2002 Ağustos ayında çocuğum dünyaya geldiğinde -daha 15 günlük iken- rahatsızlığı sebebiyle Adana'da bir devlet hastanesine muayene için götürdüm.
Çocuk hekimi teşhis için İdrar ve kaka testi istedi. Evde sürekli kaka yapan çocuk hastanede saatlerce beklememize rağmen yapmadı. "Kaka yapıldıktan sonra ne kadar sürede getirilmesi gerekir" diye sordum. "Yarım saat içinde getirmen gerekir" dediler. Çocuğun derdi evi kokutmakmış. Eve varınca bizim ihtiyacımızı verdi. Soluğu hastanenin mikrobiyolojisinde aldım. Beyefendi biri aldı.
-Cuma günü saat 15.00'da alın sonuçları.
-Yarın mı?
-Yarın Cuma mı?
-Evet.
-O zaman Pazartesi aynı saatte alın.
-Ben bir okulda çalışıyorum. 15.00'de değil de 17.00-18.00 gibi alsam olur mu?
-Olur elbette, dedi. Ayrıldım.
Pazartesi sonuçları almak için saat 17.00 gibi mikrobiyolojiye uğradım. İçerisi kalabalık. Bekleyenler, girip çıkanlar, tahlil verenlerle dolu. Herkesle ilgilenen bir hanımefendi var. Az bekledim. Beklerken bir amca idrarını getirdi tahlil için. "Bey amca, şuraya bırakır mısın?" Dedi. Görevli nazik ve kibardı. Bayanın etrafı biraz tenhalaşınca yanına vardım.
-Hanımefendi, bizim sonuçlar çıkacaktı. Onu almaya geldim.
-Ne sonucu. Şimdi, bu saatte sonuç mu olur? Adama bak ya. Sonuçlar 15.00'de alınır. Allah Allah. Dedi içeri geçti...Biraz önceki nazik bayan kayboldu. Agresifleşti. Ya sabır Ramazan dedim beklemeye koyuldum. Az bekledikten sonra ardından girdim.
-Hanımefendi bizim sonuçlara bakabilir misin?
-Biraz tenhalaşsın. Sonra bakarım. Bekleyin.
Bekledim. Bekledim. Bekledim. Sonra yanına tekrar vardım. Kağıdı aldı elimden.
-Bizim sonuca bakacaktınız.
-Bu sonuç bugün değil Salı günü çıkar.
-Perşembe günü buradaki görevli Pazartesi çıkar demişti.
-Git onu bul. Ondan iste.
-Tamam bayan yarın alırız.
-Bu saatte almaya gelme 15.00'de al.
-Hanımefendi bir şey sorabilir miyim?
-Sor.
-Gördüğüm kadarıyla tek kişi çalışıyorsun. İşin zor. Allah kolaylık versin. Belki de dünden beti nöbetçisindir ya da çocuğun hastadır. Biraz önce bir amca geldi. Ona çok nazik davrandınız. Bana ise kaba davrandınız. Sebebini öğrenebilir miyim.
-O, tahlil vermeye geldi. Siz sonuç almaya geldiniz. Tahliller 3'de verilir.
-Hanımefendi Sağlık Bakanlığı vardiya usulünü getirdi. Doktorlar 23.00’e kadar çalışıyorlar. Poliklinikler açık. Bakanlık bu sistemi niçin getirdi? Devlet memurları gündüz işinden kalmasın. Devlet işi aksamasın diye. Ben ne diye saat 3’de gelip tahlil alacağım. Mikrobiyoloji bu vardiyaya tabi değil mi yoksa?
-Bak orada yazıyor. Kural böyle.
-Bana baştan adam gibi davranabilirdin, seni kınıyorum. Bana köpek gibi saldırdığından dolayı.
-Adama bak ya Allah Allah dedi.
Kapıyı yüzüme kapattı.
Artık çocuğun hastalığını bırakıp başhekimin odasına yöneldim. Başhekim yokmuş, yardımcısıyla görüşüp görevlinin kaba davranışını anlattım. Bir elemanını gönderip ismini öğrendi. “Senin, benim gibi Anadolu insanı. Çok da iyi biriydi ama. Dünden beri nöbetçi kalmış, makinası da arıza yapmış” dedi. “Olabilir, işi zor. Ama vatandaşa bu şekilde davranamaz.” Dedim. “Biz onun ismini söyleyelim. Siz bir dilekçe yazın. Bundan dolayı uyarı alır” dedi. “Ben onun ceza almasını değil. İnsanlara adam gibi davranmasını istiyorum. Uyarı onu nazik davranmaya itecek mi? Sonra benim alternatif hastanelerim var. Bir daha oraya giderim. Ama hastane alternatifi olmayan hastalar gelebilir buraya. Lütfen eğitim mi verirsiniz. İnsanımıza iyi davransın” dedim çıktım.
Bir kaç gün sonucu almaya gitmedim. Sonunda inadı bırakıp mikrobiyolojiye gittim. Bizimki oradaydı, çok da masum duruyordu. Bu sefer bir tepki göstermedi. Kırmızı görmüş boğa gibi olmadı.
Sonucu gösterdik doktorumuza. Bizim küçük amip olmuş o yaşta. Eziyeti de bundanmış. Kısa zaman da iyileşti kerata.
Gece gündüz kucağımızda tutmaktan kurtulduk. Durmadığı gecelerden birinde gerilip “Açın şu pencereyi, atayım 5.kattan” bile demiştim. Sanki açtıklarında yapacakmışım gibi.
Bizim küçük Şimdilerde 14’üne girdi. Hiç de eziyeti olmadı maşaallah. Benim Hoşçocuk'um oldu. Geçen gün “Gel oğlum sarılıp bir helâlleşelim. Çok da kötü bir çocuğa benzemiyorsun. Ben seni 5.kattan atacaktım” deyip helâlleştik.
Hulasa: O zamanlarda doktor ve hemşirenin çoğu, içinden çıktığı topluma karşı maalesef iyi davranmazdı. Azarlar durur, horlardı. Biz hastalarda boynumuzu büker. “ Kaderiiim, kaderiiim” der, içimize atardık. Şimdilerde doktor ve hemşirelerin ekseriyeti nazik ve kibar. Görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor. Bu sefer onların yıllar öncesi sara nöbetini biz hastalar aldık. Şimdi biz onlara kızıyoruz, bağırıyoruz, tehdit ediyoruz. Tam Gün Yasası çıkmadan önce sesimizi çıkaramayan bizler bugün doktor dövüyoruz. Şimdi doktor ve hemşirelerin sesi çıkmıyor. En iyi sözümüz; “ Sizin maaşınızı biz veriyoruz. Bizim vergilerimizle buradasınız” diyoruz.
Nereden nereye? Yok mu bunun ortası. İfrat ve tefritte üstümüze yoktur, övünmek gibi olmasın. 07/01/2016
7 Ocak 2016 Perşembe
6 Ocak 2016 Çarşamba
wc matik
1996 yılında yabancı dil sınavına girmek için bir arkadaşımla birlikte bir gün öncesinden Ankara’ya gittim.
Bir vakfı ziyaret etmek için genel merkezlerine vardık. Çayı içtikten sonra wc ihtiyacım oldu. WC’yi sordum, gösterdiler. Lavaboya vardığım zaman kapıda “Abdest almak için aşağıdaki lavaboyu kullanın” yazıyordu.
Wc’ye girdim. İçerisi pırıl pırıl. İhtiyaç giderilecek tuvalet taşı da beyaz bir şeyle kapatılmıştı. Düşündüm ihtiyacımı giderince nereye gidecek diye. Kendi kendime acaba abdest almayın derken nazikçe ‘Wc’yi kullanmayın mı’ demek istiyorlardı. Baksana kapatmışlar deliği. Ama ihtiyacımı gidermem gerekiyordu. Hafifçe eğildim. Tuvalet taşının beyaz bir şeyle kapatılmış kapağını hafifçe dokundum. Baktım açılıyor. Utana sıkıla küçük abdest ihtiyacımı giderip çıktım.
Nice sonra birçok tuvaletlerde de bu beyaz kapağı görünce adının da wc matik olduğunu öğrendim. Kendi kendime çok da cahil kalmışsın be Ramazan dedim. Bu teknolojiyi bulan adamı da rahmetle andım. Basit ama güzel bir hizmet...
Bu hizmeti anlamak için wc matikten önceki tuvaletleri gözünüzün önüne bir getirelim. 06/01/2015
Bu hizmeti anlamak için wc matikten önceki tuvaletleri gözünüzün önüne bir getirelim. 06/01/2015
Elini verdiysen kolunu kaptırmamaya bak
Bazı
bankalar vardır. Kendisiyle organik ve inorganik hiç bağlantın olmadığı halde
sana elini uzatan. Bilgin olmadan, istekte
bulunmadan kredi kartı düzenleyerek evine kadar getiren. Hizmette sınır yok anlayacağınız. Banka
görevini yapmıştır. Bundan sonrası senin işin artık. Elini kaptırdıysan eline
razı olup kolunu kaptırmamaya bakacaksın.
İlgili
bankaya varıyorsun ben bu kartı istemediğim halde gönderilmiş şunu iptal edin
diye. “Efendim, kartın arkasında yazan 444’lü
numarayı arayacaksın. Biz iptal edemeyiz.” Ararsın ilgili numarayı. Müşteri
hizmetleriyle görüşebilmek için. Ne mümkün efendim görüşebilmek. Müşteri
hizmetleriyle görüşmeden önce sana iyice bankanın reklamını yapıyorlar. Çünkü bilmem ne
kadar süre beklemeniz gerekiyor görüşebilmek için. İlk defa görüşmen zaten
mümkün değil, gün aşırı işin gücün yoksa 444’lü numarayı çevir dur. Nihayet
karşında bir yetkili bulursun. “Efendim, niye kapatıyorsunuz. Biz şöyle iyi
bankayız. Kartımızın şu şekil avantajları var” şeklinde kapattırmaman için kırk
dereden su getiriyorlar. Nihayet kapatıyorlar. Bir karttan daha kurtuldum şükür
diyorsun.
Çok
da sevinmemek gerektiğini daha sonra anlıyorsun. Nasılsa bir gün yine kucağına
düşersin. Çünkü mevzu bahis olan bankadır.
Gel
zaman git zaman yeni bir okula nakil oldum. Baktım okulun anlaşmalı olduğu
banka yine o bankadır. 11 ay sonra o bankadan ayrıldım, yeni bir bankaya
geçtim. Hemen bir ay sonra 100 TL kart bedeli yansıtılmış. Zaten işim de yok
bankaya gittim. Görevli yardımcı oldu, kart bedelini iptal etti ve ardından, “Hocam
iki adet otomatik ödeme verin kart bedeli gelmez” dedi. Otomatik ödemeye
verdim. Bir yıl geçince yeniden 100 TL kart ücreti yansıtılmış. Bu işi kökten çözeyim, kapattırayım diye
bankaya vardım. İçerisi kalabalık, sıramatikten sıramı aldım. Bekle işin yoksa.
İçeri de sıcak. Tam vakit geçirecek yer. Ne bekliyorsun diye soran da yok
zaten. Sıram gelince “ Kart ücreti yansıtılmış, hem ücreti hem de kartı iptal eder misiniz, hani
otomatik ödeme verince kart bedeli yansıtılmıyordu?” dedim. “Efendim, bizden o
yetkiyi aldılar, genel merkezi aramanız gerekiyor. Otomatik ödeme mevduat
hesabınızda var. Ücret kredi kartınıza gelmiş” cevabı aldım. Bankadan çıkınca
444’lü noyu aradım kredi kartını kapattırmak için. Önce “Müşteri hizmetleriyle
yapacağım konuşmanın kayıt altına alındığı söylendi. Sonra güvenliğim açısından
anamın kızlık soyadından başlayarak bazı sorular sordular, doğum günümün gün,
ay ve yılına varıncaya kadar.
-Efendim
şu numaralı kredi kartımı kapattırmak istiyorum.
-Efendim
kapattırsanız kartınızda 15 TL hediye
puan var.
-Olsun
kapatın.
-Kapatırsak
üyelik aidatını yine ödemeniz gerekiyor. Efendim siz en iyisi 6 ay boyunca
kapattırmayın. Biz sizin hesabınıza 75 TL hediye para tanımlayalım.
Sonunda
6 ay boyunca kapattırmamak üzere anlaştık tekrar. Benim kart bedeli 10 TL’ye
gelecekti nasılsa.
Kredi
kartını kapatamıyorum, bari bankamatik kartını kapattırayım diye bankaya
vardım. 16.13’ de sıra aldım. 17.00’da sıra geldi. “Efendim ben ancak kartınızı
kapatabilirim. Çünkü hesabınızda 2.49 TL para var. Önce şu numarayı ara
otomatik ödemelerini kapattır.” Arayıp kapattırdık. Kartı da kapattı.
“Şimdi
gişeye gideceksin. Aynı numaradan seni çağıracaklar.” Dedi. Sonra yine
beklemeye koyuldum. İşini bitiren gidiyordu. “Bekleyen var mı” dedi. Kalktım.
2.49 TL’ mi ödedi. Numaranıza gelen mesajı bana okuyunuz” dedi. Numara ya bir
türlü mesaj gelmedi. Sonunda telefonumda bloke varmış. Blokeyi kaldırmak için
bir başkası ile dışarı bankamatiklere
giderek kaldırdık. Tekrar geldim. “Efendim
bu hesabınızı kapattım. Bir hesabınız daha var. Fakat onda bloke var.
Kapatamıyorum.
Kapatamıyorum
dediği hesap benim 2005’de bilgim dışında gelen karttan başkası değildi. Ben
onu kapattırmıştım dedimse de “Efendim açık görünüyor. Arı para tanımlanmış. Siz
şunu imzalayın. Karşı tarafa e-posta gönderelim” dedi. İmzaladım. E-posta
olarak gönderildi. Karşı taraf nice sonra kapattı. Benim kapalı hesabım yeniden
kapattırıldı. 17.30 gibi bankadaki işim bitti şükürler olsun. Martın 7’sinde
de kredi kartını kapattırırsam o banka ile hiç işim olmayacak inşallah.
Bir
çoğunuzun başına şu ya da bu şekilde gelmiş olabilir bu tür işler. Eğer
başınıza gelmediyse uzak durun. Eğer girmiş de kapattırmak istiyorsanız ben bu
konuda baya tecrübe kazandım. Lütfen irtibata geçin benimle. Ücretsiz
danışmanlık hizmeti verilir. 06/01/2016
Kim okuyacak o zaman?
I
1997 yılında başımı sokacak bir evim olsun diye bir arkadaşımın delaletiyle bir kooperatife girdim. 5 yıl ödeme yaptım. Kooperatifin ilerleyişi kaplumbağaya taş çıkartırcasına yürümüyordu. Çıkayım şu kooperatiften dedim. Beni bu kooperatife girmeme sebep olan ve yakan arkadaşı yanıma alarak yapımı yerinde sayan kooperatifimin başkanına gittim. Aylık aidatları alarak iş yapmamanın keyfini yaşayan başkana, “Efendim, ben üyelikten çıkacağım, bu yapı bu gidişle bitmeyecek. Zaten ben de ödeme güçlüğü çekiyorum. Son iki ayı da yatıramadım” deyince başkan: “ İyi arkadaş, sen yatırmayacan, ben yatırmayacağım da bu kooperatif nasıl yürüyecek böyle?” dedi.
II
-Hanım gazetedeki yazımı okudun mu?
-Okumadım.
-Oğlum, sen okudun mu?
-Okumadım baba.
-İyi de sen okumayacaksın, ben okumayacağım da bu yazıyı kim okuyacak o zaman?
-...
III
2011 yılında oğlanı ziyaret için eşimle beraber Ankara gittim. Yanımda yürüyen eşim koluma girdi. Alışkın olmadığım bu davranış garibime gitti.” Hayırdır, hangi dağda kurt öldü” dedim. “Kalabalıklar içerisinde kaybolmaktan korktum” dedi.
IV
04/01/2016 günü Konya’ya kar yağdı biliyorsunuz. Akşamında ayaz ve don kendini göstermeye başladı bile. İşte böyle bir ortamda hanımla evden çıktım, bir akrabayı ziyaret edelim diye. Baktım hanım yine koluma girdi. “Hayırdır, derdin ne senin?” dedim. “Kayıp düşmekten korkuyorum. Ondan” dedi. 06/01/2015
1997 yılında başımı sokacak bir evim olsun diye bir arkadaşımın delaletiyle bir kooperatife girdim. 5 yıl ödeme yaptım. Kooperatifin ilerleyişi kaplumbağaya taş çıkartırcasına yürümüyordu. Çıkayım şu kooperatiften dedim. Beni bu kooperatife girmeme sebep olan ve yakan arkadaşı yanıma alarak yapımı yerinde sayan kooperatifimin başkanına gittim. Aylık aidatları alarak iş yapmamanın keyfini yaşayan başkana, “Efendim, ben üyelikten çıkacağım, bu yapı bu gidişle bitmeyecek. Zaten ben de ödeme güçlüğü çekiyorum. Son iki ayı da yatıramadım” deyince başkan: “ İyi arkadaş, sen yatırmayacan, ben yatırmayacağım da bu kooperatif nasıl yürüyecek böyle?” dedi.
II
-Hanım gazetedeki yazımı okudun mu?
-Okumadım.
-Oğlum, sen okudun mu?
-Okumadım baba.
-İyi de sen okumayacaksın, ben okumayacağım da bu yazıyı kim okuyacak o zaman?
-...
III
2011 yılında oğlanı ziyaret için eşimle beraber Ankara gittim. Yanımda yürüyen eşim koluma girdi. Alışkın olmadığım bu davranış garibime gitti.” Hayırdır, hangi dağda kurt öldü” dedim. “Kalabalıklar içerisinde kaybolmaktan korktum” dedi.
IV
04/01/2016 günü Konya’ya kar yağdı biliyorsunuz. Akşamında ayaz ve don kendini göstermeye başladı bile. İşte böyle bir ortamda hanımla evden çıktım, bir akrabayı ziyaret edelim diye. Baktım hanım yine koluma girdi. “Hayırdır, derdin ne senin?” dedim. “Kayıp düşmekten korkuyorum. Ondan” dedi. 06/01/2015
Konuşunca kendini ele verenler…*
Her birimiz faniyiz.
Doğar, gelişir ve vefat ederiz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın kanunu bu
şekilde işlemektedir. Hoşumuza gitse de gitmese de değiştirme imkanımız yoktur.
Hepimizin zaman zaman
yakınları vefat eder. Son görevimizi yapmak için gider cenazesine katılırız.
Birbirimize taziyelerde bulunuruz. Hatta bilmediğimiz biri adına sala verilmeye
başlandığı zaman Arapça bilsek de bilmesek de “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi
râciûn” der, değişik düşüncelere dalar gideriz. Cenazeyi hiç tanımasak bile
sevenlerinin anısına sessiz kalırdık bir zamanlar. Ya şimdi?
Şimdilerde yeni bir tip
türedi; Kinini ve gayzını kusan. Naaş üzerine basıp kendini ispatlamaya
çalışanlar. Başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk kuranlar. Ne diyelim herkes
karakterini, kişiliğini ve çapını ortaya koyuyor.
Geçen hafta bildiğiniz gibi tanınmış biri vefat etti.
Herkesin sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de olabilir. Sevenleri; hakkında
iyi, güzel yazılar kaleme alırken sevmeyenleri ise, hakarete varan yazılar
yazıp tweetler attılar. İnsaf yahu dedim.
Tebaası olmakla
övündüğümüz ve kendi Müslümanlığımızdan kıl aldırmayan bizler, Peygamberin:
" Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" sözünü göz ardı ederek ölenin
ardından edepsizce höykürüyoruz. O peygamber ki, Ebu Cehil'in bile aleyhinde
konuşulmasını yasaklamıştı; oğlu üzülmesin diye.
Kimse kimseyi sevmek
zorunda değil. Herkes bir ölünün ardından güzel şeyler söylemek zorunda değil.
Ama ölen kim olursa olsun, sevinç narası atmak, lanetlemek kişilikli insana yaraşmaz. Saygı göstermek ya
da saygı gösterir bir pozisyona girmek çok mu zor? Edep ya hu...
Ölene haydi sevindik,
içimizden sevinmeyi bile beceremiyoruz. Susmayı unuttuk bile zaten. Haydi böyle
tipler kendi meşrebini ortaya koyuyor. Peki bu kinini kusan kişilerin
patavatsız sözlerine cevap vereceğim diye onların dedikodusunu, iftirasını,
hakaretini, herzelerini dünya aleme duyuranlara ne demeli?
Amacı zaten meşhur
olmak, onun için reklamın iyisi, kötüsü olmaz. Görmezlikten gelmek, yok kabul
etmek aslında verilecek en güzel cevaptır. İşte o zaman kahrından çatlar. Siz
adamı çatlatmayı değil, taze kanla hayata bağlıyorsunuz. Bırakın karakterini
ortaya koymaya devam etsin. Isıracak
köpek dişini göstermez biliyorsunuz. Rahmetli Hasan KIVRAK Hocam, "Yavrum
bir hayvan sana çitme atsa, sen o hayvana tekme atar mısın?" derdi.
"Atmam hocam” deyince, "Hah yavrum, bırak hayvan hayvanlığını yapsın.
Sen hayvanın seviyesine inme, olmaz mı?" derdi. Hz Ali: “Kişi, dilinin
altında gizlidir” der. Bırakın o
gizliliği ortaya herze olarak çıksın. Cinsinin azaldığı dönemde bırakın
piyasada iki ayaklıları da olsun.
Haydi duramadın
eleştireceksin. İsmini bari ağzına alma. Hareketini eleştirsen olmaz mı? Önemli
olan kalırken de, giderken de geride kalanlara “Kubbede hoş bir seda”
olabilmektir.
Eleştiri ve tenkidini
hakaret etmeden, insanın onuruyla oynamadan, seviyeli bir şekilde yapanlara
selam olsun.
*06/01/2016 tarihinde Anadolu’da
Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
5 Ocak 2016 Salı
Otopark sorununa çözüm*
Otopark sorunu hepinizin malumu. Ya aracın park edeceği yerde park
yeri yoktur, ya yeterli değildir, ya da park ücreti vermemek için yol,
sokak ve cadde kenarlarına trafiği engelleyecek veya yavaşlatacak şekilde
araçların park edildiğini görürsünüz.
Birçok cadde ve yol kenarlarında park etmek ve durmak yasak
levhası olmasına rağmen aracımızı park ediyoruz. Kimi araçlar da
yayaların geçeceği kaldırıma konmaktadır. Cezalar mı caydırıcı değil,
yoksa ceza verilmiyor mu bilemedim gitti.
Bir gün düğün dolayısıyla bir yerde oturuyorum. Yanımda bir kaç
kişi var. Trafik polisi: “Cadde üzerinde park edilmiş araçlar, lütfen
aracınızı bulunduğu yerden kaldırın” anonsu geçti. Yanımdaki, “ Benim araç da
yol kenarında” dedi. “Git çek aracını, ceza yersin” dedim. “Daha bu anons, 15
dakika sonra tekrar gelir. Bu sefer silecekleri kaldırır. Üçüncü gelişinde ceza
yazar. Yarım saat daha hakkım var. O zamana kadar da ben aracımı çekerim”
deyince şaşırdım.
Meram Eğitim Araştırma Hastanesinin aciline Meram Yeni Yol
tarafından aracınızla geçtiğiniz zaman ortadan bölünmüş dar yolun
kenarlarına park edilmiş araçlardan geçebilirseniz aşk olsun. İşin garibi o
bölgenin her bir yeri ücretli otopark ile dolu. İçleri de bomboş. Vatandaş
hastaneye ya ziyaret ya da muayene için gelmiştir. Hastane kenarlarındaki
parkların ücretli olması doğru mu gerçekten?
Yol kenarlarında ilk yarım saati ücretsiz olan park yerleri var.
Araç girerken trafiği durduruyor. Çıkarken durduruyor. Zafer’den geçen
otobüslerin otobüs durağı bencil sürücülerin park edilmiş araçlarıyla dolu.
Durağına giremeyen otobüs, geriye kalan tek şeritte indi-bindi için durunca tüm
trafik duruyor. Trafiği aksatan yerde trafik polisi işini daha ciddi
yapmalıdır, aksatmayan yerde değil. Rahatına düşkün sürücünün cebini
yakmalıdır. Mübarek gireceğin mağazanın önüne park etmek zorunda değilsin. Az
ileride uygun bir yere park et. Aracını az ileriye park ettikten sonra az
yürüsen ölmezsin gerçekten.
Bizde her şeyin olduğu gibi trafiğin de kuralları vardır. Kural
koymada hiçbir ülke elimize su dökemez. Uygulanmayan kuralın, yapanın yanına
kâr kaldığı kuralları ben ne yapayım? Alın sizin olsun.
Bir yerde otopark olduğu halde oraya park edilmeyip ücretinden
kaçınılıyorsa adama sormazlar mı? Be kardeşim, madem toplu ulaşım
araçları yerine özel aracını kullanıyorsun. O zaman parka gir, ücretini de öde.
Bindiğin aracına göre park ücretinin lafı mı olur?
Mesele uzun, derdimiz çok. Gerekli tedbirler alınmazsa bu çile
yakın zamanda işkenceye dönüşecektir. Gün be gün trafiğe yeni girecek araçları
da düşünürsek gerçekten halimiz nice olur?
Çözüm nedir o zaman? Bence çözüm: Gelirler İdaresi Başkanlığı,
Ocak ve Temmuz aylarında araçlardan yılda iki defa motorlu taşıtlar
vergisi almaktadır. Bu verginin içerisine otopark vergisi adı altında ayrı bir
vergi konmalıdır. Alınan bu vergi bedeli kaynak olarak araç sayısına göre
belediyelere aktarılmalıdır. Belediyeler bu kaynakla ihtiyaç olan her yere
otopark yapmalıdır. Otopark yeri yoksa uygun yeri istimlak ederek otoparka
dönüştürmelidir. Otoparklar belediye tarafından düzenlenmeli ve işletilmelidir.
Vergisini peşin veren sürücü, gittiği her il ve ilçede aracını otoparka
ücretsiz park etmelidir. Özel günlerde bir park dolu ise, görevliler tarafından
sürücü, uygun otoparka yönlendirilmelidir. İşlek yol, cadde ve sokaklarda
araçların park edilmesine asla müsaade edilmemelidir. Park edene yüklü bir ceza
yansıtılmalıdır. Otopark vergisi yatırmayan sürücü herhangi bir parktan
faydalanmak istediği zaman yüksek park ücreti ödeyerek aracını park
edebilmelidir.
Devletimize, belediyelerimize, trafik polislerimize, tüm
yetkililerimize duyurulur.
Araç sahipleri Allah aşkına insanlara eziyet etmeyin. Ne olur?
Bu bencillik bizde oldukça zor dostum zor mu diyorsunuz.
Haklısınız…
*10/01/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
Müslümanlık diye bir derdimiz var mı bizim?**
Müslümanlık nerde bizden geçmiş
insanlık bile
Alem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç hakiki müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir
Varsa şayet söyleyin bir parçık insafınız
Böyle kansızmıydı haşa kahraman eslafınız
Böyle düşmüşmüydü herkes ayrılık sevdasına
Benzeyip şirasesiz bir mushafın eczasına
Hiç görülmüşmüydü olsun kayd ı vahdet tarumar
Böyle olmuşmuydu millet can evinden rahnedar
Böyle açlıktan bogazlarmıydı kardeş kardeşi
Böyle adetmiydi bi perva yemek insan leşi
Alem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç hakiki müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir
Varsa şayet söyleyin bir parçık insafınız
Böyle kansızmıydı haşa kahraman eslafınız
Böyle düşmüşmüydü herkes ayrılık sevdasına
Benzeyip şirasesiz bir mushafın eczasına
Hiç görülmüşmüydü olsun kayd ı vahdet tarumar
Böyle olmuşmuydu millet can evinden rahnedar
Böyle açlıktan bogazlarmıydı kardeş kardeşi
Böyle adetmiydi bi perva yemek insan leşi
...
Bu şiir, Mehmet Akif ERSOY’un 1913 yılında yazdığı şiirinin
ilk kıtası. 1913’ü değil de sanki bu günleri anlatmış. Yine bir başka şiirinde:
"Geçmişten
adam hisse kaparmış.. Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?.." diye... yazmış da yazmış. Şiirlerine bakınca oturup şiir yazayım diye bir çabası yok. Hayatı, Müslümanları dert edinmiş, içini dökmüş. Her şiirinde samimiyet ve içtenlik var Mübarek'in.
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?.." diye... yazmış da yazmış. Şiirlerine bakınca oturup şiir yazayım diye bir çabası yok. Hayatı, Müslümanları dert edinmiş, içini dökmüş. Her şiirinde samimiyet ve içtenlik var Mübarek'in.
Günümüzde İslam ülkelerine baktığımız zaman Akif’in
yaşadığı dönemdeki Müslümanlığı aynen yaşadığımız görülmektedir. Nerede bir
İslam ülkesi varsa kan, terör, şiddet, savaş var maalesef. Geçmişten hiç ibret
almadığımız görülüyor. “Efendim süper güçlerin bizlerde kötü emelleri var” gibi
bir gerekçeye sarılırız hemen. Doğrudur, sömürgeci devletlerin bitmek tükenmek
bilmeyen hayvani isteklerinin kobay topluluklarıyız bizler. Ayak takımıyız
yani. Tamam senaryoyu hazırlayanlar onlar. Peki oynayanlar kimler? Hepsi
Müslüman. Piyon olmayı bırakıp ne zaman adalet dağıtan aktör olacağız bilemedim
gitti. Eğri oturup doğru konuşalım. Ne kadar da teşne imişiz Batılıların isteklerini
yerine getirmeye. Ne kadar da kan akıtmaya meyyalmışız. Suçu hiç başkasına
atmayalım. Akan kan bizim kanımız, tarumar edilen yerler bizim yerlerimiz,
öldüren de biziz, öldürülen de. Şimdi soralım kendimize: Gerçekten suçlu kim?
Batılılar mı, yoksa biz mi? Yahu insaf be din kardeşim, ne zaman aklımızı
kullanacağız. Başkasının oyuncağı ve maskarası olmaktan kurtulacağız? Sahi
bizim Müslümanlık diye bir derdimiz var mı? Ben yarım asrı devirdim. Anladım ki
Akif’in “Galiba göklerdedir” dediği Müslümanlığın göklerde de olmadığını
anladım. Müslümanlığımız evlerimizin en güzel şekilde çantasına konmuş, mübarek
gecelerde açıp okuduğumuz kitabın içerisinde hapsedilmiş durumda.
Bu kadar parçalanmışlığa hangi millet dayanır gerçekten.
Artık ilhamımızı İslam’dan, Kuran’dan, sünnetten almıyoruz. Müslüman
aidiyetimizin yerini başka başka aidiyetler aldı. Hep Hristiyanlara gıpta
ederdim, adamlar ait olduğu mezheplerle anılıyorlar. Bizim neyimiz eksik diye.
Rahmet olarak bildiğimiz farklılıklarımız, ihtilaflarımız bugün kelle
almaya/vermeye döndü. Artık biz de Şii Milisler, Sünni Milisler, Selefilik,
Sünnilik, Vehhabilik şeklinde anılır olduk. Bir şeyler öğrenelim diye bir
yerlere giden bizler, ya da öğrensin diye gönderdiğimiz çocuklarımız hep
beraber İslam’ı değil de grubumuzu öğrendik. Artık o noktaya geldik ki, bize ya
Müslümanlık, ya da grubunuz dense, “Grubumuz” deme noktasına geldik.
Önemli olan grubumuzun yaşaması, İslam olsa da olur olmasa da.
Yıllar önce Adana’ya konferansa gelen Engin NOYAN :
“Avrupa’ya konferansa gittim. Beni havaalanından aldılar. Giderken namaz vakti
gelmişti. “Efendim namazımızı şurada kılalım” dedim. “Orası falanların camisi”
dedi bana mihmandarlık yapanlar. Az daha gittik. “Efendim, burada kılalım”
dedim. “Orası da falanların” dediler. Hangi camiyi göstermişsem bir cemaat, bir
grup ismi söylediler. En sonunda “Yahu! Müslümanlara ait bir cami yok mu” dedim
şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.
“O, sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi” buyuran ayete
muhalefet edercesine isimler alıyoruz bugün. Biz vermesek de karşı Müslüman
kardeşimiz bizi Müslümanlığın dışında başka bir isimle anmaktadır. Artık
utandığımız Müslüman adını değil de Şii, Sünni, Alevi, Nusayri, Dürzi, Nurcu,
Kadiri, Nakşi veya bilmem ne hareketi, bilmem kimin talebesi, bilmem hangi hoca
efendinin müridi, bilmem şu STK’nın elemanı şeklinde anılır olduk.
Grup refleksiyle hareket ediyoruz. Kendimizden başkasının
söylediklerinin veya yaptıklarının da doğru olabileceğini hesaba katmamaya
başladık. Hangi cemaat, gruptan olursak olalım alt tabakası samimi olan
insanlarla dolu. Hepsi, ait hissettikleri yer adına çalışmada bulunuyorlar.
İstisnaları vardır ama ait olduğu grubun üstüne çıktıkça samimiyetin
kaybolduğunu görmekteyim. Yukarıdakilerin en büyük çabası, grubunu tamamen
kendine bağlı, kendisine ve grubuna hizmet etmek üzerine dizayn
etmektedir. Farklı görüşe asla tahammül edilmez. İnsanlar aşağıdaki samimi
müntesiplerinin sırtına basarak yükselmektedir neredeyse. Zaten lider kadro hiç
değişmiyor. Çoğunluğu da daha güçlü olmak için ticarete yöneldiğinden getirisi
fazla olan bir sermayeyi yönetmeye başlayınca grup liderliği bir başkasına da
geçmiyor. Babadan oğula, kardeşe, damada vb kişilere kalmaktadır grubu yönetme
ve idare etme işi. Grup, cemaat vb STK’ların birlikte hareket etmesi ülke ve
dünyayı yönetenlerin de işine gelmektedir. Her bir fertle uğraşmaktan ziyade
grubun liderini ikna etmek yeterli görülmektedir. Lider ikna olduktan sonra
aşağıdaki samimi insanları bir yere veya şeye kanalize etmek daha da kolay olmaktadır.
Sözlerimi kardeşlikten bahseden ayet ve hadislerle sona
erdirmek istiyorum:
Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa
aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla
Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını
adaletle bulunuz, adil davranınız, şüphesiz Allah adil davrananları sever. Mü’minler
ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı
gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Hucurat 9 -10 )
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez ve ona
hor bakmaz.” (Müslim)
“Müslüman
Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim
kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim
Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü bir
sıkıntıdan kurtarır. Kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da Kıyamet günü
onun kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
“Bir Müslümana, başka bir Müslümanın canı, malı ve ırzı haramdır.” (Müslim, Tirmizi)
“Bir Müslümana, başka bir Müslümanın canı, malı ve ırzı haramdır.” (Müslim, Tirmizi)
Hangi gruba ait olursak olalım, önceliğimiz İslam
kardeşliği olmalıdır. İslam ve Müslümanlığın olmadığı yerde grubumuzun bir
anlamı kalmayacaktır. Maalesef görüntümüzle iyi bir sınav vermiyoruz.
Rabbim; İslam'ı anlayan, yaşayan, birbirimizin derdiyle dertlenen
kullarından eylesin. 05/01/2016
** 22.12.2016 gününde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.
** 22.12.2016 gününde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)