7 Ocak 2016 Perşembe

Tahlil sonucu almak

2002 Ağustos ayında çocuğum dünyaya geldiğinde -daha 15 günlük iken- rahatsızlığı sebebiyle Adana'da bir devlet hastanesine muayene için götürdüm.

Çocuk hekimi teşhis için İdrar ve kaka testi istedi. Evde sürekli kaka yapan çocuk hastanede saatlerce beklememize rağmen yapmadı. "Kaka yapıldıktan sonra ne kadar sürede getirilmesi gerekir" diye sordum. "Yarım saat içinde getirmen gerekir" dediler. Çocuğun derdi evi kokutmakmış. Eve varınca bizim ihtiyacımızı verdi. Soluğu hastanenin mikrobiyolojisinde aldım. Beyefendi biri aldı.
-Cuma günü saat 15.00'da alın sonuçları.
-Yarın mı?
-Yarın Cuma mı?
-Evet.
-O zaman Pazartesi aynı saatte alın.
-Ben bir okulda çalışıyorum. 15.00'de değil de 17.00-18.00 gibi alsam olur mu?
-Olur elbette, dedi. Ayrıldım.

Pazartesi sonuçları almak için saat 17.00 gibi mikrobiyolojiye uğradım. İçerisi kalabalık. Bekleyenler, girip çıkanlar, tahlil verenlerle dolu. Herkesle ilgilenen bir hanımefendi var. Az bekledim. Beklerken bir amca idrarını getirdi tahlil için. "Bey amca, şuraya bırakır mısın?" Dedi. Görevli nazik ve kibardı. Bayanın etrafı biraz tenhalaşınca yanına vardım.
-Hanımefendi, bizim sonuçlar çıkacaktı. Onu almaya geldim.
-Ne sonucu. Şimdi, bu saatte sonuç mu olur? Adama bak ya. Sonuçlar 15.00'de alınır. Allah Allah. Dedi içeri geçti...Biraz önceki nazik bayan kayboldu. Agresifleşti. Ya sabır Ramazan dedim beklemeye koyuldum. Az bekledikten sonra ardından girdim.
-Hanımefendi bizim sonuçlara bakabilir misin?
-Biraz tenhalaşsın. Sonra bakarım. Bekleyin.
Bekledim. Bekledim. Bekledim. Sonra yanına tekrar vardım. Kağıdı aldı elimden.
-Bizim sonuca bakacaktınız.
-Bu sonuç bugün değil Salı günü çıkar.
-Perşembe günü buradaki görevli Pazartesi çıkar demişti.
-Git onu bul. Ondan iste.
-Tamam bayan yarın alırız.
-Bu saatte almaya gelme 15.00'de al.
-Hanımefendi bir şey sorabilir miyim?
-Sor.
-Gördüğüm kadarıyla tek kişi çalışıyorsun. İşin zor. Allah kolaylık versin. Belki de dünden beti nöbetçisindir ya da çocuğun hastadır. Biraz önce bir amca geldi. Ona çok nazik davrandınız. Bana ise kaba davrandınız. Sebebini öğrenebilir miyim.
-O, tahlil vermeye geldi. Siz sonuç almaya geldiniz. Tahliller 3'de verilir.
-Hanımefendi Sağlık Bakanlığı vardiya usulünü getirdi. Doktorlar 23.00’e kadar çalışıyorlar. Poliklinikler açık. Bakanlık bu sistemi niçin getirdi? Devlet memurları gündüz işinden kalmasın. Devlet işi aksamasın diye. Ben ne diye saat 3’de gelip tahlil alacağım. Mikrobiyoloji bu vardiyaya tabi değil mi yoksa?
-Bak orada yazıyor. Kural böyle.
-Bana baştan adam gibi davranabilirdin, seni kınıyorum. Bana köpek gibi saldırdığından dolayı.
-Adama bak ya Allah Allah dedi.
Kapıyı yüzüme kapattı.

Artık çocuğun hastalığını bırakıp başhekimin odasına yöneldim. Başhekim yokmuş, yardımcısıyla görüşüp görevlinin kaba davranışını anlattım. Bir elemanını gönderip ismini öğrendi. “Senin, benim gibi Anadolu insanı. Çok da iyi biriydi ama. Dünden beri nöbetçi kalmış, makinası da arıza yapmış” dedi. “Olabilir, işi zor. Ama vatandaşa bu şekilde davranamaz.” Dedim. “Biz onun ismini söyleyelim. Siz bir dilekçe yazın. Bundan dolayı uyarı alır” dedi. “Ben onun ceza almasını değil. İnsanlara adam gibi davranmasını istiyorum. Uyarı onu nazik davranmaya itecek mi? Sonra benim alternatif hastanelerim var. Bir daha oraya giderim. Ama hastane  alternatifi olmayan hastalar gelebilir buraya. Lütfen eğitim mi verirsiniz. İnsanımıza iyi davransın” dedim çıktım.

Bir kaç gün sonucu almaya gitmedim. Sonunda inadı  bırakıp mikrobiyolojiye gittim. Bizimki oradaydı, çok da masum duruyordu. Bu sefer bir tepki göstermedi. Kırmızı görmüş boğa gibi olmadı.

Sonucu gösterdik doktorumuza. Bizim küçük amip olmuş o yaşta. Eziyeti de bundanmış. Kısa zaman da iyileşti  kerata.

Gece gündüz kucağımızda tutmaktan kurtulduk. Durmadığı gecelerden birinde gerilip “Açın şu pencereyi, atayım 5.kattan” bile demiştim. Sanki açtıklarında yapacakmışım gibi.

Bizim küçük Şimdilerde 14’üne girdi. Hiç de eziyeti olmadı maşaallah. Benim Hoşçocuk'um oldu. Geçen gün “Gel oğlum sarılıp bir helâlleşelim. Çok da kötü bir çocuğa benzemiyorsun. Ben seni 5.kattan atacaktım” deyip helâlleştik.

Hulasa: O zamanlarda doktor ve hemşirenin çoğu, içinden çıktığı topluma karşı maalesef iyi davranmazdı. Azarlar durur, horlardı. Biz hastalarda boynumuzu büker. “ Kaderiiim, kaderiiim” der, içimize atardık. Şimdilerde doktor ve hemşirelerin ekseriyeti nazik ve kibar. Görevini layıkıyla yapmaya çalışıyor. Bu sefer onların yıllar öncesi sara nöbetini biz hastalar aldık. Şimdi biz onlara kızıyoruz, bağırıyoruz, tehdit ediyoruz. Tam Gün Yasası çıkmadan önce sesimizi çıkaramayan bizler bugün doktor dövüyoruz. Şimdi doktor ve hemşirelerin sesi çıkmıyor. En iyi sözümüz; “ Sizin maaşınızı biz veriyoruz. Bizim vergilerimizle buradasınız” diyoruz.

Nereden nereye? Yok mu bunun ortası. İfrat ve tefritte üstümüze yoktur, övünmek gibi  olmasın. 07/01/2016

6 Ocak 2016 Çarşamba

wc matik

1996  yılında   yabancı dil sınavına girmek için bir arkadaşımla birlikte bir gün öncesinden Ankara’ya gittim.  

Bir vakfı ziyaret etmek için genel merkezlerine vardık. Çayı içtikten sonra wc ihtiyacım oldu. WC’yi sordum, gösterdiler. Lavaboya vardığım zaman kapıda “Abdest almak için aşağıdaki lavaboyu kullanın”  yazıyordu.

 Wc’ye girdim. İçerisi pırıl pırılİhtiyaç giderilecek tuvalet taşı da beyaz bir şeyle kapatılmıştı. Düşündüm ihtiyacımı giderince nereye gidecek diye. Kendi kendime acaba abdest almayın derken  nazikçe ‘Wc’yi kullanmayın mı’ demek istiyorlardı. Baksana kapatmışlar deliği. Ama ihtiyacımı gidermem gerekiyordu. Hafifçe eğildim. Tuvalet taşının beyaz bir şeyle kapatılmış kapağını hafifçe dokundum. Baktım açılıyor. Utana sıkıla küçük abdest ihtiyacımı giderip çıktım. 

Nice sonra birçok tuvaletlerde de bu beyaz kapağı görünce adının da wc matik olduğunu öğrendim. Kendi kendime çok da cahil kalmışsın be Ramazan dedim. Bu teknolojiyi bulan adamı da rahmetle andım. Basit ama güzel bir hizmet...

Bu hizmeti anlamak için wc matikten önceki tuvaletleri gözünüzün önüne bir getirelim. 06/01/2015 

Elini verdiysen kolunu kaptırmamaya bak

Bazı bankalar vardır. Kendisiyle organik ve inorganik hiç bağlantın olmadığı halde sana elini uzatan. Bilgin olmadan,  istekte bulunmadan kredi kartı düzenleyerek evine kadar getiren.  Hizmette sınır yok anlayacağınız. Banka görevini yapmıştır. Bundan sonrası senin işin artık. Elini kaptırdıysan eline razı olup kolunu kaptırmamaya bakacaksın.

İlgili bankaya varıyorsun ben bu kartı istemediğim halde gönderilmiş şunu iptal edin diye.  “Efendim, kartın arkasında yazan 444’lü numarayı arayacaksın. Biz iptal edemeyiz.” Ararsın ilgili numarayı. Müşteri hizmetleriyle görüşebilmek için. Ne mümkün efendim görüşebilmek. Müşteri hizmetleriyle görüşmeden önce sana iyice  bankanın reklamını yapıyorlar. Çünkü bilmem ne kadar süre beklemeniz gerekiyor görüşebilmek için. İlk defa görüşmen zaten mümkün değil, gün aşırı işin gücün yoksa 444’lü numarayı çevir dur. Nihayet karşında bir yetkili bulursun. “Efendim, niye kapatıyorsunuz. Biz şöyle iyi bankayız. Kartımızın şu şekil avantajları var” şeklinde kapattırmaman için kırk dereden su getiriyorlar. Nihayet kapatıyorlar. Bir karttan daha kurtuldum şükür diyorsun.

Çok da sevinmemek gerektiğini daha sonra anlıyorsun. Nasılsa bir gün yine kucağına düşersin. Çünkü mevzu bahis olan bankadır.

Gel zaman git zaman yeni bir okula nakil oldum. Baktım okulun anlaşmalı olduğu banka yine o bankadır. 11 ay sonra o bankadan ayrıldım, yeni bir bankaya geçtim. Hemen bir ay sonra 100 TL kart bedeli yansıtılmış. Zaten işim de yok bankaya gittim. Görevli yardımcı oldu, kart bedelini iptal etti ve ardından, “Hocam iki adet otomatik ödeme verin kart bedeli gelmez” dedi. Otomatik ödemeye verdim. Bir yıl geçince yeniden 100 TL kart ücreti yansıtılmış.  Bu işi kökten çözeyim, kapattırayım diye bankaya vardım. İçerisi kalabalık, sıramatikten sıramı aldım. Bekle işin yoksa. İçeri de sıcak. Tam vakit geçirecek yer. Ne bekliyorsun diye soran da yok zaten. Sıram gelince “ Kart ücreti yansıtılmış, hem  ücreti hem de kartı iptal eder misiniz, hani otomatik ödeme verince kart bedeli yansıtılmıyordu?” dedim. “Efendim, bizden o yetkiyi aldılar, genel merkezi aramanız gerekiyor. Otomatik ödeme mevduat hesabınızda var. Ücret kredi kartınıza gelmiş” cevabı aldım. Bankadan çıkınca 444’lü noyu aradım kredi kartını kapattırmak için. Önce “Müşteri hizmetleriyle yapacağım konuşmanın kayıt altına alındığı söylendi. Sonra güvenliğim açısından anamın kızlık soyadından başlayarak bazı sorular sordular, doğum günümün gün, ay ve yılına varıncaya kadar.
   
-Efendim şu numaralı kredi kartımı kapattırmak istiyorum.
-Efendim kapattırsanız   kartınızda 15 TL hediye puan var.
-Olsun kapatın.
-Kapatırsak üyelik aidatını yine ödemeniz gerekiyor. Efendim siz en iyisi 6 ay boyunca kapattırmayın. Biz sizin hesabınıza 75 TL hediye para tanımlayalım.
Sonunda 6 ay boyunca kapattırmamak üzere anlaştık tekrar. Benim kart bedeli 10 TL’ye gelecekti nasılsa.
Kredi kartını kapatamıyorum, bari bankamatik kartını kapattırayım diye bankaya vardım. 16.13’ de sıra aldım. 17.00’da sıra geldi. “Efendim ben ancak kartınızı kapatabilirim. Çünkü hesabınızda 2.49 TL para var. Önce şu numarayı ara otomatik ödemelerini kapattır.” Arayıp kapattırdık. Kartı da kapattı.
“Şimdi gişeye gideceksin. Aynı numaradan seni çağıracaklar.” Dedi. Sonra yine beklemeye koyuldum. İşini bitiren gidiyordu. “Bekleyen var mı” dedi. Kalktım. 2.49 TL’ mi ödedi. Numaranıza gelen mesajı bana okuyunuz” dedi. Numara ya bir türlü mesaj gelmedi. Sonunda telefonumda bloke varmış. Blokeyi kaldırmak için bir başkası ile  dışarı bankamatiklere giderek kaldırdık. Tekrar geldim. “Efendim  bu hesabınızı kapattım. Bir hesabınız daha var. Fakat onda bloke var. Kapatamıyorum.

Kapatamıyorum dediği hesap benim 2005’de bilgim dışında gelen karttan başkası değildi. Ben onu kapattırmıştım dedimse de “Efendim açık görünüyor. Arı para tanımlanmış. Siz şunu imzalayın. Karşı tarafa e-posta gönderelim” dedi. İmzaladım. E-posta olarak gönderildi. Karşı taraf nice sonra kapattı. Benim kapalı hesabım yeniden kapattırıldı. 17.30 gibi bankadaki işim bitti şükürler olsun. Martın 7’sinde de kredi kartını kapattırırsam o banka ile hiç işim olmayacak inşallah.

Bir çoğunuzun başına şu ya da bu şekilde gelmiş olabilir bu tür işler. Eğer başınıza gelmediyse uzak durun. Eğer girmiş de kapattırmak istiyorsanız ben bu konuda baya tecrübe kazandım. Lütfen irtibata geçin benimle. Ücretsiz danışmanlık hizmeti verilir. 06/01/2016

Kim okuyacak o zaman?

                                I
 1997 yılında başımı sokacak bir evim olsun diye bir arkadaşımın delaletiyle bir kooperatife girdim. 5 yıl ödeme yaptım. Kooperatifin ilerleyişi kaplumbağaya taş çıkartırcasına yürümüyordu. Çıkayım şu kooperatiften dedim. Beni bu kooperatife girmeme sebep olan ve yakan arkadaşı yanıma alarak yapımı yerinde sayan kooperatifimin başkanına gittim. Aylık aidatları alarak iş yapmamanın keyfini yaşayan başkana, “Efendim, ben üyelikten çıkacağım, bu yapı bu gidişle bitmeyecek. Zaten ben de ödeme güçlüğü çekiyorum. Son iki ayı da yatıramadım” deyince başkan: “ İyi arkadaş, sen yatırmayacan, ben yatırmayacağım da bu kooperatif nasıl yürüyecek böyle?” dedi.

                             II
-Hanım gazetedeki yazımı okudun mu?
-Okumadım.
-Oğlum, sen okudun mu?
-Okumadım baba.
-İyi de sen okumayacaksın, ben okumayacağım da bu yazıyı kim okuyacak o zaman?
-...
                             III
2011 yılında oğlanı ziyaret için eşimle beraber Ankara gittim. Yanımda yürüyen eşim koluma girdi. Alışkın olmadığım bu davranış garibime gitti.” Hayırdır, hangi dağda kurt öldü” dedim. “Kalabalıklar içerisinde kaybolmaktan korktum” dedi.
                             IV
04/01/2016 günü Konya’ya kar yağdı biliyorsunuz. Akşamında ayaz ve don kendini göstermeye başladı bile. İşte böyle bir ortamda hanımla evden çıktım, bir akrabayı ziyaret edelim diye. Baktım hanım yine koluma girdi. “Hayırdır, derdin ne senin?” dedim. “Kayıp düşmekten korkuyorum. Ondan” dedi. 06/01/2015

Konuşunca kendini ele verenler…*

Her birimiz faniyiz. Doğar, gelişir ve vefat ederiz. Sünnetullah dediğimiz Allah’ın kanunu bu şekilde işlemektedir. Hoşumuza gitse de gitmese de değiştirme imkanımız yoktur.

Hepimizin zaman zaman yakınları vefat eder. Son görevimizi yapmak için gider cenazesine katılırız. Birbirimize taziyelerde bulunuruz. Hatta bilmediğimiz biri adına sala verilmeye başlandığı zaman Arapça bilsek de bilmesek de “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” der, değişik düşüncelere dalar gideriz. Cenazeyi hiç tanımasak bile sevenlerinin anısına sessiz kalırdık bir zamanlar. Ya  şimdi?

Şimdilerde yeni bir tip türedi; Kinini ve gayzını kusan. Naaş üzerine basıp kendini ispatlamaya çalışanlar. Başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk kuranlar. Ne diyelim herkes karakterini, kişiliğini ve çapını ortaya koyuyor.

Geçen hafta  bildiğiniz gibi tanınmış biri vefat etti. Herkesin sevenleri olduğu gibi sevmeyenleri de olabilir. Sevenleri; hakkında iyi, güzel yazılar kaleme alırken sevmeyenleri ise, hakarete varan yazılar yazıp tweetler attılar. İnsaf yahu dedim.

Tebaası olmakla övündüğümüz ve kendi Müslümanlığımızdan kıl aldırmayan bizler, Peygamberin: " Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" sözünü göz ardı ederek ölenin ardından edepsizce höykürüyoruz. O peygamber ki, Ebu Cehil'in bile aleyhinde konuşulmasını yasaklamıştı; oğlu üzülmesin diye.

Kimse kimseyi sevmek zorunda değil. Herkes bir ölünün ardından güzel şeyler söylemek zorunda değil. Ama ölen kim olursa olsun, sevinç narası atmak, lanetlemek  kişilikli insana yaraşmaz. Saygı göstermek ya da saygı gösterir bir pozisyona girmek çok mu zor? Edep ya hu...
Ölene haydi sevindik, içimizden sevinmeyi bile beceremiyoruz. Susmayı unuttuk bile zaten. Haydi böyle tipler kendi meşrebini ortaya koyuyor. Peki bu kinini kusan kişilerin patavatsız sözlerine cevap vereceğim diye onların dedikodusunu, iftirasını, hakaretini, herzelerini dünya aleme duyuranlara ne demeli?

Amacı zaten meşhur olmak, onun için reklamın iyisi, kötüsü olmaz. Görmezlikten gelmek, yok kabul etmek aslında verilecek en güzel cevaptır. İşte o zaman kahrından çatlar. Siz adamı çatlatmayı değil, taze kanla hayata bağlıyorsunuz. Bırakın karakterini ortaya koymaya  devam etsin. Isıracak köpek dişini göstermez biliyorsunuz. Rahmetli Hasan KIVRAK Hocam, "Yavrum bir hayvan sana çitme atsa, sen o hayvana tekme atar mısın?" derdi. "Atmam hocam” deyince, "Hah yavrum, bırak hayvan hayvanlığını yapsın. Sen hayvanın seviyesine inme, olmaz mı?" derdi. Hz Ali: “Kişi, dilinin altında gizlidir”  der. Bırakın o gizliliği ortaya herze olarak çıksın. Cinsinin azaldığı dönemde bırakın piyasada iki ayaklıları da olsun.

Haydi duramadın eleştireceksin. İsmini bari ağzına alma. Hareketini eleştirsen olmaz mı? Önemli olan kalırken de, giderken de geride kalanlara “Kubbede hoş bir seda” olabilmektir.

Eleştiri ve tenkidini hakaret etmeden, insanın onuruyla oynamadan, seviyeli bir şekilde yapanlara selam olsun.

*06/01/2016 tarihinde Anadolu’da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.

5 Ocak 2016 Salı

Otopark sorununa çözüm*



Otopark sorunu hepinizin malumu. Ya aracın park edeceği yerde park yeri yoktur, ya yeterli değildir, ya da park ücreti vermemek için  yol, sokak ve cadde kenarlarına  trafiği engelleyecek veya yavaşlatacak şekilde araçların park edildiğini görürsünüz.

Birçok cadde ve yol kenarlarında park etmek ve durmak yasak levhası olmasına rağmen aracımızı  park ediyoruz. Kimi araçlar da yayaların geçeceği kaldırıma konmaktadır.  Cezalar mı caydırıcı değil, yoksa ceza verilmiyor mu bilemedim gitti.

Bir gün düğün dolayısıyla bir yerde oturuyorum. Yanımda bir kaç kişi var. Trafik polisi:  “Cadde üzerinde park edilmiş araçlar, lütfen aracınızı bulunduğu yerden kaldırın” anonsu geçti. Yanımdaki, “ Benim araç da yol kenarında” dedi. “Git çek aracını, ceza yersin” dedim. “Daha bu anons, 15 dakika sonra tekrar gelir. Bu sefer silecekleri kaldırır. Üçüncü gelişinde ceza yazar. Yarım saat daha hakkım var. O zamana kadar da ben aracımı çekerim” deyince şaşırdım.

Meram Eğitim Araştırma  Hastanesinin aciline Meram Yeni Yol tarafından  aracınızla geçtiğiniz zaman  ortadan bölünmüş dar yolun kenarlarına park edilmiş araçlardan geçebilirseniz aşk olsun. İşin garibi o bölgenin her bir yeri ücretli otopark ile dolu. İçleri de bomboş. Vatandaş hastaneye ya ziyaret ya da muayene için gelmiştir. Hastane kenarlarındaki parkların ücretli olması doğru mu gerçekten?

Yol kenarlarında ilk yarım saati ücretsiz olan park yerleri var. Araç girerken trafiği durduruyor. Çıkarken durduruyor. Zafer’den geçen otobüslerin otobüs durağı bencil sürücülerin park edilmiş araçlarıyla dolu. Durağına giremeyen otobüs, geriye kalan tek şeritte indi-bindi için durunca tüm trafik duruyor. Trafiği aksatan yerde trafik polisi işini daha ciddi yapmalıdır, aksatmayan yerde değil. Rahatına düşkün sürücünün cebini yakmalıdır. Mübarek gireceğin mağazanın önüne park etmek zorunda değilsin. Az ileride uygun bir yere park et. Aracını az ileriye park ettikten sonra az yürüsen ölmezsin gerçekten.

Bizde her şeyin olduğu gibi trafiğin de kuralları vardır. Kural koymada hiçbir ülke elimize su dökemez. Uygulanmayan kuralın, yapanın yanına kâr kaldığı kuralları ben ne yapayım? Alın sizin olsun.

Bir yerde otopark olduğu halde oraya park edilmeyip ücretinden kaçınılıyorsa  adama  sormazlar mı? Be kardeşim, madem toplu ulaşım araçları yerine özel aracını kullanıyorsun. O zaman parka gir, ücretini de öde. Bindiğin aracına göre park ücretinin lafı mı olur?

Mesele uzun, derdimiz çok. Gerekli tedbirler alınmazsa bu çile yakın zamanda işkenceye dönüşecektir. Gün be gün trafiğe yeni girecek araçları da düşünürsek gerçekten halimiz nice olur?

Çözüm nedir o zaman? Bence çözüm: Gelirler İdaresi Başkanlığı,  Ocak ve Temmuz aylarında araçlardan yılda iki defa motorlu taşıtlar vergisi almaktadır. Bu verginin içerisine otopark vergisi adı altında ayrı bir vergi konmalıdır. Alınan bu vergi bedeli kaynak olarak araç sayısına göre belediyelere aktarılmalıdır. Belediyeler bu kaynakla ihtiyaç olan her yere otopark yapmalıdır. Otopark yeri yoksa uygun yeri istimlak ederek otoparka dönüştürmelidir. Otoparklar belediye tarafından düzenlenmeli ve işletilmelidir. Vergisini peşin veren sürücü, gittiği her il ve ilçede aracını otoparka ücretsiz park etmelidir. Özel günlerde bir park dolu ise, görevliler tarafından sürücü, uygun otoparka yönlendirilmelidir. İşlek yol, cadde ve sokaklarda araçların park edilmesine asla müsaade edilmemelidir. Park edene yüklü bir ceza yansıtılmalıdır. Otopark vergisi yatırmayan sürücü herhangi bir parktan faydalanmak istediği zaman yüksek park ücreti ödeyerek aracını park edebilmelidir.

Devletimize, belediyelerimize, trafik polislerimize, tüm yetkililerimize duyurulur.

Araç sahipleri Allah aşkına insanlara eziyet etmeyin. Ne olur?


Bu bencillik bizde oldukça zor dostum zor mu diyorsunuz. Haklısınız…
    
*10/01/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.    

Müslümanlık diye bir derdimiz var mı bizim?**

Müslümanlık nerde bizden geçmiş insanlık bile
Alem aldatmaksa maksat aldanan yok nafile
Kaç hakiki müslüman gördümse hep makberdedir
Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir

Varsa şayet söyleyin bir parçık insafınız
Böyle kansızmıydı haşa kahraman eslafınız
Böyle düşmüşmüydü herkes ayrılık sevdasına
Benzeyip şirasesiz bir mushafın eczasına
Hiç görülmüşmüydü olsun kayd ı vahdet tarumar
Böyle olmuşmuydu millet can evinden rahnedar
Böyle açlıktan bogazlarmıydı kardeş kardeşi
Böyle adetmiydi bi perva yemek insan leşi
...
Bu şiir, Mehmet Akif ERSOY’un 1913 yılında yazdığı şiirinin ilk kıtası. 1913’ü değil de sanki bu günleri anlatmış. Yine bir başka şiirinde:
"Geçmişten adam hisse kaparmış.. Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
"Tarih"i "tekerrür" diye ta'rif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?.."
  diye... yazmış da yazmış. Şiirlerine bakınca oturup şiir yazayım diye bir çabası yok. Hayatı, Müslümanları dert edinmiş, içini dökmüş. Her şiirinde samimiyet ve içtenlik var Mübarek'in.

Günümüzde İslam ülkelerine baktığımız zaman Akif’in yaşadığı dönemdeki Müslümanlığı aynen yaşadığımız görülmektedir. Nerede bir İslam ülkesi varsa kan, terör, şiddet, savaş var maalesef. Geçmişten hiç ibret almadığımız görülüyor. “Efendim süper güçlerin bizlerde kötü emelleri var” gibi bir gerekçeye sarılırız hemen. Doğrudur, sömürgeci devletlerin bitmek tükenmek bilmeyen hayvani isteklerinin kobay topluluklarıyız bizler. Ayak takımıyız yani. Tamam senaryoyu hazırlayanlar onlar. Peki oynayanlar kimler? Hepsi Müslüman. Piyon olmayı bırakıp ne zaman adalet dağıtan aktör olacağız bilemedim gitti. Eğri oturup doğru konuşalım. Ne kadar da teşne imişiz Batılıların isteklerini yerine getirmeye. Ne kadar da kan akıtmaya meyyalmışız. Suçu hiç başkasına atmayalım. Akan kan bizim kanımız, tarumar edilen yerler bizim yerlerimiz, öldüren de biziz, öldürülen de. Şimdi soralım kendimize: Gerçekten suçlu kim? Batılılar mı, yoksa biz mi? Yahu insaf be din kardeşim, ne zaman aklımızı kullanacağız. Başkasının oyuncağı ve maskarası olmaktan kurtulacağız? Sahi bizim Müslümanlık diye bir derdimiz var mı? Ben yarım asrı devirdim. Anladım ki Akif’in “Galiba göklerdedir” dediği Müslümanlığın göklerde de olmadığını anladım. Müslümanlığımız evlerimizin en güzel şekilde çantasına konmuş, mübarek gecelerde açıp okuduğumuz kitabın içerisinde hapsedilmiş durumda.

Bu kadar parçalanmışlığa hangi millet dayanır gerçekten. Artık ilhamımızı İslam’dan, Kuran’dan, sünnetten almıyoruz. Müslüman aidiyetimizin yerini başka başka aidiyetler aldı. Hep Hristiyanlara gıpta ederdim, adamlar ait olduğu mezheplerle anılıyorlar. Bizim neyimiz eksik diye. Rahmet olarak bildiğimiz farklılıklarımız, ihtilaflarımız bugün kelle almaya/vermeye döndü. Artık biz de Şii Milisler, Sünni Milisler, Selefilik, Sünnilik, Vehhabilik şeklinde anılır olduk. Bir şeyler öğrenelim diye bir yerlere giden bizler, ya da öğrensin diye gönderdiğimiz çocuklarımız hep beraber İslam’ı değil de grubumuzu öğrendik. Artık o noktaya geldik ki, bize ya Müslümanlık, ya da grubunuz  dense, “Grubumuz” deme noktasına geldik. Önemli olan grubumuzun yaşaması, İslam olsa da olur olmasa da.

Yıllar önce Adana’ya konferansa gelen Engin NOYAN : “Avrupa’ya konferansa gittim. Beni havaalanından aldılar. Giderken namaz vakti gelmişti. “Efendim namazımızı şurada kılalım” dedim. “Orası falanların camisi” dedi bana mihmandarlık yapanlar. Az daha gittik. “Efendim, burada kılalım” dedim. “Orası da falanların” dediler. Hangi camiyi göstermişsem bir cemaat, bir grup ismi söylediler. En sonunda “Yahu! Müslümanlara ait bir cami yok mu” dedim şeklinde bir açıklamada bulunmuştu.

“O, sizi Müslümanlar olarak isimlendirdi” buyuran ayete muhalefet edercesine isimler alıyoruz bugün. Biz vermesek de karşı Müslüman kardeşimiz bizi Müslümanlığın dışında başka bir isimle anmaktadır. Artık utandığımız Müslüman adını değil de Şii, Sünni, Alevi, Nusayri, Dürzi, Nurcu, Kadiri, Nakşi veya bilmem ne hareketi, bilmem kimin talebesi, bilmem hangi hoca efendinin müridi, bilmem şu STK’nın elemanı şeklinde anılır olduk.

Grup refleksiyle hareket ediyoruz. Kendimizden başkasının söylediklerinin veya yaptıklarının da doğru olabileceğini hesaba katmamaya başladık. Hangi cemaat, gruptan olursak olalım alt tabakası samimi olan insanlarla dolu. Hepsi, ait hissettikleri yer adına çalışmada bulunuyorlar. İstisnaları vardır ama ait olduğu grubun üstüne çıktıkça samimiyetin kaybolduğunu görmekteyim. Yukarıdakilerin en büyük çabası, grubunu tamamen kendine bağlı, kendisine ve grubuna hizmet etmek üzerine dizayn etmektedir. Farklı görüşe asla tahammül edilmez. İnsanlar aşağıdaki samimi müntesiplerinin sırtına basarak yükselmektedir neredeyse. Zaten lider kadro hiç değişmiyor. Çoğunluğu da daha güçlü olmak için ticarete yöneldiğinden getirisi fazla olan bir sermayeyi yönetmeye başlayınca grup liderliği bir başkasına da geçmiyor. Babadan oğula, kardeşe, damada vb kişilere kalmaktadır grubu yönetme ve idare etme işi. Grup, cemaat vb STK’ların birlikte hareket etmesi ülke ve dünyayı yönetenlerin de işine gelmektedir. Her bir fertle uğraşmaktan ziyade grubun liderini ikna etmek yeterli görülmektedir. Lider ikna olduktan sonra aşağıdaki samimi insanları bir yere veya şeye kanalize etmek daha da kolay olmaktadır.

Sözlerimi kardeşlikten bahseden ayet ve hadislerle sona erdirmek istiyorum:
Eğer müminlerden iki topluluk birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltiniz; eğer biri diğeri üzerine saldırırsa, saldıranlarla Allah'ın buyruğuna dönmelerine kadar savaşınız; eğer dönerlerse aralarını adaletle bulunuz, adil davranınız, şüphesiz Allah adil davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Hucurat 9-10)
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez ve ona hor bakmaz.” (Müslim)
“Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim kardeşinin bir ihtiyacını giderirse, Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü bir sıkıntıdan kurtarır. Kim bir Müslümanın kusurunu örterse, Allah da Kıyamet günü onun kusurunu örter.” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58)
“Bir Müslümana, başka bir Müslümanın canı, malı ve ırzı haramdır.” (Müslim, Tirmizi)

Hangi gruba ait olursak olalım, önceliğimiz İslam kardeşliği olmalıdır. İslam ve Müslümanlığın olmadığı yerde grubumuzun bir anlamı kalmayacaktır. Maalesef görüntümüzle iyi bir sınav vermiyoruz. Rabbim; İslam'ı anlayan, yaşayan, birbirimizin derdiyle dertlenen  kullarından eylesin. 05/01/2016
** 22.12.2016 gününde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.