11 Kasım 2023 Cumartesi

Faizin Fe'sine Karşı İslamcı Bir Alim (2)

Vakıf fetvasını beğendiniz ise bir de promosyon fetvasına bakalım. Bir bilen ya. Yine sormuşlar: Promosyon hakkında ne dersin diye. Demiş ki "Promosyonu, kişinin çalıştığı iş yerinin bankası veriyorsa, bu promosyon iş yerinin kendisine verdiği ilave zam sayılır ve caizdir. Şayet çalıştığı iş yerinin bankası yoksa alınacak bu promosyon caiz değildir”.

Vakıf fetvasından sonra böyle bir fetva daha hoş. Başkası da beklenmezdi zaten. Siz siz olun. İleride promosyon almak isterseniz, bankası olan bir firmada çalışmayı tercih edin. Bu tercihi yapmazsanız, promosyon yüzü göremezsiniz. Avucunuzu yalarsınız. Çünkü zatı muhtereme göre caiz değil. O yüzden iş başvurusunda bulunurken bankanız var mı diye sormayı ihmal etmeyin.

Fetvalarına devam edelim. Kur garantili mevduat konusunda hazinenin verdiği döviz farkını da caiz bulan ekibin içerinde olduğunu söylesem, yine şaşırmazsınız.

Eskiden kocanın eşini, kayıt kürek ve şahit olmadan üç talakla boşamasını bain talak (dönüşü olmayan boşanma) sayarken mahkemelerin verdiği boşanmayı tek talak sayar, karı ve kocanın evliliği iki talakla devam eder derdi. Şimdi aynı görüşte mi bilmiyorum. Umarım değiştirmiştir. İnşallah vakfiye fetvasında olduğu gibi ilk ve son görüşüm budur, bu da asla değişmez demez.

Son olarak da başlığa koyduğum faiz karşıtlığı fetvasına gelelim. Akademisyenmiş muhterem. Kendisi gibi nice fıkıhçılar ve öğrenciler yetiştirmiştir.

Gel zaman git zaman yaş gelir 67’ye. Mecburi emekli edilir.

Öğrencilerini çok seviyor ama kanun böyle.

Ne yapalım ne edelim derken kendisi gibi tekaüde ayrılmış emekli öğretim üyeleri için bir formül bulunur. Yüksek lisans ve doktora öğrencilerine danışmanlık görevi. Karşılığında da ek ders alacaklar. Gerçi kendisi için ek ders önemli değil ama veriyorlarsa niye almasın.

Danışmanı olduğu öğrenciler bulunduğu şehrin dışında imiş. Hoca-öğrenci ilişkisi de olmamış. Yaptıkları bu yorucu danışmanlığın ardından her ay sonu kendilerine ek ders tahakkuk ettirilmiş. Bu şekil danışmanlık kaç yıl devam etti bilinmez.

Üniversitenin dikkatini çeker bu ödeme. Derler ki bir yönetmelik değişikliği yapalım. Emekli öğretim görevlileri doktora ve yüksek lisans öğrencilerine danışmanlık yapamasın.

Bu değişiklik yapılır ve bu emekli ulema danışmanlık yapamaz. Haliyle ek dersten de mahrum kalırlar.

Bu haksızlık deseler de köşelerine çekilmezler, istenmediğimiz yerde durmayız demezler. Soluğu mahkemede alırlar. Üniversitenin çıkardığı yönetmeliği iptal ettirirler. Şükür ki mağduriyetleri sona erer.

Mahkeme ne zaman sonuçlandı? Mahkeme bu iptal kararını verinceye kadar kaç yıl geçti bilinmez. Yani ben bilmiyorum.

Zatı muhterem, mahkeme sonucunu alarak üniversiteye damlar. Bir kağıt bir de kalem alır. “Şu tarihten itibaren yönetmelik değişikliği yapılarak ödenmeyen ek ders ücretlerimin YASAL FAİZiyle birlikte ödenmesi...” şeklinde bir dilekçe yazar. Yapmadığı danışmanlık ücreti kendisine ve diğerlerine yasal faiziyle birlikte ödenir.

Mahkeme kendilerini haklı bulduğu için kaldıkları yerden, görmedikleri öğrencilere danışmanlık hizmeti vermeye devam ediyorlar. Ücretlerini de gecikmeksizin aldıkları için yasal faiz olmadan alıyorlar. Gördünüz hizmet aşkını. Beşikten mezara ilim dedikleri bu olsa gerek.

Emekli olduktan sonra ek ders karşılığı danışmanlık yapmaları, danışmanlıklarını yaptıkları öğrencilerini görmeden danışmanlık yapmaları, bunun karşılığında ücret almaları, yönetmelik değişikliğiyle danışmanlıkları sona erdikten sonra mahkeme sonrası yapmadıkları danışmanlığın ücretini istemeleri tek kelimeyle ayıp. Daha da ayıbı, mahkemeyi kazandıktan sonra YASAL FAİZ dilekçesi vermeleri. Zaten dilekçelerine yasal faiz yazmasalar bile ücretleri yasal faiz üzerinden hesaplanırdı.

Burada adamların hakkı, yasal faizi talep etmeleri normal diyebilirsiniz. Bu kişiler dini hassasiyeti yüksek, faiz konusunda suyu üfleyerek içen kişiler olunca, haliyle böyle talep garip karşılanır. Üniversitenin yasal faiziyle ödeme yapması başka. Bunların yasal faiz dilekçesi başkadır.

Ha üniversitenin bankası var da üniversite o bankadan bu yasal faizi veriyorsa, o zaman bu para zaten bunlara göre zaten faiz olmaz, olsa olsa hibe olur ya da çalıştığı kurumun bankası olduğu için kendilerine üniversitenin ilave zammı olur. Üniversitenin bankası olup olmadığını bilmediğim için bu konuda bir şey diyemiyorum. Diyeceğim tek şey, afiyet olsun hocalarım.

10 Kasım 2023 Cuma

Faizin Fe'sine Karşı İslamcı Bir Alim (1)

Yetiştiğim mahallenin içinde iken gözüm kapalı büyümüşüm. Uymuşum kalabalığa. Asıp kesmişiz. Körler ve sağırlar birbirimizi ağırlayıp durmuşuz. 

Bunu ne zaman gördüm. Yaşım ilerleyip farklı mahalle insanlarıyla teşriki mesai yapmaya başlayınca; tüm yetki, sorumluluk, makam ve mevkiler bizim elimize geçince, bir şeylerin ters gittiğini görmeye başladım. Yetiştiğim mahallenin biraz kenarına çıkıp mahalleme bir göz atınca sorgulamaya başladım. Gördüm ki biz bize anlatılan gibi değiliz. Derdimi içte yani mahallemde anlatmaya çalıştım. Derdimi anlatamadığım gibi adım müzmin muhalife çıktı. Duvarlara konuştum. Duvardan ses geldi de mahallemden çıt çıkmadı.

Gördüm ki herkes halinden memnun. Bir ben varım memnun olmayan. Büyük kalabalık yanlışta isabet edemeyeceğine göre öyle anlaşılıyor ki yoldan çıkan benim. Tövbe edip mahalleme döneceğim yerde iyice şirazeden çıktım. Artık mahallem bana yabancı, ben mahalleme yabancıyım. Çünkü aynı dilden konuşmuyoruz. Hayata ve olaylara aynı perspektiften bakmıyoruz. Gördüm ki mahallem muradına ermiş, Nirvana'ya ulaşmış, ben ise çıkamadım kerevetine. Kısaca Türk ve Müslüman olarak birbirimize Fransız kaldık.

Eskiden ne olacak bu memleketin hali derdim. Şimdi memleketten geçtim, ne olacak benim halim diyorum.

Bu uzun girizgahtan sonra mahallemin dini alanda üstat kabul ettikleri, sözü üzerine söz söylemedikleri, bir cemaatin sözü geçen ileri gelenlerinden olan tanınmış bir simasından bahsedeceğim. Ne alaka demeyin. Nasıl ve niçin yabancılaştığıma bir örnek olsun. Başı böyle ise varın ötesini/ayaklarını siz düşünün. 

Adı geçen beyefendi, feraiz anlatırken miras anlaşılsın diye tahtaya örnekler yazarmış. Nedense verdiği her örneğinde geride miras bırakan kişi  hep "dört evli" olur. Ardından "sapına kadar erkek" dermiş. Bunu nerede söylüyor. Çoğunluğu erkek olan amfide dört kız öğrencinin içinde. En büyük hayali, birden fazla evlenme olmasına rağmen garibim kayınlarından çekindiği için hanımının üzerine kuma getiremedi. Sonradan getirdiyse bilmiyorum.

Kadın zaafını bir tarafa bırakalım. Dini alanda bu İslamcı üstat kabul edildiğine, herkes ona fetva sorduğuna göre biraz da fetvalarından bahsedelim.

Camilerde görev yapan din görevlilerinin maaşını bir zamanlar devlet vermiyordu. Cami cemaati imamı kendi bulur, görev bitimi de sergi vs. yollarla imama parasını öderlerdi. Bazı camiler imamın parasının, en azından bir kısmını karşılamak amacıyla hayırseverlerden gayrimenkul bağışı almak suretiyle caminin ve anlaştıkları din görevlisinin giderlerini temin için vakıflar kurmuşlar. Gayrimenkulün gelirinin üçte ikisiyle caminin ihtiyaçları, üçte biriyle de imamın maaşını karşılamak için vakıf senedine yazmışlar. 

Gel zaman git zaman imamların maaşı devlet tarafından karşılanmaya başlar. Vakfiye aynı şekilde durur. Vakfiye değişmediği için devlet memuru statüsündeki görevlinin bu gayrimenkul gelirinden pay alıp almaması gündeme gelir. Bir bilen olarak bu alim zatın bilgisine başvurulur. Beyefendinin verdiği cevap; maaşlı görevli, vakfiyedeki payı almaya devam eder şeklinde olur. Nasıl beğendiniz değil mi bu fetvayı. Keşke maaş,  artı lojman, artı vakfiye payından sonra bir de boş mezar ilavesi yapsaydı daha iyi olurdu. İmam maaşlı olduğu için pay alamaz. Vakfiyenin geliri üçte üç camiye harcanır dese ölürdü değil mi? 

Sanki vakıf Allah’ın değiştirilemez bir kanunu. Vakıf, İslam fıkhında ortaya çıkmış fıkhi bir görüş. Fıkhi görüşler zamana, ihtiyaçlara ve şartlara göre değiştirilir. Çünkü dini bir görüştür. Vakfiyeye niçin değiştirilemez yazılıyor? İleride art niyetli birileri gelir, bu vakfiyeyi kendi emellerine hizmet etmesi için değiştirmeye kalkar endişesiyle bu kapıyı kapatıyorlar. Maaşlı bir insana hala bu vakfiyeden pay vermek, bunun için fetva vermek, vakıf yetkilisinin vermeye devam etmesi, görevlinin de bu benim hakkım diye alması, tek kelimeyle ayıptır, vebaldir, günahtır, dini bilmemektir, “Ezmanın tagayyürü ile ahkamın tagayyürü inkar olunamaz” Mecelle kaidesini uygulamamaktır, çağı okuyamamaktır, zamanın ruhuna uygun yaşamamaktır, yapılan işe dini kılıf bulmaktır. (Devam edeceğim.)

9 Kasım 2023 Perşembe

Boykot Geçmişim

Yaşım altmış olmuş. Bugün hala Yahudi mallarını boykot seferberliğini görünce, çocukluğuma gittim. 

15-16 yaşlarında bir çocuğum. Bakkala çorap almaya gittim. Bakkal -şimdilerde bu markada çorap var mı bilmiyorum- önüme Maydın çoraplarını koydu. Bu markayı almıyorum dedim. Niye dedi. Bu marka Yahudi markasıymış dedim. Hangisi Yahudi malı değil bilemedim ki dedi.

Maydın çorapları Yahudi malı mıydı bilmiyorum. Ta o zamandan biri kulağıma fısıldamıştı. Bu fısıltı bana kadar geldiğine göre fısıltı gazetesi tarafından herkese yayılmış olmalı. 

Aslında Maydın çoraplarını severdim. Kolay kolay eskimezdi. Sanırım naylon karışımı olmalı. O zamanlarda pamuk, yün benzeri çoraplar varsa da altı çabuk delindiği için tercih etmezdim. Benim için sağlıklı giymekten ziyade yıkanıp yıkanıp giyilecek ve eskimeyecek çorap bir numaraydı.

Çocukluğumda böyle idim. Ya 25'li yaşlarda nasılmışım bir bakalım. Beşli ya da dörtlü Hacı Şakir marka el sabunu aldım bir gün. Birkaç gün sonra bir arkadaştan duydum ki bu sabun Yahudilerinmiş. Beynimden vurulmuşa döndüm. Nasıl olur da bir Yahudi malını kullanır, onunla temizlenirdim. Bir de adı hem hacı hem de Şakir. Bizimle dalga geçer gibi böyle bir isim de vermişler. Sonra öğrendim ki yerli iken Yahudilere satılmış. Bir tanesini kullanmışım. Kaptığım gibi Çıkrıkçılar içine gittim. Sabunu aldığım dükkanı buldum. Adama dedim ki kardeşim, bir eksiğiyle şu sabunu al, onun fiyatını düş. Bana başka bir sabun ver. Çünkü Yahudi malıymış dedim. Sağ olsun adam bir başka markayla değiştiriverdi. 

*

30'lu yıllarda Güneydoğu'nun bir ilindeyim. Alışverişi büyük bir marketten yapardım. Bazen de evimin yakınındaki bir mini marketten alırdım. Aylık alır, yazdırır, ay başında öderdim. Market sahibi ne aldım ise aldıklarımı yazar, karşısına da fiyatlarını yazardı. Ben ise her alışverişim kaç lira tuttu ise onu not ederdim. Market sahibine birkaç defa aldıklarımı niye yazıp uğraşıyorsun, toplam fiyatını yazsan, işin daha kolay olur derdim. O da olsun hocam, biz böyle yapıyoruz derdi.

Her ay başında ödemeye vardığımda bendeki hesap ile marketin hesabı tutar, ödeşirdik. Bir böyle, üç böyle.

Bir ay yine borcumu ödemeye gittiğimde bendeki hesap ile marketin hesabı tutmadı. Yanlış hatırlamıyorsam, marketin hesabı benimkinden bir beş yüz bin lira fazla idi. Benim borcum şu kadar olmalı. Biraz fazla geldi dedim. Tekrar hesapladı. Aynı fazlalık çıktı. Şaşırdığımı görünce, defteri önüme uzattı. Hocam bir de sen bak dedi. Gerek yok. Neyse o dedim ise de deftere o değilden baktım. Gözüme Omomatik ile beş paket küp şeker ilişti. Bulmuştum yanlışı. Kardeş, ben daha bugüne kadar evime Omomatik sokmadım. Çünkü Yahudi malıdır. Onun yerine Bingomatik alırım. Ayrıca küp şeker de kullanmam. Bu iki ürün bana ait değil dedim. Marketçi baktı. Hocam, bu iki ürün çıktığında sizin hesap ile benim hesap tutuyor. Omo ve küp şeker alışveriş yazısı da kardeşimin yazısına benziyor. Siz sizdeki hesaba göre ödeme yapın, kardeşim gelince bir sorayım dedi. 

Ertesi günü markete ne oldu diye sormaya gittim. Hocam, kardeşime durumu anlattım. Kardeşim belediyede çalışan sizin bir adaşınız var. Onu aradı. Omo ile küp şekeri o almış. Kardeşim isim karışıklığı yapmış. Kusura bakmayın. Yanlışlık bizden dedi. Hesabımın tutmasına sevindim. Market sahibine, aldığım ürünleri yazmanızı gereksiz bulurdum. Yazmakla iyi yapmışsınız. Değilse bu yanlışlık ortaya çıkmazdı dedim. Teşekkür edip ayrıldım. 

Yolda giderken Yahudi malı diye eve bastırmadığım Omomatiğin bana bu faydası oldu. Yoksa paşa paşa fazladan bir beş yüz papel bayılacaktım. 

Sonraki yıllarda da kulaktan dolma Yahudi malı olduğunu duyduğum bir ürün varsa, kolay kolay almadım. Aldıysam da alternatifi veya aynı kalitede olmadığı için almışlığım vardır. 

45-50'li yaşlardan itibaren küçüklük ve gençlik yıllarımdaki hassasiyetim azalsa da yine devam etti. Sanırım kendi çapımda boykotumu Omo ile deldim. Çünkü beyazlar için eve Omo dışında başka bir deterjanı beğendiremedim. 

Ben böyle kendi çapımda param Yahudi’ye gitmesin hesabı yaptım. Özellikle kola vb. içeceklerden uzak durdum.

50'li yaşları geçince, eski hassasiyetim kalmadı. Yahudi ve yerli demeden kalite, marka ve fiyat tercihi yapmaya, hangi ürün iyiyse Müslüman, Yahudi malı demedim, almaya başladım. Kolaya karşı hala rezervim var. Karışımı nedir bilmiyorum, bir de bağımlılık yapıyor diye almam.

2013’lü yıllardan itibaren ülke çapında bol bol İsrail ürünlerine şimdilerde olduğu gibi toplu boykotlar oldu. Bu boykotlara çok katıldığımı söyleyemem. Hoş ne kadar katılsak da bu ürünler içimize işlemiş. Vazgeçilmez ürünler olmuş. Boykot listesine bakıyorum. Yok yok. Adamlar her alana hitap eden, kaliteyi yakalamış ürünleri bize kabul ettirmişler. Bizim ömrümüz onların ürünlerini ara ara boykot etmekle geçti. Biz yerimizde sayarken yani boykot işleriyle uğraşırken onların ürünleri tereklerimizde satılmaya devam ediyor, paraya para demiyorlar, zayıflayacakları yerde daha da güçleniyorlar. Biz ise aynı delikten tekrar tekrar girmeye devam ediyoruz.

Geldiğim nokta itibariyle İsrail’e ve ürünlerine ne kadar mesafeli olsam da bir hakkı teslim etmek lazım. Küçücük ülke ve bir avuç Yahudi, ürettiği ürünlerle dünya ticaretini elinde tutuyor. Çöl ülkede tohum üretip dünya tohum piyasasını bile elinde tutuyor desem, nasıl bir milletle karşı karşıya olduğumuz daha iyi anlaşılır. Biz sevmesek de onlar işini yapıyor ve çalışıyor. Allah da çalışana veriyor vesselam. Biz mi? Boykota devam. Bu arada boykot listelerinde niçin sigara, telefon ve araba markaları yok. Anlamış değilim.

Bu Yazıda Boykot Var!

Bugüne kadar ülke olarak en fazla ABD ve İsrail ile karşı karşıya geldik. Her defasında da elimizdeki ilk ve son kurşun olan boykot silahımızı sahaya sürdük. ABD ve İsrail mallarını çarşaf çarşaf yayımladık. Almayın, almayalım dedik. Ne kadar boykot ettiğimiz ürün varsa bugüne kadar hiçbiri batmadı, iflas bayrağını çekip, çekip gitmedi.

Bu son boykotla, farz edelim ki Yahudi ve Amerikan mallarına uyguladığımız boykot amacına ulaştı. Ülkemizde fabrikası olan firmalar üretimi durdurdu ve kepenk kapattı. Tazminatlarını vererek çalışanlarını işten çıkardı. Haydi, başınızın çaresine bakın dedi.

İşine son verilenler kim? ABD ve İsrail vatandaşı mı?

Yöneticileri dışında öyle zannediyorum, tüm çalışanlar bu ülkenin insanı. Adı Ali, Ahmet, Mehmet. Yani sen, ben, bizim oğlan.

Ya sonrası?

Binler, yüz binler belki de milyonlarca kişi bir anda işini kaybetti. Mevcut işsizler ordusuna yeni işsizler katıldı.

Bunlar nerede iş bulacaklar?

Bunlara kim iş verecek?

Piyasada çalışabilecekleri iş alanı varsa, hiç problem değil. Gider bir başka firmada çalışmaya devam ederler, evlerine ekmek götürürler.

Hepimiz, boykot uygulamaya kalktığımız ürünlerde çalışanlara iş verecek alternatif istihdam alanlarımızın olmadığını çok iyi biliyoruz.

İş veremediğimiz gibi her birinin elinden tutup gelin bizim evde kalın, ne pişerse birlikte yeriz de diyemeyeceğimize ve ceplerine harçlık koyamayacağımıza göre ne diye boykot da boykot diyoruz. İnanın, anlamış değilim.

Önü, arkası ve sonrası düşünülmeden bugüne kadar hiç amacına ulaşmayan boykot furyası, bekara avrat boşamak kolay sözünden başka bir şey değil.

Bir başka husus, ABD’yi bir tarafa bırakalım. İsrail malı diye servis edilen boykot listesine bir bakalım. Utanmıyor muyuz bu ürünleri yayımlamaktan. İnan ben bu listeyi görünce utanıyorum. Niye derseniz? İsrail dediğimiz devlet küçücük bir devlet. Hala devlet olamamış, kanla ve silah zoruyla devlet olmaya ve devlet kalmaya çalışıyor. Nüfusu da fazla yok. Bu ürünlere bakınca, toprağımız dışında tüm ürünleriyle İsrail, ülkemizi işgal etmiş durumda. Tüm ürünler de kalitesini ispatlamış, tereklerde görücüye çıkmış, albeni diyor.

Bizim Türk milleti olarak daha büyük bir toprakta daha çok nüfusuyla bu ürünleri aynı kalitede yapma imkanımız yok mu? Zeka bakımından onlardan daha mı gerideyiz? Niçin üretmedik bugüne kadar? Bugün tereklerde İsrail ürünlerinin yanına aynı kalitede  Türk malı konsa, hangi birimiz gidip İsrail ürününü alır? Ürettiğimiz kaç ürün bugün İsrail malları gibi her ülkede tedavülde?

Unutmayalım ki bugüne kadar uyguladığımız her boykotta bir İsrail ürününü aynı kalite ve markada üretmiş olsaydık, kendi ürünlerimiz İsrail mallarıyla rekabete girerdi. Rekabete dayanamayan İsrail firmaları da terki diyar ederdi.

Bunun yolu; çene yapmayı, sloganı, hamaseti, tembelliği, ucuza kaçmayı ve ezikliği bir tarafa bırakıp çalışmak ve üretmek için kolları sıvamaktır. Unutmayalım ki ürünleriyle rekabet edemeyen ülke, hayatın hiçbir alanında o ülkeyle boy ölçüşemez. Sadece boşa kürek çeker. Her defasında yenilen güreşçi güreşe doymaz misali yenilmeye müstahaktır.

Bir diğer husus, ülkeye yabancı sermaye girsin diye dokuz takla atarken, bizim yabancı sermayeyi tu kaka yapmamız ne yaman bir çelişki değil mi?

Hoş, çelişki ve çelişmek bizden bir parça olduğunu unutmuşum. Kusura kalmayın. İyi çelişmeler. 

Piyasaları Sükunete Davet Etmişliğim Var

Ne zaman bir koltuk boşalsa, oraya talip olan bir yazı yazmışlığım var. Şimdilerde yazmadığıma bakmayın. O işten anlayıp anlamadığım da önemli değil. Tek hedef yeter ki bir koltuğum olsun. İşte onlardan biri.  Sosyal medyada yazıp paylaşmışım. Seneyi devriyesinde anı olarak karşıma çıkınca, bloğumu kontrol ettim. Bu paylaşıma blokta yer vermediğimi gördüm. Üzerinden üç yıl geçmiş yazımı sanırım Hazine ve Maliye Bakanı sosyal medya üzerinden istifa ettiğinde yazmışım. Bakalım ne yazmışım:

“Piyasaları sükunete davet ediyorum.

Devlet nasıl ki sahipsiz değilse bakanlıklar da sahipsiz değildir. Biri/leri görevinden el çeker veya çektirilirse bu görevi yapacak bu ülkede nice isimsiz vatanseverler bilirim. Yeter ki siyasi irade, iradesini ortaya koysun ve "Bu devletin size ihtiyacı var" desin. 

Şayet böyle bir görev tevdi edilirse,

1.TÜFE ve TEFE her ayın üçünde eksi çıkar. En fazla sıfır olur.

2.Her türlü döviz işleri itina ile seyredilir. Seyretmek istemeyenler, TRT1'de biri bitmeden diğeri başlayan reklamsız dizilere yönlendirilir. Burada hem dizi izler hem hoşça vakit geçirir hem de kanalın sağ alt köşesinde döviz bilgisine yer verilmez. 

3.Şom ağızlı, felaket tellalı ve art niyetli birileri, "Döviz yükseliyor" derse böylelerine her türlü cevap repertuarımızda vardır: "Senin dövizle işin ne? Döviz borcun mu var? Maaşını dövizle mi alıyorsun?" gibi.

4.Anlamayıp, temcit pilavı gibi hala döviz yükseliyor denirse, "Bağımsız, milli bir ekonomi için dövizin yükselmesi iyidir. Niyetimiz ithalatı sıfırlamak" derim.

5. Yaptıklarıma, yapacaklarıma ve dediklerime benden başka kimse inanmayacak. Zira bir kişi inanırsa, bu kendimi ve geçmiş müktesebatımı inkar anlamına gelir.

6.Ekonomiyi sadece dövizin inmesi olarak görenlere  ve ısrarlı bir şekilde döviz insin diyenlere "Döviz benim elimde. İstersem indiririm" derim. Ardından görevi bırakarak çok istedikleri dövizi böylece indirmiş olurum. Gördüğünüz gibi gidişim dövizi de düşürecek. Sadece dövizle kalmayacak. Altın da tepetaklak olacak.

7. Görevi bırakırken döviz ne kadar düşerse düşsün, yine de dövizi en yüksek seviyeye çıkarmış bakan olarak tarihe geçerim ve kimse beni unutmaz.

Gördüğünüz gibi her soruna çözümüm var. Şundan emin olunuz ki selefimi mumla aradınız. Bu da sizin kulağınıza küpe olsun”.  09.11.2020 

8 Kasım 2023 Çarşamba

Bir Boykot Furyasıdır Gidiyor *

Sosyal medyada boykot paylaşımlarından geçilmiyor. Paylaşan paylaşana. Neleri boykot edeceğimiz listelerine de boy boy yer veriliyor. Öyle bir hava oluşturuyorlar ki bu ürünlere boykot yapsak, tüm sorunlarımız bitecek. İsrail Gazze’de yenilecek.

Bu tür paylaşımları hayret ve ibretle izliyorum. Kimse kusura bakmasın, bu boykot furyası beyhude çabadan başka bir şey değil, aynı zamanda acizliğin bir göstergesi. Faydası olmayan, arkası düşünülmeyen, sadra şifa olmayan belki de zararı olacak paylaşımlardır bunlar.

Boykot yapılan ürünler dışarıdan ithal gelse, ithalatı durdurursun. Almadığın ürün de o ülkenin elinde kalır. Ülkede olmadığı için kimse alamaz. Boykot da böylece hedefine ulaşmış olur.

Liste liste yayımlanan İsrail ve ABD ürünlerinin hepsi bildiğim kadarıyla bu ülkede üretiliyor. Bunlar çok uluslu şirketler. Sadece bu ülkede değil, hemen hemen her ülkede varlar. Bunlara dış sermaye diyebiliriz. Ekonomik sıkıntıda olan ülkemiz de yabancı sermaye gelsin de sıkıntıdan kurtulsak diye adeta ülke ülke geziyor.

Diyelim ki bu ülkede üretilen ürünleri boykot ettik. Alıcısı olmadığı için zarar eden firma ülkemizdeki fabrikasını kapatma kararı aldı. Çalışanlar ne olacak? Fabrika kapatıldığı için işçilerin işine son verilecek. Çünkü her birinde binlerce çalışan ve evine ekmek götüren var. Kim bu çalışanlar? Yahudi ve Amerikan olmadığını, hepsinin bu ülkenin insanı olduğunu hepimiz adımız gibi biliyoruz.

Merak ediyorum, boykot uyguladığımız ülkenin firması iflas edince ya da sermayesini başka ülkeye kaydırınca bu ülkedeki çalışanlarının işine son verdiğinde, boykota öncülük yapanlar ve boykota katılanlar aramıza yeni katılan bu işsizler ordusuna iş verebilecekler mi? Fabrikanız kapatılırsa, işiniz hazır diyebiliyor muyuz? Ya da bu işsizler ordusu yeni iş buluncaya kadar bu boykotçu taifesi ekmeğini bu işsizlerle paylaşacak mı? Gel kardeşim, evim evin, aşım aşın diyebilecek mi?

Her İsrail, ABD, Fransa vb. ülkelerle gerilim yaşandığında maalesef elimizdeki tek sermaye onların mallarına boykot uygulamaktır. Temcit pilavı gibi bu boykot önümüze düşer. Daha doğrusu bir el servis eder. Bugüne kadar bu boykotlardan dolayı batan bir firma görmedim. Hiçbiri aman şu boykotu kaldırın, öldük bittik deyip tamam siz haklısınız demedi. Bildiğim kadarıyla üst perdeden Fransız mallarını boykottan dolayı İstanbul’da faaliyette bulunan bir Fransız firması şubesini kapattı. Haliyle çıkış verilen işçilere iş veremedik. Ama problem değil bizim için.

Bence boykot yaparken saman alevi gibi bu işe kalkışılırken bu işin önü ve arkası düşünülmeli. Devlet bir taraftan yabancı sermaye gelsin diye kendini paralasın. Bizim insanımız bu firmalarda iş bulabilmek için çaba sarf etsin. Biz de bizden ürken, bizden kaçan yabancı sermaye başka ülkeye kaçar, insanımız da işsiz kalır demeden boykota kalkıyoruz.

İnanın, boykota verdiğimiz eforun onda birini boykot yaptığımız ülkelerin ürünlerinin emsalini, aynısını kendi öz mahsulümüz olarak üretmeye versek olmaz mı? Üstelik kötü komşu mal sahibi yapar atasözünü de çok iyi biliyoruz. Ama kim üretecek? Boşa kürek çekmek varken o ürünleri aynı kalitede üretmek neyimize bizim. Kendimiz üretirsek, yarın bu ülkelerle mücadele etmek için neyi boykot edeceğiz değil mi? Benimki de laf işte.

Hoş, bir siyasimiz kızdığı için öp öz yerli bir zincir markete bile bu milletin çoğu boykot uyguladı. Değil ki yabancı sermayeye uygulamasın. Sonu ne olur, bu ülkeye pahalıya patlarmış, hiç önemli değil bizim için. Zira boykot boykottur. Yeter ki kalabalığa uyalım. Bunun için uydum kalabalığa demek yeterli.

*10/11/2023 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır

Bir Kesimin Uğraşı

Hayata ve dünyaya dair söyleyecekleri bir ve yeni şeyi olmayan, yaşadıkları çağı okuyamayan, hayatı kendilerinden ibaret sanan, kendilerini bu hayatın merkezine koyan bir kesim var.

Hayata hep din çerçevesinden bakarlar. Baktıkları din değişmez ise de dini bakış açıları da değişmez. Çünkü bu kesime göre dine ve topluma dair söylenmesi gereken her şey geçmişte söylenip bitmiştir. Bu aşamadan sonra bunlara düşen, geçmiş müktesebatı aktarmak ve bugüne uyarlamak. Sorunlara dair yeni çözüm önerileri yoktur. Yeni bakış açısına ihtiyaç yoktur.

Dini çağlara hitap etsin düşüncesiyle dini konularda yeni bakış açısı getirenleri yerin dibine batırırlar, linç ederler. Mürtet ve sapıklıkla itham ederler, sevenlerine hedef gösterirler. Farklı görüşe asla tahammülleri yoktur.

Günümüz ekonomi, sosyal, kültürel, siyasi ve hukuk sorunlarının temelinde İslam'ı yaşamadığımız ve İslam ahkamının uygulanmaması olduğuna bağlarlar. Bu hükümler uygulansa yeryüzünde adalet hakim olur.

Zayıfken alttan alırlar, güçlüyken buyurgan olurlar. En büyük korkuları gücün altlarından kayıp gitmesidir. 

Aralarında hep Kur'an yeter, hadislere gerek yok/Hadisler olmazsa Kur'an anlaşılamaz şeklinde tartışma yaparlar.

Dini namaza indirgediler dense yeridir. Çünkü tüm konuşmaları, uyguladıkları projeler namaz üzerinedir. Özellikle sabah namazı üzerine proje yaparlar. Belli yaş grubuna belli bir süre sabah namazı etkinliğine katılma şartı getirerek yerine getirenlere bisiklet hediye ederler. Sürenin bitiminde bisikleti kapan bir daha cami, cemaat ve sabah namazında görünmez. Bu durum bilinmesin rağmen bu projeyi her yıl tedavüle sokarlar.

Kendi oy verip savundukları partinin dışında başka partilere yönelenlere iyi gözle bakmazlar. Savundukları görüşün iktidarda kalması için durmadan korku pompalarlar. Onlar geçmişte şunu yaptı, bunu yaptı, ellerine fırsat geçerse neler yapmazlar neler. Çünkü din düşmanı bunlar derler.

Başımıza gelenleri, ilerleyemeyişimizi ve üretemeyişimizi hep dış güçlere bağlarlar. Bizim olmamızı istemeyen düşmanlarımız çok. Değilse, bizi kimse tutamaz düşüncesindeler. Bugün ekonomideki kötü durumumuzun sebebi bile dış güçlerdir.

Geçmişle övünmeyi, hamaset ve sloganı çok severler.

Din daima kendi tekellerindedir. Başkası dini ağzına alsa ayıplarlar. Başkasının dini bir gafını yıllar yılı her platformda kullanırlar. Kendileri nassı, dince kutsal sayılan değerleri tepe tepe kullanırlar. Kah nas derler kah vazgeçerler. Nasılsa bu dinin sahibi onlar. Bu yapılan da hiç olmadı deseler, hiç gam yemeyeceğim.

Mücahitliği, samimiyeti, dürüstlüğü kimseye vermezler. Tek yaptıkları, kızdıkları ülkenin mallarına boykot uygulamak.

Sosyal medya paylaşımlarının çoğu kendi mahsulleri değil. Başkasının hazırlayıp servis ettiğini paylaşmaktan öte bir fikir ve görüş ortaya koymazlar vs.