türkiye çapında faaliyette bulunan hemen
hemen tüm kantin dernekleri yazımı sosyal medya aracılığıyla paylaştı. Olumlu
dönütler aldım. Sektör, dertli mi dertli imiş bu konuda. İnşallah sorunları
çözüme kavuşur.
Yazımın kısa zamanda paylaşım rekorları kırması hoşuma
gitmedi değil. Kısa zamanda tüm derneklerin yazıdan haberdar olması, aralarında
sıkı bir ilişki olduğunu da gösterdi. Bu demektir ki hızlı ve müthiş bir
organizasyona sahipler. Bu açıdan Türkiye'de faaliyette bulunan
kantincileri de tebrik etmek istiyorum burada.
Çoğu dernek başkanı usulüne uygun olarak adresimi vererek
paylaşımda bulunmuş. Kendilerine buradan teşekkür ediyorum. Fakat Kocaeli
Kantinciler Derneği Kurucu Başkanı Sayın Alican KAZGAN, 17/11/2017 gecesi
kaleme aldığım “Okul Kantincilerinin Feryadını Duyacak Yok mu?” başlıklı https://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2017/11/okul-kantincilerinin-feryadn-duyacak.html blogumdaki
yazımı tamamen kendisine mal ederek 19/11/2017 günü “http://www.batiyakasihaber.com//haber/1335/okul-kantincilerinin-feryadini-duyacak-yok-mu.html ve http://www.bizimgazete.com.tr/haber/guncel_1/-okul-kantincilerinin-feryadini-duyacak-yok-mu/19931.html internet
gazetelerinde yayımlatmıştır. Aynı yazım 20/11/2017 günü gazetemiz Anadolu’da
Bugün gazetesinde de (http://www.anadoludabugun.com.tr/yazi/okul-kantincilerinin-feryadini-duyacak-yok-mu-2875)
yayımlanmıştır. İlgili haber sitelerine ve Kocaeli Kantinciler Derneği web
sayfasına yaptığının doğru olmadığını ifade eden e-postalar gönderdim. Hâlihazırda
ne dernek başkanından ne de ilgili sitelerden bir dönüş olmadı. Üzülmedim
değil. Çünkü yapılan, emeğiyle geçinen kişilere sığmaz.
İki yıl önce yazmaya başladığım amatör yazı hayatıma adım
atarken “Neyi dert edinirsem onu yazacağım” demiştim. Yazmış olduğum 1400’ün
üzerindeki yazımda hemen hemen her konuya değindim. Bu yazımda da kantincilerin
derdine ortak olmayı amaç edinmiştim. Maksat da hasıl oldu. Önemli olan da bu
idi zaten. Yazdığım yazının ilgi ve alaka görmesi bizi memnun etmekle beraber
etik olanın yazının altında adıma da yer verilmesiydi. Ama maalesef olmadı.
Acaba kendi ürünleriymiş gibi yazıyı kendilerine mal etmek ve iç etmek nasıl
bir duygu? Anlamadım gitti. Adıma veya bloguma yer verselerdi, kıyamet
kopmazdı. Buna ne denir? Söylemek istemiyorum. Ha dışarıdan başkasına ait olan
bir şeyi araklayıp kendine mal etmişsin, ha başkasına ait olan bir yazıyı kendi
ürününmüş gibi piyasaya sürmüşsün. Ne farkı var bunun? Üstelik herhangi maddi
bir şeyi çalan mecbur kalıp almıştır denebilir, bilginin alınmasına ne denmeli?
Hiç gereği yoktu bunun.
Yazdığım yazılarımdan para kazanan ve alan bir kimse
değilim. Zevkle değiniyorum bu konulara. Dert edindiğim konularla ilgili
birilerine şirin görünme, birilerinden kaçınma gibi bir meseleyi hiç dert
edinmedim. Yeter ki bir konuyu dert edineyim. İlgili sitelere yazmama rağmen
dönüş yapmamaları ve sayın başkanın yazımı kendisine mal etmesinden dolayı zatı
şahanelerine üzüntülerimi ifade etmek isterim. Yazım onların olsun, hayırlı
olsun, güle güle kullansınlar! 20/11/2017 Ramazan YÜCE
* 22/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 22/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
18 Kasım 2017 Cumartesi
Pazarcı Esnafının Maharetlerini Değerlendirmek Lazım
Bana bu ülkenin en garip, en pratik insanı kim deseniz ilk başa koyacaklarımın arasında bazı pazarcı esnafı gelir.
Müşterinin görebileceği şekilde en öne meyve ve sebzenin en güzellerini albeni diyecek şekilde istifler. Sen gözünle önden beğenirsin, almaya karar verirsin, acaba arkası da böyle mi diye tezgahın arkasına doğru nazar etmeye kalkarsan "Hepsi aynı" diyerek sana güven vermeye çalışır. Gözün bir öne, bir arkaya gider tekrar. İçine sinmese de almaya karar verirsin. Üstelik adam hepsi aynı dedi. İki kuruş için yalan söyleyecek değil ya. İki kilo verir misin sözüne karşılık poşeti kaptığıyla doldurmaya çalışması bir olur. Kardeş, aman iyisinden ver desen, adam; "Bak buradan veriyorum" der. Meyve ve sebzeyi ikişer üçer alır bir eliyle. Nazik ve kibar bir şekilde poşetin içine koyar. İstediğin kilonun üzerinde vermeye çalışır. İki kilo istesen, 'İki buçuk yapalım mı' veya 'Düz hesap yapalım mı' der. Bazen olur der, bazen de olmaz dersin. Tartar tartmaz, terazinin üzerindeyken poşeti başlar. İyilik ve hizmette sınır yok yani.
Diğer alışverişleri de buna benzer şekilde yaptıktan sonra evinin yolunu tutarsın. Güç-bela evin mutfağına koyarsın. Bundan sonra senin işin bitmiştir. Hele şükür diyerek ellerini yıkadıktan sonra oturma odasına geçersin. Yorgunluğu atayım diye hafifçe uzanırsın. Acı acı gelen sese kulak kabartırsın ne oluyor diye. Ses eşinden gelir. "Aldığın şeylerin çoğunu attım, çürükmüş. Keşke almasaydın, görmedin mi bunların çürüklüğünü?" der. "Nereden göreceğim. Adam benim görmemem için her yolu denedi. Bir defa ben adamın poşete doldurduklarını değil, tezgahın önündekileri beğenmiştim. Öndeki ile aynı olanın arkasından verdi bana. Çünkü aynıymış." dersin. Bu konuşmayı böyle nazik bir şekilde yapmazdın tabi. Biraz değil epey kızarak konuşursun. Hatta "Değer miydi be adam! Üç kuruş için rızkına haram kattığına..." diyerek hayır duadan da eksik etmezsin adamı.
Gözünün önünde seni ayaktayken kandıran bu adamlar aslında pazar yerlerinde eriyip gidiyor. Ağzı laf yapan, eli müthiş çalışan, tezgahın önüne en güzel ve iri olanlarını koyan, arka taraftan sana çürük-çarık dolduran, akşama kadar tezgâhını bu şekilde bitirip evinin yolunu tutan bu yetenekleri savaşta düşmanı yanıltma işinde kullanılsa daha iyi olur. Bunlardaki mahatwt, yetenek ve ikna kabiliyetine hiçbir düşman askeri dayanamaz, pes eder. Ülke bir savaşı daha böylece kazanmış olur. Cephede bunlar sayesinde savaşın masabaşı görüşmelerini de bunlara bırakmak lazım. Böylece cephede kazanıp masada kaybetmemiş oluruz. Adamlar hem sevap kazanır, hem de çok para kazanırlar.
Ben önerimi sundum. Bu tip pazarcıları cephede değerlendirmek devlete kalmış. İster kabul eder, ister kabul etmez. Ama bir vatandaş olarak devletten istediğim anasını boyayıp babasına pazarlayan bu tip adamları pazar yerlerinden uzak tutsun. 18.11.2017
Müşterinin görebileceği şekilde en öne meyve ve sebzenin en güzellerini albeni diyecek şekilde istifler. Sen gözünle önden beğenirsin, almaya karar verirsin, acaba arkası da böyle mi diye tezgahın arkasına doğru nazar etmeye kalkarsan "Hepsi aynı" diyerek sana güven vermeye çalışır. Gözün bir öne, bir arkaya gider tekrar. İçine sinmese de almaya karar verirsin. Üstelik adam hepsi aynı dedi. İki kuruş için yalan söyleyecek değil ya. İki kilo verir misin sözüne karşılık poşeti kaptığıyla doldurmaya çalışması bir olur. Kardeş, aman iyisinden ver desen, adam; "Bak buradan veriyorum" der. Meyve ve sebzeyi ikişer üçer alır bir eliyle. Nazik ve kibar bir şekilde poşetin içine koyar. İstediğin kilonun üzerinde vermeye çalışır. İki kilo istesen, 'İki buçuk yapalım mı' veya 'Düz hesap yapalım mı' der. Bazen olur der, bazen de olmaz dersin. Tartar tartmaz, terazinin üzerindeyken poşeti başlar. İyilik ve hizmette sınır yok yani.
Diğer alışverişleri de buna benzer şekilde yaptıktan sonra evinin yolunu tutarsın. Güç-bela evin mutfağına koyarsın. Bundan sonra senin işin bitmiştir. Hele şükür diyerek ellerini yıkadıktan sonra oturma odasına geçersin. Yorgunluğu atayım diye hafifçe uzanırsın. Acı acı gelen sese kulak kabartırsın ne oluyor diye. Ses eşinden gelir. "Aldığın şeylerin çoğunu attım, çürükmüş. Keşke almasaydın, görmedin mi bunların çürüklüğünü?" der. "Nereden göreceğim. Adam benim görmemem için her yolu denedi. Bir defa ben adamın poşete doldurduklarını değil, tezgahın önündekileri beğenmiştim. Öndeki ile aynı olanın arkasından verdi bana. Çünkü aynıymış." dersin. Bu konuşmayı böyle nazik bir şekilde yapmazdın tabi. Biraz değil epey kızarak konuşursun. Hatta "Değer miydi be adam! Üç kuruş için rızkına haram kattığına..." diyerek hayır duadan da eksik etmezsin adamı.
Gözünün önünde seni ayaktayken kandıran bu adamlar aslında pazar yerlerinde eriyip gidiyor. Ağzı laf yapan, eli müthiş çalışan, tezgahın önüne en güzel ve iri olanlarını koyan, arka taraftan sana çürük-çarık dolduran, akşama kadar tezgâhını bu şekilde bitirip evinin yolunu tutan bu yetenekleri savaşta düşmanı yanıltma işinde kullanılsa daha iyi olur. Bunlardaki mahatwt, yetenek ve ikna kabiliyetine hiçbir düşman askeri dayanamaz, pes eder. Ülke bir savaşı daha böylece kazanmış olur. Cephede bunlar sayesinde savaşın masabaşı görüşmelerini de bunlara bırakmak lazım. Böylece cephede kazanıp masada kaybetmemiş oluruz. Adamlar hem sevap kazanır, hem de çok para kazanırlar.
Ben önerimi sundum. Bu tip pazarcıları cephede değerlendirmek devlete kalmış. İster kabul eder, ister kabul etmez. Ama bir vatandaş olarak devletten istediğim anasını boyayıp babasına pazarlayan bu tip adamları pazar yerlerinden uzak tutsun. 18.11.2017
Ah Şu Gruplar!
Ne olur, beni kapalı veya açık herhangi bir gruba eklemeseniz! Paylaşımınızı alenen sayfanızdan yapın, herkes görsün. Benden kimseye hayır olmaz, hele grubunuza. Kalabalık etsin diye ekliyorsanız ayağınıza dolanırım.
Haydi kambersiz düğün olmaz deyip eklediniz. Ben de katılmak istemiyorum dedim çıktım. Hala ne diye tekrar tekrar ekleyip durursunuz. İşi tadında bırakın artık. Şakaysa bu yaptığınız, sevmem. Ciddi ise hiç sevmem.
Ha bu arada bilmiyorsanız söyleyeyim. Benim değişik terör örgütleriyle bağlantım var. Yarın bunlar ortaya çıkarsa aynı grupta olmamız dolayısıyla başınız belaya girer. Nereden tanıyorsun diye sorarlar. Türkiye burası. Haydi gidin işinize... 17.11.2017
Haydi kambersiz düğün olmaz deyip eklediniz. Ben de katılmak istemiyorum dedim çıktım. Hala ne diye tekrar tekrar ekleyip durursunuz. İşi tadında bırakın artık. Şakaysa bu yaptığınız, sevmem. Ciddi ise hiç sevmem.
Ha bu arada bilmiyorsanız söyleyeyim. Benim değişik terör örgütleriyle bağlantım var. Yarın bunlar ortaya çıkarsa aynı grupta olmamız dolayısıyla başınız belaya girer. Nereden tanıyorsun diye sorarlar. Türkiye burası. Haydi gidin işinize... 17.11.2017
Okul Kantincilerinin Feryadını Duyacak Yok mu? *
Nerede
bir okul kantini çalıştıranı görseniz, hepsi dert küpü. Bir dokun, bin ah işit,
derler ya. İşte öyle. Beğenmiyorlarsa niye çalıştırıyorlar, bırakıp gitsinler
diyebilirsiniz. Yapacak iş olsa bundan sonra bir tanesini kantin işletmecisi
olarak göremezsiniz. Naçarlığa yapıyorlar bu işi. Acaba bir hal yolu bulunur mu
diye bekliyorlar?
İçinizden
bol bol kazanıyorlar, zevkten dört köşe olmalılar diye düşünebilirsiniz. Kazın
ayağı hiç öyle değil, içine girer veya az bir gözlemlerseniz işin vahametini
anlarsınız. Bilmeyenler neyi var kantincilerin diyebilir? O zaman söyleyeyim.
Kantinciler yasaklardan şikayetçi. Çünkü kantinler yok satıyor, yani hemen
hemen her şey, yasak oğlu yasak. İsterseniz neler yasak bir bakalım. MEB'in
sayfasında satılması yasak ürünler şunlar:
“Enerji,
gazlı, aromalı, kolalı, aromalı doğal mineralli içecekler; aromalı şurup,
içecek tozu ve su, meyveli içecek ve tozu, meyveli doğal mineralli içecek,
yapay soda, meyveli şurup, sporcu içecekleri ve suları, meyve suyu konsantresi;
kızartmalar, cipsler, çerezler; çikolatalar, gofretler, tüm şeker ve şekerleme
türleri; guarana, guarana özü, eklenmiş kafein içeren ürünler; kremalı,
çikolata dolgulu, jöleli, kekler ve pastalar (yaş pastalar, ekler, kruvasan,
donuk, parfe, mozaik pasta, muffin cupcake vb.); hamurlu, şerbetli tatlılar,
tatlandırıcılı yiyecek ve içecekler; krema, Hindistan cevizi sütü ve kreması;
çay ve kahve tarzı içecekler (liseler hariç).”
Listede açıkça göremedim ama sanırım, bisküvi çeşitleri de yasak. Ama hakkını yemeyelim, satılması caiz olan ürünler de var. İsterseniz bir de onlara göz atalım:
“Meyveler,
çiğ tüketilebilen sebzeler, salatalar, kuru meyveler, kuruyemişler, içme suyu,
süt (pastörize), taze sıkılmış meyve ve sebze suyu, yoğurt, ayran, pastörize
peynir, günlük haşlanmış yumurta, çeşnili ekmekler satışı uygun bulunan
gıdalar. Ayrıca tam buğday ekmeği, tam buğday unlu ekmek, karışık tahıllı ekmek
vb. ürünlerden yapılan, yumurta veya beyaz peynir, turşu hariç taze domates,
havuç, marul, biber vb. sebzelerle yapılan sandviçler, doğal mineralli su,
şekersiz gıdalar.” Eksik olmasınlar, en azından yukarıdaki ürünlerin satışına
izin veriliyor.
Peki,
öğrenciler yukarıdaki yasaklanmış ürünleri yemiyor mu? Yemez olur mu? Hem de
alasını yiyor. Nereden derseniz? Satılması yasak olan bu ürünler okul
kantinleri dışında bakkalda, markette…her yerde satılıyor. Okul bahçesinin
demirinden bile dışarıdaki esnaf getirip satıyor. Öğrenci gizli-kaçak alıyor
demir parmaklıkların arasından. Her yerde satışı caiz olan bu ürünler nedense
okul kantinlerine haram.
Amaç,
çocukların obeziteden kurtarılması ve sağlıklı beslenmeleri olsa gerek. Tamam,
güzel bir karar. O zaman bu ürünlerin bırakın satışını, üretimini de
yasaklayalım. Bu ürünler zararlıysa her yerde yasaklayalım ve bu yasağa her
birimiz uyalım ve sıkı bir denetime tabi tutalım. Çünkü bu çocuklar bizim
geleceğimiz. Yok, bunu beceremiyorsak o zaman kantincilerin suçu ne burada?
Çocuk ne yapacak? Dışarıdan şu ya da bu şekilde aldığını kantincinin gözünün
önünde açıp yiyecek. Yazık değil mi, yüksek bedellerle okul kantinlerini
kiralayıp işleten kantincilere! Gücümüz sadece onlara yasak koymaya ve onları
denetlemeye mi yetiyor?
Uygulanmayacak
ve uygulanması mümkün olmayan bu yasakları sürdürmeye çalışmak ve hala bir orta
yol bulmamak gülünç geliyor bana. Eğer bu uygulama böyle devam edecekse -ki devam
etmesi mümkün değildir- o zaman kapatalım okullardaki kantinleri. Bari çocuklar
beslenmelerini evlerinden getirsin, bu işe kökten bir çözüm bulalım.
Kantinciler de bu vesileyle rızıklarını başka yerlerde arasınlar. Bu arada kantinci falan değilim, haberiniz olsun. 18/11/2017 Ramazan YÜCE
* 20/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 20/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)