30 Aralık 2025 Salı

Doldur Boşalt Sistemi

Ülkemiz diğer şeyleri nasıl yapıyor bilmem ama doldur boşalt sisteminde üzerine başka ülke tanımam.

Nedir doldur boşalt sistemi derseniz, teessüf ederim. Bunu da bilmiyorsanız, niye yaşarsınız.

Doldur boşalt sistemi şudur: Önce hapishaneleri suçlularla dolduruyorsun. Gerektiğinde yeni ve büyük hapishaneler yapacaksın. Artık yeni suçlu alacak kapasitesi kalmayınca, siyaset kurumu ve TBMM ne için vardır. Hemen çözüm üretir. Bir infaz yasası çıkarılır. Bir bakmışsın hapishaneler boşalır.

TBMM'nin çıkardığı kaçıncı infaz yasası oldu bilmem.

Çıkarılan infaz yasalarıyla birlikte hapishaneler boşalınca, kimse, o kadar hapishane boş mu duracak, yazık, israf demez. Çünkü dışarıda sırasını bekleyen o kadar müşterisi var ki devlet-millet işbirliğiyle kısa zamanda dolduruveriyorlar burayı.

Şu var ki hapishanelerden herkes memnun.

Devlet memnun. Had bilmeyenlere haddini burayla bildirir.

Müşteriler zaten memnun. Memnun olmasalar; girip çıkan, tekrar gir çık yapar mı? Demek ki memnunlar. Hatta öyleleri var ki çıkar çıkmaz ne işim var benim dışarıda. Rahatımı bozmaya değmez dercesine tekrar suç işleyerek yeniden girdiği hepimizin malumu.

İşin içinde müşteri memnuniyeti olunca haliyle buralar hep hareketli. Niye memnun olmasınlar? Nasılsa yolu hapishaneye düşen, burada fazla kalmayız. Arkamızda dağ gibi Meclis var. Onlar bizi bizden fazla düşünür. Bir bakmışsın yeni bir infaz yasasıyla sayılı günlerin ne zaman geçtiğini bilemezler. Gerçi "Düşenin dostu olmaz" derler ama bu herkes için geçerli değil belli ki. Çünkü Meclis daima yolu hapishaneye düşenin yanında. Sağ olsunlar, var olsunlar. Dost dediğin kötü günde belli olur dedikleri bu olsa gerek.

Bir de içeride iken geçim gailesi, ev geçindirme vs. derdi yok. Nasılsa yeme, içme ve masraf şirketten.

Nasıl bir yer ve duygu olduğunu bilmem ama bir zamanlar hapishane için "Girmeyen eşek. Girdiği halde tekrar girene eşek oğlu eşek derler" dendiğini işitmiştim. Artık ne derece doğruysa. Gerçi davulun sesi uzaktan hoş gelir dense de bu işin anlatımı bana hoş geldi. Neredeyse, içeri girmeyi canım çekti. Tadında bırakayım. Fazla merak iyi değildir.

Meclisin çıkardığı ve çıkaracağı sayısız infaz yasalarına, bilirim bazılarınız, herkes cezasını günü gününe çekmeli. Olur mu böyle şey diye kızar. Bunlar kızsa da ben onlara kızmayacağım. Çünkü bekara avrat boşamak kolaydır. Ne bilsinler devlet yönetimini. Halbuki devlette devamlılık esastır. Doldur boşalt sistemi de işte tam budur. Doldurup boşaltmazsan olmaz. Boşaltıp doldurmazsan da olmaz. Herkes burayı tatmalı. Burada yatmalı.

İşin şakası bir tarafa. Bu kadar hapishaneler yapıldığına göre buralar tıpkı otellerin doluluk oranları gibi her daim müşteriyle dolu olmalı. Sezonluk olmalı. Sezon bitince boşaltılmalı. Değilse israf olur. Öyle ya içinde kimse barınmayacaksa ne diye yapıldı değil mi? Haydi israfı göze aldık, buraları boş beklettik diyelim. Buraların o kadar görevlisi ve çalışanı var. Bunlar müşteri ile ilgilenmeden boş boş bekleseler, aldıkları maaş helal olur mu kendilerine. Girenleri de infaz yasalarıyla erken çıkarıp başkasının da buraları tatması düşünülmeli. Empati denilen şey yani.

Kendini Akıllı Sanan Bir Zavallı

Sabah sabah biri, isim vermeden birinden dert yandı: "Nasıl iş anlamadım gitti. Yine raporlu yine raporlu. Bu kaçıncı. Bu nasıl görev bilinci böyle. Ne zaman dersi olsa hastalanıyor ama koordinatörlüğü olduğu zaman hastalanmıyor. Bu kadar da olmaz. Sen idarecilik yaptığın için söylüyorum" dedi.

Kimden bahsettiğini bilmiyorum. Belli ki raporcu birinden bahsediyor. Raporu veren veriyor, alan da alıyor.

Ben de kendisine, idarecilik yaparken hastane işlerini o gün halletsinler diye öğretmenlere bir gün boş gün verirdim. Kaza, bela, ölüm dışında okula gelmelerini söylerdim. Sabah kalktınız, ayağa kalkabiliyorsanız, hasta bile olsanız gelmenizi isterim. Çünkü B planım yok. Size ihtiyacım var derdim dedim. "Öyle olması lazım hocam dedi.

Bu duyarlılığından dolayı hocamızı takdir ettim.

Şu var ki başta okullar olmak üzere resmi kurumlarda eksik olmaz böyleleri. Diğer kurumlar neyse de bir öğretmenin okula bir gün gelmemesi o gün akşama kadar kaç sınıfın dersinin boş geçeceği anlamına gelir.

Bu tür raporcu tipler kendine Müslüman tipler. Sadece kendini düşünürler. Hep kaçak güreşirler. Doğru dürüst işe gelmezler. Devletin sırtında yük böyleleri. Gel gör ki bir yaptırımı olmayınca ve kimse bir şey demeyince, kendisini akıllı sanan böyleleri raporla işini çıkartıyor.

Sonra raporlu kim var diye baktım. Kendisini yeterince tanımasam da bir ayda üç defa aynı gün yani dersinin olduğu gün rapor alan biri olduğunu öğrendim.

Kendi halinde sessiz, sakin ve mazbut biri.

Kişi hastalanamaz mı? Elbette hastalanır. Herkesin başına gelir. Kişi hasta olunca hastalık dediğin bir günde geçip gitmez. En azından birkaç gün sürer. Ama dersinin olduğu zaman rapor alıp koordinatörlük görevinin olduğu zamanlar rapor almaması düşündürücü.

Bildiğim kadarıyla koordinatörlük görevinin çok takibi yok, mesaisi yok. İşyerlerine öğrenci kontrolü için gidilmesi gerekiyor. Gidilmese de niye gitmedin denmez. Süresi içinde ilgili evrak doldurulup teslim edilince görev yerine getirilmiş ve ücret hak edilmiş olur.

Aldığı bu ücreti nasıl yiyecekse artık.

İlgili kişi ya da bu şekil rapor almayı meslek edinenler özel sektörde çalışsalar, bu yaptıklarını yapabilirler mi? Yapamazlar. Çünkü kapının önüne koyarlar. Maalesef devletin sahibi yok. Böyleleri devletin sırtında yük olarak bu şekilde emekli olacaklar.

Şu var ki ister kamuda ister özel sektörde çalışalım. İşimizi özel sektör mantığı ve bilinciyle yapmak lazım. 

Camisine Küs Bir Cami Müdavimi

İlkokulu zor bitirmiştir. Belki de bitirmemiştir. Deli dolu bir hayat yaşamıştır.

Namaz niyaz nedir bilmezdi.

Ortaokul ve lisede bazı günler savmı Davut orucu tuttuğumu duyduğunda, “Yeğenim, niye kendine eziyet ediyorsun. Tutma” diye öğüt verirdi.

Siyasi görüşünü bilmiyordum o zamanlar. Ama konuşmasından, hal ve hareketlerinden sola meyilli bir görüntüsü vardı.

Espri yeteneği güçlü. Şakalaşmayı seven, şakadan da anlayan hoşsohbet biri. Konuşmayı da fazla sever. Kolay kolay başkasına söz vermez.

Gel zaman git zaman kendini namaz ve niyaza verdi. Caminin beş vakit müdavimlerinden oldu. Emekli olmasına rağmen inşaatlarda çalışmaya devam etti.

Hayır ve hasenat işlerine de girdi. Müdavimi olduğu camilerin ihtiyacını karşılamak için nazı geçenlerden para toplamayı da çok iyi becerir.

Beni telefonla aradığında mahallesine yapılmakta olan bir caminin inşaatında çalıştığını söylemişti. Bazı zamanlar çalışacak işçi ayarlayıp onların yevmiyelerini verecek kadar da cömert biridir.

Cami inşaatında bedenen çalıştığı gibi ne kadar tanıdığı varsa onlara telefon ederek ve yanlarına giderek camiye maddi kaynak sağlamıştır.

Cami yapılmış, bir de imama lojman yapalım denmiş. Aynı maddi manevi katkısını ve bedenen çalışmasını lojman için de yapmıştır.

Lojman bittikten sonra elde kalan para ile lojmana kalorifer döşetelim der cami cemaati. Eldeki parayla kalorifer döşeme imkanı olmayınca, tanıdığım, lojmanın kaloriferi için benden de yardım istemiş, “şundan, bundan iste, üzerine kendinden de koy” demişti. Hatta kendisinin de harçlığının olmadığını söylemişti. Kendisine harçlık gönderebileceğimi ama lojmanın kaloriferi için yardım yapamayacağımı, bunun için kimseden para isteyemeyeceğimi ifade etmiştim.

Ben yardım etmesem de cami lojmanının kaloriferi döşendi. İmam lojmana oturdu.

İmamın ve caminin her türlü yardımına koşan ve kendini camiye hizmete adayan bu tanıdığım, sosyal medyadan bir şeyler yazmaya başladı. Tüm yazdıkları da bir serzenişten ibaret. “İmamın, toplanan parayı eksik tutanak tutturduğunu, cami suyu ile kendine ait sebzeleri suladığını, parasını cami parası ile ödediğini, imamın lojmanda sembolik bir paraya kaldığını... şeklinde.

Belli ki imamdan muzdarip idi.

Aradım kendisini. Böyle yazmasan iyi olur. Mesele ne dedim. “Caminin bir yerine beton atmıştık. Ertesi günü suladım. Bir gün işim dolayısıyla betonu sulayamacağımdan, imama ‘Hocam, ben yarın gelemeyeceğim. Unutma da betonu bir sulayıver’ diye tembih ettim. Hoca da tamam, sularım dedi. Sonraki gün gelince betonun sulanmadığını gördüm. ‘Hocam, bu betonları niye sulamadınız? Bak ne biçim olmuş’ dedim. ‘Haydi, çık şuradan’ diyerek beni camiden kovdu dedi.

İmamın bu yaptığı bu cemaatin zoruna gider. Camiden kovduğu yetmediği gibi yokken arkasından da konuşuyormuş. Lafın üzerine gelince, “Ooo abi, nasılsın” diyerek bir de yüzüne gülüyormuş.

İmamın bu yaptığından sonra maddi ve manevi bir nefer olarak caminin her şeyine koşan bu tanıdığım, imamdan dolayı camiye küser. Bir daha camiye ayak basmaz. Vakit namazlarını kılmak için her gün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazını çarşı camilerinde kılıyor. Namaz sonrası evinin yolunu tutuyor.

Birkaç defa yazı konusu edinelim dedi. Boş vermesini söyledim. Yalnız belli ki imamın camiden kovmasını içinden atamadı. Gereğinin yapılması için ilçe, il müftülüğüne dilekçe verdi. Savcılığa gitti. Hiçbir sonuç alamayınca Ankara’ya giderek Diyanet İşleri Başkanlığına derdini anlattı. Bildiğim kadarıyla hiçbirinden sonuç alamadı.

İşin özü, tanıdığım camiden kovulmayı hak eden biri değil. Çünkü camiye ve lojmana maddi ve manevi katkısı büyük. Çevresinden aldığı bağışlarla da katkısı yadsınamaz. Böyle birini camiden uzaklaştırmakla imam topuğuna sıkmıştır. Hiçbir katkısı olmasa bile cami imamı kimseyi kovamaz. Herkesi camiye kazandırmak için çaba göstermesi gerekir. Bu da ayrı bir sanat. Halbuki imam, “Abi, sensin. Kusura bakma” dese, bu büyüğün gönlünü almış olurdu ve caminin her işine koştururdu.