11 Ekim 2016 Salı

Ama olmazkiciler


Bir toplumda mutlaka aykırı düşünceler olmalı, fikirler çatışmalı, beyin jimnastiği yapılabilmelidir. Herkes ve her kesim de farklı fikirlere tahammül edebilmeli, hatta saygı duyabilmelidir. Eleştiriye tahammülümüz olmasa da haksızlığa karşı çıkabilmek, kendisi mağdur olmadığı halde mağdurun yanında yer alabilmek, yapıcı eleştiri yapabilmek takdir edilecek bir davranıştır. Muhalif olanlar da tekdüze değildir, çeşit çeşittir. 

Gördüğü, duyduğu ve yapılan her şeyi eleştiren  tipler vardır. Bunlara ağzınla kuş tutsan da yaptığını asla beğendiremezsin. Kendini beğenmiş tiplerdir. Zaten kendisini de beğenmese çatlar ölürdü mutlaka. Bilin ki kendisini beğenmesi de tevazusundandır. Her şeye karşı çıkmayı misyon edinmiştir böyleleri. Müzmin muhaliftir bunlar.

Hiçbir şeyi eleştirmeyen, yorum yapmayan, görüşünü söylemeyen ve paylaşmayan, sadece dinlemekle yetinen, hiç renk ve tepki vermeyen tipler de vardır. İçinde sakladığı görüşü saçı-sakalı bilse sırrım ifşa edildi diyerek saçını-sakalını keser atar. Korkak tiplerdir bunlar. Başıma bir şey gelir korkusu taşır daima. O yüzden etliye, sütlüye karışmaz. Sırrıyla öbür dünyaya gider.

İstediği görev ve makama gelince sesini çıkarmayan, hak ve adalet yerini buldu diye düşünen tipler  de vardır. Makamda durduğu müddetçe hayatından ve kendisini oraya getirenlerden memnundur doğrusu. Ne zaman ki bu tipler bulunduğu yerden alaşağı edilir, işte o zaman basarlar yaygarayı. Bu tipler daha önce mağdur olmuş insanların sesine kulak vermez ve tepki vermez iken hemen “Ama bu haksızlık” demeye başlarlar. İstediği makama gelmeden önce eleştiri yaparken muradına erdikten sonra sesini çıkarmayan ve eleştiriyi bırakan tipler de bu kategoriden sayılabilir.

Ben dobra birisiyim: doğruya doğru, eğriye eğri derim diyen tipler vardır. Önce dobralığı hoşuna gider. Bunlar yanlışı yapan kendinden veya göbek bağı ile bağlı olan birinin yaptığı yanlışa sesini çıkarmazlar. Muhalif olduğu kesime karşı arslan kesilirler. Bunlar da testi başarıyla geçemezler.

Dilin de kemiği olmayan tipler vardır. Bunlar yanlış gördüğünde hangi kesim olduğuna, hangi makamda olduğuna bakmazlar. Başıma bir şey gelir mi diye düşünmezler. Olması gereken eleştiriyi yaparlar. Böyleleri, muhalif kesimden övgü alırken kendi kesiminden yergi almaya başlarlar.İpinin çekilmesi mukadderdir artık. Çünkü yaranamaz ne İsa’ya, ne de Musa’ya. İlk fırsatta başka bir gerekçe ile yerinden edilir. Makamından olur, fakat kişilik ve kimliğini kaybetmemiş olur.

Asla muhalif olmayan, sesini çıkarmayan, sadece denileni yapan, göze girip gözde olmaya çalışan tipler de vardır. Bunlar ise emir eridir. Asla kendisi olamazlar. Sadece emir alır. Kendisini yaptıklarıyla göstermeye çalışır. Üstleriyle ilişkilerini sıcak tutar. Amirinin her sözünü tasvip eder içine sinmese de. Kızdığına kızar, düşman bellediğini düşman bilir. Böylelerini amirleri de sever. Böylece körler ve sağırlar olarak birbirlerini ağırlar dururlar. Bunun muhalifliği efendisinin görüşlerini savunmak, karşı çıkanlara karşı gelmek şeklindedir.

Görüldüğü gibi muhalifin de epey çeşidi varmış. Daha da vardır bunu çeşidi. Seç-beğen...Hangisi olmak istersen... 11/10/2016

10 Ekim 2016 Pazartesi

İlm-i siyaset *

Tanzimat(1839) ve Islahat(1856)  Fermanlarıyla birlikte yıkılmaktan kurtulmak için dış devletlerin müdahalesine açık hale gelmişiz. Dış ülkeler hiç ellerini çekmediler ülkemizin üzerinden. Topla tüfekle gelerek koca Osmanlı Devletini parçaladılar. Kurtuluş mücadelesi verilerek 783.562 km2’lik bir toprağı kurtarabildik ellerinden. Bir daha topla tüfekle gelmediler, fakat sinsi mücadeleyi de elden bırakmadılar. Bu sefer içimizden yetiştirdikleri hainlerle bizi hizaya getirmeye çalıştılar hep. Son yıllarda hem PKK, hem de FETÖ üzerinden bize had bildirme yolunu seçtiler.

Kuruluşları aynı yıllarda gerçekleşen bu iki terör örgütünden PKK, bizden canlar alarak oyaladı durdu bizi yıllardır. 40 yıldır korunup gözetilerek büyütülen FETÖ ise 15 Temmuz’da gerçek yüzünü gösterdi. Bundan sonra da ya bu örgütlerle, ya da başka besledikleri beslemeleriyle yine çıkacaklar karşımıza. Çünkü dış güçlerin bizimle ilgili emelleri tükenmedikçe bu ülkede piyonlar boy göstermeye devam edeceklerdir.

Hendek kalkışmasıyla farklı bir hüviyete giren PKK ve okumuşların ihaneti diyebileceğimiz FETÖ ile devlet, amansız bir mücadeleye girişmiştir. Her iki eli kanlı örgütle mücadele konusunda halk hiç olmadığı kadar devlete destek vermektedir. İnşallah bu ülkede bir daha hainler yetişmeyecek şekilde  bu var olma  savaşında başarıya ulaşılır.

Devlet bir taraftan bunlarla mücadelesini yaparken böylesi ihanet şebekelerinin bir daha bu topraklarda neşvünema bulmaması için neler yapması gerektiğini mutlaka masaya yatırmalıdır. Suçluyla mücadele konusunda masuma zarar vermeden tıpkı arkeologların kazı çalışması gibi bir yöntem geliştirmelidir. Bizde ve ülkemizin geleceğinde gözü olan devletlerle mücadele edebilmek için ülke içinde mutlaka toplumsal barış sağlanmalıdır. Önce ülke içinde birlik ve beraberlik sağlanmalı, yaralarımız hep birlikte sarılmalıdır. Kimse ötekileştirilmemelidir. Yerli işbirlikçiler yetişmezse bu ülkede, dışarının topu tüfeği bize vız gelir.

Türkiye hiç olmadığı kadar içeride ve dışarıda bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Yine ülkemiz hiç olmadığı kadar yalnızlara oynamaktadır. İçeride toplumsal barışı sağlarken dış devletlerle diplomasiyi elden bırakmamak lazımdır. Devletler arası ilişkilerde mutlaka diplomatik bir dil kullanılmalıdır.  Müzakere hiç ihmal edilmemelidir. Menfaate dayalı devletler arası ilişkilerde bugün düşman olan devletle yarın dost, dost olan devletle de düşman olabiliriz. Türkiye, içeride konuştuğu dili dışarıda konuşmamalıdır. İnsanlar dobra insanı severiz der. Bu sevgi, kuyruğuna basıncaya kadardır. Kullandığımız dil, haklı olduğumuz bir meselede bizi yalnız bırakabilir. Çünkü nasıl ki insanlar güç karşısında sesini çıkaramıyorsa insanların organizesi denen devletler de güçlü, süper ve sömürgeci devletlere karşı sesini çıkaramamaktadır. Her doğru, her yerde, her zaman söylenmemelidir. Mücadeleyi masada kazanmak için çabalamalıyız. Bunun için biraz ilmi siyaset bilmek gerekir. Yazımızı bir hikayeyle bitirelim:

Eski zamanlarda ülkeye nam salmış bir okulu birincilikle bitiren bir öğrenci okuldan ayrılıp hocalık yapmak ister. Hocasının biraz daha kal, ilmi siyaset öğren tavsiyesini kulak ardı eder. Memleketine giderken yolu bir köye düşer. Namaz kılmak için bir camiye girer. Camide vaaz veren hocanın söyledikleri gerçekle örtüşmeyen bilgilerdir. Başarılı öğrenci: Ey cemaat! Hocanızın söyledikleri hep yalan ve dolandan ibaret, sakın ona inanmayın” diye seslenir. Cemaati tarafından çok sevilen hoca: “Bu adam aramıza nifak sokmaya gelmiş, bunun katli vaciptir” diyerek cemaati üzerine salar. Ölmekten gücün kurtulan öğrenci geriye dönerek hocasının yanına gelir, bir müddet daha ilmi siyaset öğrendikten sonra tekrar Cuma kıldığı camiye gelir. Aynı imam yine bol keseden konuşmaya devam etmektedir. İlmin siyasetini de okuyan öğrenci, namaz çıkışı: “Vallahi sizin hoca gibi hoca zor bulunur, ben diyorum ki sizin hocanın sakalından bir kıl koparan cennete gider” der demez cemaat, sakalından kıl koparmak için hocanın üzerine çullanır. Ücretsiz sakal tıraşı olan hoca canını zor kurtarır.”


Haklı olduğumuz bağımsızlık mücadelesinde mesafe alabilmek ve mazlumların hamisi olmak için biraz ilmi siyaset öğrenmeye ne dersiniz? 10/10/2016

* 12/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

8 Ekim 2016 Cumartesi

Geniş Tabanlı Eğitim Sistemi *

Değişmeyen tek şey değişimdir diyerek sürekli eğitim sistemimizle oynuyoruz. Gelen oynuyor, giden oynuyor. Çünkü kimse mevcuttan memnun değil. Her yeni gördüğümüze sarılıyoruz, mevcut iyi değil diye. Her yeniyi uygulamaya umutla başlarız. Aksayan yönleri görünce hemen yeni arayışlara yöneliyoruz. Sürekli arıyoruz, eğitimde en iyiyi bulmak için. Bir türlü sığınacağımız güvenli limanı bulamadık. Bıkıp usanmadık. Kaç nesli heba ettik kobay olarak kullanmaktan. Nedeyse her arayış bizi duvara toslatıyor.

Eğitimimiz bir çorba. İyi niyetle yapılan bir çorba. Ama nedense her çorba bize gıda olmaktan ziyade zehir saçıyor. Öyle zehir ki eğitim sistemimizdeki çarpıklıktan dolayı  ülke elden gidiyordu maazallah. Çünkü 15 Temmuz, okumuşların isyan ve ihanetiydi. Bedelini kanla ödedik.

Adını, sayısını unuttum uygulanan eğitim sisteminin. Bizden öncekiler iyi bir eğitim alamadan gittiler. Yarın biz de gidersek öbür dünyadakiler soracak eğitim sistemi düzeldi mi diye. Sizi bilmem ama bana ötede sorarlarsa eğitim sistemimizi en iyi anlatan aşağıdaki hikayeyi anlatacağım onlara:

"Bir gün ormandaki hayvanlar bir araya gelip okul açmaya karar verirler.
Bir tavşan, bir kuş, bir sincap, bir balık ve yılan balığı yönetim kurulunu oluşturdu.

Tavşan, müfredatta koşmanın bulunmasını istemektedir.

Kuş, uçmanın, balık yüzmenin dahil olmasını ve sincap, ağaca tırmanmanın mutlaka zorunlu dersler arasında olması gerektiğini söylemektedir. Bütün bunları bir araya getirip, bir müfredat programı yaptılar ve bütün hayvanların bu dersleri görmesini istediler.

Tavşan koşu dersinden A alıyor olmasına rağmen, ağaca tırmanmak onun için çok ciddi bir sorundu. Sürekli kafa üstü düşüyordu.

Bir süre sonra beyni hasar gördü ve eskisi gibi koşamadı.

Artık koşuda A almak yerine, C alıyordu. Ve tabii, ağaca tırmanmada ise her zaman zayıf alıyordu. Kuş, uçmada çok başarılıydı, ama sıra toprak kazmaya geldiği zaman, o kadar başarılı değildi.

Sürekli gagasını ve kanatlarını kırıyordu. Bir süre sonra toprak kazma notu hala F olmasına rağmen, uçma notu C´ ye düşmüştü. O'da ağaca tırmanmada çok zorlanıyordu.

Sonuçta sınıf birincisi olan hayvan her şeyi yarım yapabilen, geri zekalı yılan balığı oldu. Ancak eğitimciler çok mutluydu, çünkü herkes bütün dersleri görüyordu.

Ve buna “Geniş Tabanlı Eğitim Sistemi” dediler." (OSHO´nun “Sezgi” kitabından alıntıdır.)

Hayvanların üzerinden anlatılan bu hikayeyi dinleyince öbür dünyadakiler: "Tamam kardeş, daha başka bir şey anlatmana gerek yok. Türkiye'deki eğitim sisteminde hiçbir değişiklik yok. Bizde de aynıydı. Anlaşılan hala havanda su dövülüyor" derler sanırım.

Türkçe'si her şeyin öğrenilmesi için planlamanın yapıldığı, ama hiç bir şeyin öğretilmediği sistem bizdeki. İşin garibi mevcudu da unutuyoruz, tıpkı hikayede anlatılan kuş ve hayvanların yeteneklerini de kaybettikleri gibi. 08.10.2016

* 16/10/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bu Hızır bir başka!

Okullarda yazıcı vazgeçilmezdir. Olmazsa olmaz. Özellikle yöneticilerin eli ve ayağıdır. Son zamanlarda renkli yazıcılar da ihtiyaç olmaya başlandı. Öğrenciye sınav giriş belgesi vermek, MEM tarafından gönderilen renkli broşürün çıktısının alınarak okulun uygun yerine asılması vb durumlarda renkli yazıcıya ihtiyaç duyulmaktadır. Zaman zaman öğretmen gelip "Hocam bizim okulun renkli yazıcısı var mı?" şeklinde sorular da sormaya başlayınca okula renkli bir yazıcı almak vacip oldu artık deyip piyasa araştırmasına çıktım. 2012-2013 yıllarıydı sanırım.

Kule Sitede bir bilişim mağazasında uygun bir yazıcı buldum. yetkilisi: "Okula alacaksanız eğer, kurumunuzdan onaylı bir ihtiyaç listesi getirdiğiniz takdirde bilgisayara bağlı ürünlerde % 18 kdv muafiyeti uyguluyoruz" dedi. İstenilen formu bulduktan sonra formu doldurup ilçe kurum müdürüne onaylattım. Oradan oraya giderken çaba sarf edip yoruluyorsun ama kurumuna % 18 daha uygun bir demirbaş alacağınız heyecanıyla  sevinip mutlu oluyorsun. Bizimkisi tatlı bir telaş.

Yazıcıyı aldım,  onaylı evrakı yetkiliye ibraz ettim. % 18 kdv muafiyeti uygulandı. Okulun parası olduğunda oradan alırım düşüncesiyle kendi kredi kartımı uzatıp ödemeyi yaptım. Görevli: "Aracınız nerede, oraya kadar eleman götürsün" deyince, bir yazıcı değil mi arabaya ne gerek var, araba getirmedim, ben götürürüm dedim. "İyi öyleyse" dediler. yazıcıyı bana uzattılar. Kaba bir görüntüsü var ama olsun, içindeki ambalajındandır bu dedim. Eğilip davrandım. Ağır gerçekten. Arabayı nasıl aramazsın şimdi dedim kendi kendime. Bir taraftan yazıcıyı yüklendim, bir taraftan da bu yazıcıyı nereye götürüp emanet edeyim diye düşünmeye başladım. En iyisi tramvay durağına kadar götüreyim, Alaaddin'de inip İş Bankasının önünden tekrar otobüse biner, Kayalıpark'ta iner, oradan fatih Çarşısına götürür, koyarım. Ertesi gün çar yakınlarından okula aracıyla gelen bir öğretmeni arar, yazıcıyı okula getiririm dedim.

Yazıcıyı kah kucağıma, kah omzuma alarak çıktım yola. Zaman zaman  uygun yere koyarak nefeslendim. Durağa yaklaştım, yolu neredeyse yarıladım. "Amca yardım edeyim" sesi kulağıma çaldı. Baktım 13-14 yaşlarında bir çocuk.  Hızır gibi yetişti imdadıma dedim içimden...Zahmet olmasın delikanlı! Ağır, zaten yaklaştım, tramvaya bineceğim dedim. "Olsun amca, zahmet olmaz" dedi. yazıcıyı hemen kendine doğru çekti. Allah razı olsun senden genç dedim. O, önden bense ardından yürüdük. İnsanlık ölmemiş, maşallah! Şu çocuktaki yardım duygusuna bak, bu çocuk bana yardım etti,  cebimden para vereyim varınca dedim. 200 m. yürüdükten sonra durağa geldik. Elimi cebime attım, 5 lirayı çocuğa uzatarak delikanlı, al şunu harçlık yap" dedim. "Ne amca bu? Az bu!" demez mi? Şaşırdım doğal olarak. Yavrum! İçimden geldi verdim, sonra ben seni çağırıp yardım et demedim, al şunu, benim moralimi iyice bozma. hakkında oluşmuş kanaatimi de yok etme dedim, tramvaya bindim.

Alaaddin tramvay durağında indim. Duraktan İş bankasının önüne yürüdüm kucağımdaki yazıcıyla beraber. biraz otobüs bekledikten sonra gelen otobüse bindim. Bir durak sonra indim. Bir yazıcıya baktım bir de Fatih Çarşısına. her zaman ki arşınladığım çarşı ne kadar da uzak geldi bana. Güç-bela çarşıya geldim. ter o biçim. Söylemeye gerek yok. Yazıcıyı emanet ettim oradaki bir dostumun dükkanına.

Akşam, ertesi günü dersi olan ve Fatih Çarşısının önünden geçen bir öğretmenimi aradım, hocam! okulun yazıcısı var, alıp gelebilir misin diye. "Lafı olmaz hocam, hay hay! dedi. Tarif ettiğim yerden ertesi gün yazıcıyı alarak okula getirdi.

Sıkıntı çektim ama yazıcı okula gelince keyfim yerine geldi, hemen kurduk yazıcıyı. İlk çıktıyı aldık, moralim yerine geldi. Az sonra  yazıcıyı terziden alıp gelen öğretmen odama girdi. "Hocam müsaadeniz olursa 10 dakikalığına  havuç almaya gidebilir miyim" dedi. Hocam, getirdiğin yazıcıyı fatih Çarşısına bırak, ben oradan kendim getiririm" dedim hiç istifimi bozmadan. Öğretmen: "Hocam önemli değil, ben havuç almaya gitmem, çok da önemli değildi zaten, getirdiğim yazıcının lafı mı olur" dedi... Dedim ya keyfim yerinde diye. Ama öğretmenin bir anda ciddiye alacağını hesaba katmadım. Ardından gülüştük. O, havucunu almaya gitti, ben de işime koyuldum. 

Ya öğretmen işi ciddiye alıp yazıcıyı tekrar aldığı yere götürseydi, benim halim nice olurdu acaba? Kule'den getirdiğim gibi tekrar Fatih Çarşısından aynı yöntemle getirirdim getirmesine de. İşte o zaman anam ağlardı. Ardından dilimin cezası derdim herhalde yazıcıyı yüklenip getirirken... 08/10/2016

7 Ekim 2016 Cuma

İki taraflı ince çizgi: Güven *

"İngiltere'de yargıçların maaşı yoktur. Onun yerine ihtiyaçları oldukça kullandıkları kredisi sınırsız çek defterleri vardır. Bir gün hakimin biri bir bankaya gidip 1.000.000 poundluk bir çek bozdurmak istediğini söylemiş. Tabii ortalık birbirine girmiş. Banka yöneticileri en üst makamdan onay almadan bu kadar parayı veremeyecekleri söyleyip hemen İç işleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Başbakanlığa filan telefon etmişler. Ancak aradıkları her yerden gelen cevap aynıymış: ÖDEYİN! Gel gelelim bankada o kadar nakit yokmuş. Hakimden ertesi gün gelmesi rica edilmiş. Ertesi gün para bir bavul içinde hazırmış.

Aradan birkaç gün geçmiş. Hakim çıkagelmiş. Parayı bankaya geri vermek istiyormuş. Banka yönetimi şaşırıp kalmış. Hemen Adalet Bakanlığını aramışlar. Derhal bakanlık müfettişleri devreye girmiş ve hakime hareketinin sebebini sormuşlar. Hakim “Kraliçe'nin hükümeti bize gerçekten bu kadar güveniyor mu? Onu sınadım” cevabını vermiş. Raporlar bakanlığa iletilmiş ve aynı gün hakim azledilmiş. Adalet bakanlığı hakime gönderdiği yazıda gerekçeyi şöyle açıklamış: ”Kraliçe hükümetinin saygın bir hakimi, devletine güvenmiyor ve onu sınıyorsa, devlet ona asla güvenmez.” “Güven” çok ince bir çizgidir. Onu kalınlaştırarak kırılmasını engelleyen tek şey, “iki taraflı” olmasıdır."

İngiltere'de hakimlerin maaşı böyle mi bilmem, ama yıllardır bu şekilde anlatılır. Bana Türkiye'deki en büyük sıkıntı nedir dense "Adalet ve güven duygusu" derim. Çünkü bugün ne mahkemelerimiz adalet dağıtıyor, ne  birbirimize güveniyoruz, ne biz devlete, ne de devlet bize güveniyor. İki tarafı ince çizgi adı verilen güvenimiz kalınlaştırılmadan kırılmış maalesef. Öyle bir durumla karşı karşıyayız ki ne hapse girene suçlu gözüyle bakabiliyoruz, ne de dışarıda gezene masum gözüyle bakabiliyoruz. Çünkü suçlu diye içeriye atılan kısa bir müddet yattıktan sonra çıkıyor, dışarıdaki içeriye giriyor. Kim girerse içeri: Haksızlık yapılıyor, esas suçlular dışarıda diye kalabalık bir güruh sesini yükseltiyor. Sonra bir zaman geliyor, dışarıdakiler içeri giriyor. Bu sefer diğerleri yaygarayı basıyor: Ama bu haksızlık diye. Hasılı bu ülkede hiçbir şey, hiçbir kimse göründüğü gibi değil. Akla-karayı karıştırdık, suçlu-suçsuz ayırt edilemez oldu artık. Birbirimizin söylediğine de inanmıyoruz. Ne olacak bu halimiz gerçekten? Biz birbirimize nasıl güven duyup nasıl güven vereceğiz? Adalet ve güven ortamının olmadığı bu ülke daha ne zamana kadar ayakta kalır. Yaşama denirse buna yaşıyoruz birbirimize güvenmeden, dost görünümlü bir düşman olarak...

Ardımızdan gelen nesil bize herhalde diyecek: Atalarımız iyi-hoş kişilermiş, bize çok şeyi miras bırakmışlar. Ama çözemediğimiz bir şey var. Bunlarda hiç adalet duygusu yokmuş, birbirlerine de hiç güvenmiyorlarmış. Keşke bize her şeyi bırakacaklarına miras olarak adalet ve güven bıraksalar daha iyiymiş diyecekler...

Bu ülkede toplumsal barış sağlamak istiyorsak önce birbirimize güvenelim. Birbirimizi dinleyelim, kulak verelim. Adalet duygusunu tesis edelim. Ortak suçlularımız olsun. Suçlular suçunu çeksin. Kimse onlara kol kanat germesin. Masumlarımız da ortak olsun, onların canı yanmasın. Önce kafamızdaki algılardan kurtulalım. Yanlış algıların oluşmaması için gerekeni yapalım. Eğer bir yanlış anlaşılma söz konusu ise, “Minare yamuk” diyen çocukların kafasında bir algı oluşmaması için Mimar Sinan’ın bir halat getirerek minareye bağlayıp çocuklarla beraber asılması gibi minareyi düzeltmeye çalışalım. Minare düzelmeye düzelmedi. Ama çocukların kafasında oluşacak olan yamuk minare algısının önüne böylece geçilmiş oldu. Büyükler çocuk değil biliyorum ama her birimizin anlayacağı, ikna olacağı bir damarı vardır. Önemli olan o damarı bulmaktır.

Haydin hep birlikte birbirimize güvenelim. Aramızda adaleti tesis edelim. Bu ikisinin olmadığı yerde huzur olmaz. Bunun için de  herkes ve her kesim ilk önce kendi evinin önünü ve kendi mahallesini temizlemekle işe başlamalı. Zira tüm mahalleler çok kirli...07/10/2016

* 15/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


6 Ekim 2016 Perşembe

Koltuk sahipleri

Çeşit çeşittir bu ülkede koltuk sahipleri. Kimi gücünü koltuğundan alır, kimi de koltuğuna güç katar. Kimi hava atmak, kimi de havasını ve hevesini almak için yapar bunu.

Koltuk sahibi olmak sorumluluk demektir hakkıyla yapmak isteyenler için. Üzerine daha fazla yükün binmesidir. Kimi hakkıyla yapar; kimi de eline, yüzüne bulaştırır. Heveslisi de pek çoktur. Kiminin üzerine yıkılmıştır bu görev, kimi de kendisi talep eder bu makamı.

Kimi hak ederek, bileğinin hakkıyla gelir bu göreve. Oturduğu koltuğu doldurur ve hakkını verir. Kimseye de minnet borcu yoktur. İşini layıkıyla yapmaya çalışır. Kimi de çalışıp çabalamadan, birilerinin himmetiyle dokuz takla atarak gelir, makamda kalmak için de 18 takla atar. Hep minnet duyar kendisini o koltuğa oturtan kimseye. Kendisi amirdir başkasına karşı. Fakat minnet borçlu olduğu kimsenin karşısında ise iradesi olmayan bir emir eridir. Gözüne girip tutunmak için etrafında neredeyse pervane olur. Onun selamı, ricası bir emirdir. Verdiği emir demiri keser çünkü. Varlık sebebidir ne de olsa. Gözü hiç bir şeyi görmez, asla sorgulamaz, aklını kullanmaz. Çünkü ipi efendisinin elindedir, her an aforoz edilebilir. Makama tutunmaya ve orada kalıcı olmaya çalışır. Koltuk vazgeçilmezdir bundan sonra onun için. Altından kaydı mı hayatı kararır. Yediğinden, içtiğinden zevk alamaz. Millet içine çıkamaz maazallah! Hep göz doldurmaya çalışır, reklamını da iyi yapmaya çalışır. Böyleleri etrafında tevazu ve alçakgönüllülüğü de kimseye bırakmaz. "Efendim! istemiyordum ama bu makama gelmem için teklif, hatta ısrar var. Yoksa yapmam bu işi" diyerek bulunduğu makam için bulunmaz Hint kumaşı olduğunu izah etmeye çalışır. Muhatabı sesini çıkarmadıkça da "Herkesi ikna ettim" sanır kendince.

Kiminin gelmek istediği makama atanmak için önce denenmesi gerekir. Bedeli ne olursa olsun sınavı geçmesi gerekir, yoksa getirildiği makama asaleten atanması söz konusu olamaz. Kanlıdır bunların koltuğu. Efendisine rüşdünü ispatlaması için çok kişiyi koltuğundan etmesi gerekir. Bunun için her yolu dener. Almadık kelle bırakmaz, hatta böylelerine: "Bulunduğun makama geleceksin ama önce babanın cesedini çiğneyip geleceksin, haydi seni göreyim" dense gözünü kırpmadan babasını öldürür, cesedini de çiğner geçer. Çünkü yıllardır hayalini kurduğu makama gelmek ve orada tutunabilmek için gelen bu fırsatı tepmemesi lazımdır. Zaten bu işi kendisi yapmasa da bir başkası yapacaktır. Hayatın cilvesine bakın ki, kendisi bu konuda biçilmiş bir kaftandır. Ondan iyisini mi bulacaklardır. Kelle almak, başkasının ayağını kaydırmak, suyunu bulandıranlara bir ama ve kulp takmak... her babayiğidin harcı değildir. Kelle alacak ki makama layık görülecek, kan akıtacak ki koltuğunu sağlamlaştıracak; iftira, dedikodu yapacak ki herkese gününü ve gücünü gösterecek...savunma refleksi de mükemmel zaten. Birileri tepki gösterirmiş, vız gelir onun için. Çünkü rüzgar, tüm hızıyla arkasında zaten. Kendisini oraya getiren irade orada olduğu müddetçe elindeki kılıçla daha nice canlar alır, yeter ki efendisi istesin. Böylelerinin yaptığı makam sahipliği  Çingene beyliğidir. Bir günlük de olsa beylik beyliktir. Beylik olsun da varsın çingene beyliği olsun. Makamında koltuğa oturmak, emrindekilere emir vermek, makam aracına bindiği zaman arka sağa oturmak dağları ben yarattım demek gibidir böyleleri için. Yalnızlıktan, tek başına kalmaktan müthiş korkarlar. Çünkü tek başına kalmak demek, öz eleştiri yapmak demektir. Bu durumda vicdanları yer bitirir onu. Makamda kaldığı müddetçe etrafında oluşturduğu yağdanlığın kendisine saygı göstermesi ve yağcılık yapmasıyla övünür hep. Emekliliği de pek düşünmez. Çünkü emir alıp, emir vermeye alışmıştır. Emekli olunca kim dinler sözünü sonra?

Görevden el çektirilirse  kazara böyleleri, işte asıl büyük kıyamet budur onun için. Çünkü varlık sebebidir, gücünü aldığı koltuk olmayınca ne yapacak? Ha koltuğu gitmiş ha canı? Ne fark eder ki! Koltuğu olmayan canı nideyim ben diyerek hayata küser. Çalmadık kapı bırakmaz, tutunmak için. Tüm kapılar kapanırsa nankörlükle suçlar efendisini bundan sonra. Onun için neler neler yaptığını, kelle koltukta çarpıştığını sıralar durur, ama nafile...

Aklıma gelen koltuk çeşitleri bunlar. Daha nice çeşitleri vardır kim bilir?  Allah kimseye altından kalkamayacağı bir yük vermesin. Oturduğu koltuğa hakkıyla oturmayı, oturacağı koltukta ne bedeller ödeyeceğini bilmesini, aklını kullanmayı, vicdanının sesine kulak vermesini nasip etsin.  İnsanlar makamlarda da sınanır, insanlığını kaybettirmesin kimseye... 06/10/2016

Gözü açığa bak!

Arabamın ufak tefek tamir işini halledip mahalleme doğru yola çıktım. Fatih Caddesindeki ışıklarda ışık bekleyen bir aracın arkasına durdum. Siren sesiyle birlikte ardımıza yanaşan ambulansa yol vermek için kornaya bastım, önümüz açılsın diye.  Önümdeki araç hareket ederken bir taraftan kalkmaya çalıştım, dikiz aynasından da ambulansı göz attım. Benim hareket ettiğimi gören yan taraftaki ambulans ardıma yanaşmak için harekete geçti.

Yeni kalkmıştım ki önümden hareket eden aracın durmasıyla birlikte sol tampona hafifçe vurdum. Önümdeki araç hızlı bir şekilde yoluna  devam etti, Ardından kalkan ben ve diğer araçlar çil yavrusu gibi dağıldı her bir tarafa. 150 metre ötedeki markete gitmek için aracımı park ederek alışveriş yaptım.

Ertesi günü 2015-2016 öğretim yılının sene sonu toplantısını yapıyorum. Toplantı esnasında iki defa telefonum çalmış, açmadım. Bir fırsat bulup beni arayan telefonu aradım. Telefondaki ses, elektronik bir ses idi. Dinlemeden kapattım. Az sonra telefonuma baktığım zaman yine 505'li bir numara. Tekrar aradım, yine banttan bir ses. Sanırım reklamcı olsa gerek diyerek dinlemeden kapatıp toplantıya devam ettim. Az sonra eşim aradı, cevap vermedim toplantıyı bölmemek için. Öğretmenler konuşurken kayıtlı olmayan bir numara daha aradı. Açtım telefonu. "Amca! Niye kaçtın dün" dedi. Ne kaçması, kimsiniz derken. "Dün benim arabama vurup kaçtın ya" dedi. Kaçan falan yok,  sen de gittin, durmadın dedim. "Polis çağırdım, arabam berbat" dedi. Neyi var arabanın, markası ne dedim. "Toyota, arka tampon, kullanılmaz durumda, değişmesi lazım" dedi. O kalkış hızıyla tampon kullanılmaz durumda öyle mi dedim. "Evet değişecek" dedi. Tamam bakalım, gerekirse değiştirelim dedim. "Sen kaçınca ben polis çağırdım" dedi. İyi yapmamışsın mübarek, zaten plakamı almışsın, polise gidinceye kadar beni arasaydın ya dedim. "Oldu bir kere" dedi. Şikayetini geri al, bugün toplantım var, yarın sanayide buluşup tampon işini halledelim dedim, telefonu kapattım.

Telefonuna cevap vermediğim eşim "Eve iki polis geldi, seni karakola çağırıyor, bu ne iş" diye mesaj göndermiş. İletiyi okuyunca işin vahametini anladım. Gelince görüşürüz dedim. Toplantı bittikten sonra eve gelip aracıma bindim, karakola uğradım. Tampon mağdurunu da çağırdım, ifadenizi geri çekin diye. Buluştuk. İfademde olayı olduğu gibi anlattım, tutanaklar tutuldu. Polise sordum, eve niye geldiniz diye. "Sizi iki defa aradık, cevap vermeyince mecbur kaldık" dedi. Ne zaman aradınız dedim. "505'li numara ile aradık" dedi. Telefonumdaki cevapsız çağrı numarasını söyledim, bu mu sizin numaranız diye. "Evet" dedi. Ben sizi pazarlama ve reklamcı sandım dedim, çıktım. Ardından aracına vurduğum ifadesini yeniledi mağduriyetim yok diye. Kendisini dışarıda bekledim. Nerede vurduğum araba, bir göster bana dedim. Park yerinde aracını gösterdi. 98 model eski  toyotalardan idi. Tampon sol tarafa yatık bir şekilde duruyordu. Bu tampona ben vurunca mı bu hale geldi dedim. "Evet" dedi. Geçmiş olsun dedim. Yarın sanayide buluşmak üzere ayrıldık.

Sabahında gördüğüm seminerden sonra öğle vakti sanayiye geldim. Aracına vurduğum, sanayide oto cam işiyle uğraşan gençleri de çağırdım kaportacımın yanına. Şu aracın tamponunu yenileyelim dedim. Usta: "Ben bunu tamir ederim" dedi. Mağdur: "İyi bir şey olacaksa olur" deyince, kaportacı: "Nasıl iyi bir şey istiyorsun, zaten tamponun burasından daha önce kaç defa işlem görmüş, sen ne iyi bir şeyden bahsediyorsun dedi. Bizimkiler sesini kesti, "Tamam, öyle olsun" dedi. Kaportacıya boya ve el emeği ücretini ödedim ayrıldım oradan.

120 liraya mal oldu bana vurup da kaçtığım aracın tamponunun tamiri.  Araca vurduktan sonra zarar verdiğimi bilseydim dururdum. Aracına vurduklarım da az ileride sağda durmuşlar. Ben de sol tarafa dönüm sağa park etmiştim aracımı. Kaçak muamelesi görmek, evime polisin gelmesi, ardından gidip karakola ifade vermek zoruma gitti. Böylece ilk ifademle birlikte ifade vermenin de ne olduğunu böylece öğrenmiş oldum. Bir şey daha öğrendim: gençlerin göz açıklığı. Defalarca vurulup tamir gören tamponu bana yeniletmek istemeleriydi. Üstelik sanayicilermiş bir de. Ama yine de hatalıyım, adına kaçmak denilen o eylemi yapmamalıymışım. Gençlerin işleri de varmış, işlerinden de kalmışlar. İyi ki yapamadıkları işlerin parasını istemediler benden. Buna da şükür!

Ben, benim aracıma vurup kaçanların peşine düşmüş olsaydım arabamı yenilermişim, bahtıma yanayım. Hele en son aracıma vuranla ilgili tutulan tutanağı bile işleme koymamış, gidip kendim yaptırmıştım, eksper ile kim uğraşacak diye.

Bundan sonra gözüm açıldı. Arabama vuranın peşindeyim haberiniz olsun. Eski Ramazan'ı bulamayacaksınız, ona göre dikkatli olun... 06/10/2016