10 Şubat 2026 Salı

U Dönüşü Yapanlar Kimin Emrinde?

İnsanoğlu nisyan ile maluldür. Unutur. Aynı zamanda yanlış ve hata yapar. Yaptığı yanlışın farkına vardığı zaman da yanlışından vazgeçer. Bu da erdemlice bir harekettir. Çünkü hatadan dönmek bir erdem göstergesidir. Yaşına ve statüsüne göre zaman zaman bir görüşte olur. Bu fikri zamanla değişebilir. İnsani bir durumdur bu. Her birimizin başına gelebilir.

Fikir değiştiren insanlar yeri geldiği zaman "Bir zamanlar şu fikirdeydim. Şimdi bu fikirdeyim" der. Bu da insani bir şey. Çünkü yaşa, zamana, şartlara ve tecrübesine göre insan sürekli değişim halindedir.

Zaman zaman biriyle arası da bozulabilir. Birbirlerine her türlü hakareti de yapabilir. Küsebilir de. Üçüncü şahısların araya girmesiyle barışabilirler. Birbirlerine söylediklerinden dolayı özür de dileyebilirler.

Bunların yanında siyaset yapan, ülke yöneten ya da ülke yönetmeye talip olan siyasiler var ki bunlar da yeri geldiği zaman fikir değiştirir, hata yapar, zikzak çizer, "U" dönüşü yapar. Bu da bir yere kadar normaldir. Çünkü insanlık hali. Bazı şeylerin önü ve arkası düşünülmemiş olabilir. Ama zikzak çizmek ve "U" dönüşü yapmak meslek haline gelirse işte burada durmak gerek. Haydi diyelim ki "U" dönüşü yapıldı. En azından "Ya hu ben şöyle düşünüp böyle yapmıştım. Ama yanlışmış. Bereket bu yanlıştan döndüm" demesi gerekir. Hiçbir şey demeyip sürekli zikzak çizilirse burada problem büyüktür. 

Zikzak çizmeyi yol bilenler acaba kendi iradeleriyle mi zikzak çiziyorlar yoksa birilerinin hazırlayıp sunduğu senaryoya göre mi zikzak çiziyorlar? Kendi iradesiyle yapıyorlarsa kendi insanımız, hangimiz hata yapmayız dersin, belki makul görürsün. Şayet bu zikzak çizenler başkalarının emrinde ise işte o zaman durum vahimdir. 

Dünyayı ve Ülkeleri Kimler Yönetiyor?

Dünya kim ya da kimler tarafından yönetiliyor?

Ülkeler kim ya da kimler tarafından yönetiliyor?

Bu soruların cevabını net bir şekilde vermek mümkün değil. Ancak kanaatimi ifade edebilirim.

Her ülkenin başında ister seçimle ister seçimsiz gelen başkan, başbakan, cumhurbaşkanı, kral vb. ünvanlarla anılan ülke yöneticisi, resmi olarak o ülkenin yöneteni olsa da tüm yöneticilerin tek merkezden yönetildiğini düşünüyorum. Yani devletleri yöneten bir merkez var. Ülkelere yön verenler bunlar. Bunlar, dünya sermayesini elinde bulunduran, servetlerinin hesabı olmayan para babaları.

Teşbihte hata olmasın, her ülke yöneticisi ülkesinin yöneteni iken aynı zamanda dünyayı tek merkezden yönetenlerin yönetilenidirler. 

Ülkelerini yönetenlerin başta kalmalarının yolu, dünyayı yönetenlerin emrinden çıkmaması, onların istediği icraatı yerine getirmesidir. İster gönüllü ister gönülsüz. Zira elleri mahkum. 

Ülkelerini yönetenler söz dinlemez, başına buyruk hareket ederse ya iç karışıklıkla ya darbeyle ya başka bir ülkeyle savaşa tutuşturularak bir şekilde indirilir.

Ülkelerini yönetenler verilen görevi ağzına yüzüne bulaştırır, beceremezse bu yöneten de bir şekilde indirilir. Çünkü ülke yönetenleri kullan at şeklindedir. Miadı dolan bir şekilde derdest edilir. Irak'ın Saddam'ı, Libya'nın Kaddafi'si, Suriye'nin Esed'i bunun en güzel örneği. 

Dünyayı tek merkezden yöneten para babaları sadece ülkelerin başındaki kişilere değil, aynı zamanda o ülkenin içinde yer alan STK denilen kuruluşlara da hakimdirler.

Para babaları bir ülkeyi karıştıracak her türlü potansiyeli bir şekilde besler. Bu uyuyan hücreler kendilerine görev verildiği zaman harekete geçerler.

Para, sermaye, bankacılık, teknoloji, ticaret vs. hep bu para babalarının elinde.

Ülkelerin orduları da para babalarının elinde. O ülkeyi korumakla görevli bu ordular ülkesini dışarıya karşı korumaktan ziyade kendi ülkesindeki halka karşı devleti korurlar. Para babaları o ülkeyi yöneten gözden çıkarmışsa bu ordular, para babalarının yanında saf tutarlar. Ülkelerini ve devlet başkanlarını korumak için tek kurşun atmazlar. Irak, Suriye, Mısır, Libya, Venezuela bunun en güzel örneği. Bu ülkelerin ordusu devlet başkanları derdest edilirken tek kurşun atmadılar. 

Dünya ve dünya devletleri sermaye sahiplerinin emrinde ise bu durumda ülke yönetenleri, sermaye sahiplerinin bir valisi mesabesinde. Teşbihte hata olmasın, bu tür ülke yöneticisi bir nevi sömürge valisi sayılır. 

Bu yönüyle bayrağı da olsa dünyada bağımsız devlet yoktur. 

Dünya sermayesi; dünyaya, ülke ve devletlere nizamat vermek istiyorsa bunun için ABD'yi harekete geçirir. ABD de bu yönüyle bağımsız bir ülke değil. Sermaye sahipleri adına vekalet savaşı veren güçlü bir devlettir. Bugün bu görevi Trump yapıyor, yarın bu görev bir başkasına ihale edilir. 

Kısaca, dünyada ABD dahil bağımsız bir ülke yoktur. Tüm dünya tek merkezden yönetiliyor. Ülkelerin başında bulunan yöneticiler sermaye sahiplerinin birer figürüdür. Hepsi senaryosu başkası tarafından yazılmış rolü oynar. Ülkeyi yöneten ister seçimle gelsin ister kral olsun fark etmez. 

Dünyayı yönetenlerin en iyi bildikleri bir şey de hangi ülkeyi hangi şekil yöneteceklerini bilmeleri. 

Dünyanın ve ülkelerin yönetimi dediğim gibi ise bu durumda siyasi partiler de senaryonun bir parçası. Seçimi hangisi kazanırsa aynı sermayedarlar ile çalışmak zorundalar. 

Ülkeleri yöneten ya da yönetmeye talip olanlar, senaryosu başkaları tarafından yazılmış senaryoyu oynayan sinema ve filmin baş rol ya da filmin içinde rol verilen oyuncuları gibidir. Kimi iyi rolde kimi kötü rolde. Bir filmde iyi rol görevi verilen bir başka filmde kötü rol görevini üstlenir. İyi ve kötü rolde görev alanlar senaryo gereği birbirini yiyip bitirse de mücadele etse de geri planda dosttur, arkadaştır. 

Durum bu ise sandığa giden seçmenin verdiği oyun bir değeri ve karşılığı yok. Adeta bir yönetim oyunu oynanıyor. Oyun içinde oyun var. Bizler ve ülkeler bir şekilde üzerimizde oyunun bir parçasıyız.

Katılır veya katılmazsınız. Benim kanaatim bu yönde. Bu tezimi ispatlayamam. 

6 Şubat Depreminin Düşündürdükleri

11 ilimizi etkileyen 6 Şubat depreminin 3.yılını geride bıraktık. Yıl dönümünde, Osmaniye'de yapılan konut tesliminde Sayın Cumhurbaşkanı, depremin etkisi, maliyeti ve yapılanlara dair bir dizi rakamlara yer verdi:

"Resmi rakamlara göre bu depremde 53 bin 697 insanımız vefat ederken 107 bin 213 kişi yaralı kurtuldu”.

"3,5 milyon vatandaşımızı bölgeden tahliye etmek durumunda kaldık. Deprem bölgesindeki 2 milyon 302 bin binadan yaklaşık 39 bin 555'i afet sırasında yıkıldı. 199 binin üzerinde bina ağır hasar alırken, 36 bin bina ise orta hasarlı hale geldi".

"Bu depremin ekonomimize doğrudan maliyeti 104 milyar doları, dolaylı maliyeti ise 150 milyar doları buldu. Bu tutar Türkiye'nin 2023'teki milli gelirinin yüzde 9'una tekabül etmekte".

"Bugüne kadar 433 bin 667'si konut, 21 bin 690'ı iş yeri olmak üzere toplam 455 bin 357 bağımsız bölümün inşasını tamamladık".

Bunların dışında derslik, gençler için yurt, sağlık alt yapısı ve hastane, ibadethane, müze, adalet ve emniyet binaları, huzurevleri, çocuk evleri binaları vb. yapılanlar da var. Mücbir sebeplere dayalı olarak esnaf, çiftçi ve sanayiciye verilen imkanlar... Hepsine değinip rakamlara boğmak istemiyorum. Zaten hepsine yer vermek istesem de sayfam buna el vermez.

Yapılan açıklamalardan, üç yıl gibi kısa bir zaman diliminde birçok hizmet yapıldığı anlaşılmakta. Alt yapı, üst yapı vs. derken adeta 11 ilimiz yeniden imar edildi. Harcanan para da az değil.

Yapılan bu hizmetleri küçümsemiyorum. Hatta takdir ediyorum. Kimin zerre misal bir katkısı olmuşsa teşekkür ediyorum.

Bu tespit ve hakkı teslim etmenin ardından bu afetin getirip götürdüklerine bir başka açıdan yaklaşacağım. Zaman zaman soru soracağım. Bazen de değerlendirmede bulunacağım. Tüm bunları yaparken de kimse öküzün altında buzağı aramasın.

Her ne yaparsak yapalım. Şehirleri yeniden imar edelim. Maalesef enkazın altında can veren insanlar geri gelmeyecek. Sahi bu insanlarımız niçin öldü? Unutmayalım ki ölen insanları deprem değil, yaptığımız binalar öldürdü. Niçin bu binaları zamanında depreme dayanıklı yapmadık? İsterdim ki yapılanların yanında “Şu kadar belediye başkanı, imar ve inşaattan sorumlu bu kadar belediye görevlisi, şu kadar müteahhide bu kadar ceza verdi mahkemelerimiz” şeklinde rakamlara da yer verilseydi. Çürük çarık binalardan dolayı ceza alan var mı bunu da bilmiyoruz. Bildiğim, 99 depreminde hapis cezası alan Veli Göçer vardı. O da cezaevinde cezasını çekerken vefat etti. Başka da varsa bilmiyoruz. Ama görünen o ki koca 99 depremi bir Veli Göçer’e yıkıldı.

“Yıkılan binalar eski yönetmeliğe tabi ve eski hükümetler zamanında yapıldı” denerek sorumluluktan kaçınılmaz. Elbette geçmiş çürük çarık binalara onay verenlerin sorumluluğu var ama devlette devamlılık esastır. Ceza ve sorumluluk müteselsilen icra edilir. Ama bizde yapanın yanına kâr kalıyor daima. Üstelik güçlü figürlere hiç dokunulmuyor. Üç beş müteahhide ceza keserek günü kurtarıyoruz.

Bırakalım depremde yıkılan evleri. Bizim tüm sağlam binalarımızın ömrü en fazla elli yıl. Niçin babadan toruna evladiyelik, yıkılmayan ev ve binalarımız yok. Yazık değil mi gidenlere. Yazık değil mi depremde yerle bir olan binaları imar etmek için harcanan milyar dolarlara. Sahi niçin işimizi, evimizi, barkımızı düzgün yapmıyoruz? Bu durum niçin Avrupa ülkelerinde görülmüyor da bina çökmeler, depremde yıkılan evler sadece İslam ülkelerinde görülüyor? Avrupa’da yüzyılı aşkın binalar dimdik ayakta ve hala kullanılıyorken bizde niçin yüzyıllık binalarımız yok? Yeni yapılan depreme dayanıklı deprem evleri depreme dayanıklı olacak mı? Mesela bu evler yüzyıllara meydan okuyabilecek mi?

Niçin yıkılmak üzere ya da eskidi yenileyelim, kentsel dönüşüm adı altında sürekli yık-yap yapıyoruz? Unutmayalım ki her yeni bina şehrin dokusunu değiştiriyor. Şehrin kültürü, dokusu ve tarihi yok oluyor. Her yerimiz beton yığını. Beton evler dışında başka ev yapmayı bilmiyor muyuz? Deprem olduğu zaman kamerayla depremi ne zaman izleyeceğiz? Ne zaman en ufak bir sallantıda kendimizi dışarı atmayacağız? Yöreye, bölgeye ve sünnetullaha uygun yıkılmayan evleri görebilecek miyiz? Ne zaman bizde olduk bir Japonya diyeceğiz?

Hasılı, her deprem sonrası yeni binalar yapmak, şehri yeniden imar etmek marifet değil. Marifet, yıkılmayan, depremde can kaybının olmadığı depremlere şehirleri hazır etmektir. Her deprem sonrası kurtarma ekibinin ve siyasi erkanın deprem bölgesinde arzı endam etmesi marifet değil. Marifet, deprem sonrası deprem bölgesine gitmeye ihtiyaç hissetmeyecek bir ortamı oluşturmaktır. İnşallah bunları da görürüz. Ömrümüz bina yıkarak ve yaparak geçmez. Tüm kazancımızı hep binaya dökmeyiz.