18 Haziran 2022 Cumartesi

Hayaller de Hayal Oldu *

Başka ülke insanını bilmem ama bu ülke insanını az buçuk bilirim. Her anne babanın ve sorumluluğunu almış her gencin hayalinde iş-güç sahibi olmak, dişinden-tırnağından artırdığını kenara atmak, başını sokacak ev-bark sahibi olmak suretiyle kiradan kurtulmak, at-araba almak, çocuğuna en iyi imkanları sunmak, onları okutmak ve baş-göz etmek vs. ideal ve hayali vardır. Bunları elde edince insanın isteği veya derdi biter mi? Bitmez bitmeye de en azından bir mesafe kat etmiş olur. Bu çaba ve uğraşı içerisinde düşe kalka ve borçlanarak çokları muradına erer. Asli ihtiyaçlarını karşılaması tek başına huzur getirmese de tüm çaba, namerde muhtaç olmama ve daha iyi imkanlarda yaşama çabasıdır. 

Günümüzde durum nedir? Yani plan, program, idealler ve hedefler ne alemde? Dün olmaz denilenler er veya geç olurken yarınını göremediğimiz bugünlerde ise ev sahibi olmak hayal olduğu gibi kirada oturmak da hayal oldu. Çünkü ev fiyatları uçtuğu gibi kiralar da uçtu. Doğru dürüst ne satılacak ev bulunabiliyor ne de kiralık ev. Yeni evlenecekler ya da evden çıkması gerekenler akşam sabah günlerce kiralık ev arıyor. 5 bin liranın telaffuz edildiği kiralık evleri tek maaşlı ve asgari ücretli bir aile nasıl tutabilir ve oturabilir.

Şöyle modellisinden bir araç sahibi olmak da hayal oldu. Aracı olanların çoğu da nasıl binerim diyerek yakıt hesabı yapıyor. Hız bile yapamaz oldu araç sahipleri.

Ailelerin belini büken bir başka husus da evlilik çağına gelmiş çocuklarını baş göz etme çabasıdır. Bugün gelir durumu iyi olmayan aileler düğün masraflarının altından nasıl kalkabilsin. Düğüne kalktı diyelim, kaç düğün sahibi yemek verebiliyor. Yemek vermezsek olmaz, en azından yakınlara verelim hesabı yapanlar ya yemekli veya yemeksiz iki ayrı kart bastırıyor ya da davetiyede yemek yazmamasına rağmen yemeğe çağıracağı kişileri sözlü çağırıyor. Düğünden sonra ayrılma, yemeğimiz var deniyor. Davetlilerin yemekli-yemeksiz şeklinde ayrılması hoş olmasa da düğün sahibinin eli mahkum. Başka türlü altından kalkamıyor. Çünkü bir kişinin yemek maliyeti 60-80 lira arasında dolaşıyor. Bazılarının yemeğe çağrılması düğünde veya düğün sonrasında yemek söylenmeyenler tarafından duyuluyor. Bu da kırgınlığa sebebiyet verebiliyor.

Örnekleri çoğaltabiliriz ama gerek yok. Anlatmak istediğim, halihazırda yaşamış olduğumuz ekonomik kriz bugünden yarına geçeceğe benzemiyor. Bu da geçmişte her ailenin güç bela gerçekleştirebileceği ev ve araba sahibi olmayı, düğün yapabilmeyi zora sokacaktır. En azından önünü görünceye kadar öteleyecek ve bir başka bahara denecektir. Fazla abartılmazsa düğünler belki yapılabilir, son model olmasa da belki araba da alınabilir ama ev almak hayalden öte oldu. Zira ev alacak bir serveti gözden çıkarması gerekir. Buna da bu toplumda kaç kişi nail olabilir. Bu yüzden buna ben hayaller de hayal oldu diyorum.

*27/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

17 Haziran 2022 Cuma

Jim Collins’in Yönetim Felsefesi Kitabından *

1.Başarıdan Doğan Hubris. Yunan mitolojisine ait bir kavram olan Hubris, “Tanrı pozu takınmak” demektir. Türkçeye “Küçük dağları yaratmak” şeklinde çevrilebilir belki. Collins’in kısa açıklaması şu: Başarı, büyük işletmeleri ortamdan yalıtır; yöneticileri mağrur ve duyarsız hale getirir. Liderler kendilerini başarıya götüren faktörleri unutuverir ve her şeyi kendi güçlerine hamlederler. Akıl ve kabiliyetlerinin etkisini abartırlar.

 

2.Disiplinsiz Daha Yok mu Arayışı. Başarının yol açtığı gurur, yöneticileri “girecekleri her işi mutlaka başaracakları yanılgısına” sürükler. Böylece esasta anlamadıkları ve başaramayacakları alanlara disiplinsiz dalışlar yaparlar. “Bir organizasyon, anahtar koltuklarını doğru insanlarla doldurma kabiliyetinin ötesinde büyüdüğü zaman, uçurumun eşiğine gelmiştir. Devlerin düşüşünü en iyi özetleyen kelime, hadsiz genişlemedir. (overreaching).”

 

3.Risk ve Felaketin İnkarı. İşletmeler bu evreye girdiklerini çoğu zaman fark etmez, ortaya çıkan sorunları “geçici”, “o kadar da kötü değil”, “çevrimsel (bütün dünya yaşıyor)” ve en kötüsü “temelde yanlış olan bir şey yok” gibi ifadelerle geçiştirirler. Liderler olumsuz verileri hafifser, olumlu birkaç veriyi şişirir ve “sorumluluğu üstlenmek yerine dış güçleri suçlarlar”.

 

4.Kurtuluş İpine Sarılmak. Üçüncü aşamadaki sorunların geçici değil de ciddi olduğu kısa zamanda görülmeye başlar. “Bu aşamada kritik soru şudur: Yöneticiler kısa vadeli hızlı çözüm peşine mi düşecek; yoksa onları başarıya götürmüş olan disiplinlere mi dönecekler?” Kısa yolu tercih edenler karizmatik liderlere, oyunun kurallarını değiştirebilecek büyük çaplı bir alım ve ittifaklara veya bunlara benzer sihirli değneklere bel bağlar. Ancak hiçbir kalıcı başarı sağlayamazlar.

 

5.Eller Yukarı (Çaptan Düşüş yahut Ölüme Teslim Olmak). Şirket dördüncü evrede ne kadar uzun süre kalır ve şipşak sonuç vereceği sanılan sihirli değnekleri denerse, aşağı düşüşü o kadar şiddetli olur. "Pahalı yanlış girişimler hem finans hem de moral gücünü o kadar aşındırır ki yöneticiler geleceğe dair bütün umutlarını yitirirler." 

*18/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

15 Haziran 2022 Çarşamba

Çocuğunuz Yazın Ne Yapacak? *

İlk, orta ve lise öğrencileri uzun bir yaz tatiline hazırlanıyor. Çocuklar oh be okul bitiyor, uzun bir tatil beni bekliyor diye sevine dursun. Anne ve babalar şimdiden çocuğuna yer ve iş arayışına girdi. Çoğu da çocuğu için yerini ayarladı bile.

Aile yapısına göre ve bölgeler arasında değişiklik göstermekle beraber genelde aileler, çocuğum yazı boş geçirmesin istiyor. Bunun için kimi Kur’an öğrensin diye Diyanet’e bağlı kurslara kimi vakıf ve cemaat kurslarına yazdırıyor. Kimi de yüzme başta olmak üzere diğer sportif faaliyetlere yazdırıyor. LGS veya YKS’ye hazırlanmak için etüt merkezlerine ve kurs merkezlerine yazdırılanlar da var. Pek azı da biraz zanaat öğrensin diye sanayiye veriliyor. Bir kısmı da açılsın, biraz görgü öğrensin diye bir esnafın yanında getir götür işlerine veya tezgahtarlık gibi işlerde değerlendiriliyor. Kimi de hiçbir yere gitmeyip şu sokak senin, bu sokak benim diyerek üç beş arkadaş mahalleyi arşınlıyor. Özellikle yazı evinde geçiren çocuklarla annelerin pek anlaşabildiğini düşünmüyorum. Çocuk her eve geldiğinde anneden; hep geziyorsun, hiçbir iş yapmıyorsun, derslerine bakmıyorsun, kitap okumuyorsun gibi lafları aşağı yukarı her gün işitir.

Anne babalar yazı değerlendirsin diye her ne yapıyorlarsa çocuğunun iyiliği için yapıyorlar. Bunda şüphe yok. Çocuk kendilerinin. Her neye karar verirlerse kendileri bilir. Çocuk da tüm bir yaz dönemini başıboş geçirmesin. Dozajını ayarlamak suretiyle vaktini bir şeylerle değerlendirsin. Yalnız tüm bunları yaparken çocuğun psikolojisini göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. İzninizle bu konuda yazmak isterim.

Eğitim ve öğretimi beğenelim veya beğenmeyelim, çocuğumuz 8-9 ay boyunca her gün okula gitti geldi. Akşam eve gelince zaman zaman ödevini yaptı, okul sınavlarına çalıştı. Okul derslerini değerlendirdi veya değerlendirmedi. Bilelim ki sabahtan akşama sınıf ortamında ders dinlemek zihin yorgunluğuna sebebiyet verir. Bu zihnin yeni bilgi alması için boşalması gerekiyor. Bunun yolu da tatil ve istirahattir. Yani çocuğunuzun iyi bir dinlenmeye ihtiyacı vardır. Okullarımızda zaten eğitim yapılmıyor, yapılan da öğretimden ibaret. Bunu da çok iyi yapamıyoruz. Eğitim ve öğretim sezonunda bilgi, yazın bilgi, dolu beynin üzerine bilgi yüklemek gibidir. Nasıl ki tok insan, tokluğun üzerine yediği zaman yediğinden içtiğinden haz almıyorsa dolu beyin de bilgi almada zorlanır. Çünkü boş ya da boşalan beyin de aç mide gibidir. Bırakalım çocuğumuz gezerek, dolaşarak, sportif faaliyetlere giderek zihnini biraz boşaltsın. Hele ilkokul ve ortaokulun ilk iki sınıf seviyesi çocuklar için oyun dönemidir. Bu yaştaki çocukların bilgiden ziyade oyun oynamaya ihtiyacı vardır. Çocuk oyunla büyüsün, oyuna doysun. Gerekli ve gereksiz bilgilerle çocuklarımıza küçük yaşta iken gücünün üzerinde yük yüklemeyelim. Bugünün dünyasının en büyük eksiği bilgi değildir. Aynı zamanda bilgiye ulaşım eskisi gibi zor da değildir. Çocuk ne zaman ihtiyaç hissederse bilgi eksikliğini giderir.

Küçük yaştaki çocuklara özellikle anasınıfı, ilkokul ve ortaokul seviyesindeki çocuklara bu yaş seviyelerinde verilebilecek en güzel sorumluluk davranış olmalıdır. Onlara bu yaşta iken akranlarıyla birlikte yaşamayı, paylaşmayı, çevreyi kirletmemeyi, çevreye ve eşyalara zarar vermemeyi, arkadaşlarıyla iyi geçinmeyi, nazik konuşmayı, görgü kurallarını vs. bilincini aşılamak lazım. Ağaç yaş iken eğilir sözü de bunu açıklıyor. Lütfen öğrenime verdiğimiz önemin daha fazlasını davranışa verelim.

*17/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Nasıl Anmam Anamı Şimdi *

Halen kaldığım evde oda çok. O odadan bu odaya girip çıkıyorum. Kah terastayım kah oturma odasında kah mutfakta, üç katın arasında dolaşıp duruyorum. Aşağıya inmişim, üçüncü katta bir şey unutmuşum, çık yukarı. Yukarı çıkmışım, aşağıda bir şeyim kalmıştır, in aşağı. Bol merdivenli bir ev anlayacağınız. Bir ara kaç basamak var diye saymıştım. Sayısını unuttum. İki yıldır bilfiil günübirlik yürüyen benim için inip çıkmak zor gelmiyor. Bir nevi antrenman oluyor. 

Uzağı gösteren bir de gözlüğüm var. Bir zamanlar sabah kalkar kalkmaz gözümde idi. Onsuz bir yere çıkmazdım. Yaş 45’i bulduğundan itibaren uzak gözlüğe pek ihtiyaç duymuyorum. Sadece dışarı çıkacağımda ve uzağa bakacağımda lazım oluyor. Yakın gözlüğü lazım ama uzak için kullandığım gözlüğü çıkarınca kitabımı okuyabiliyor, telefonuma bakabiliyorum. Bundandır ki bir yere oturup göze ihtiyaç duyan bir işle meşgul olduğumda ilk işim, gözümdeki gözlüğü çıkarmak oluyor. Önceleri saçlar varken başımın üstüne yerleştirirdim gözlüğü. Saçların kısalması ve dökülmesiyle birlikte kafada gözlük durmaz oldu. Sağıma, soluma, önüme, arkama, masaya vs. yerlere rastgele koyuyorum. Bir yerde oturup kalmıyorum. Lavabo, mutfak, oturma odası, yatak odası dolaşıyorum.

Ardından dışarı çıkmam gerektiğinde elimi gözüme bir atıyorum. Gözlük yok. Benim işim bundan sonra başlıyor. Tüm girip çıktığım yerleri bir hızla kontrol ediyorum. Baktığım yere bir daha bakıyorum. Yok bir yerde. Uçup gitmiş sanki. Eskiden böyle miydi halbuki. Neyi nereye koyduğumu bilir, hiç aramadan koyduğum yerden alırdım. Bazen de nereye koyduğumu, gittiğim ve oturduğum yeri zihnimden geçirerek bulurdum. Yaşın ilerlemesinden midir, şimdi gözlük arıyorum durmadan. Bazen de gözümde gözlük varken gözlüğü aradığımda olur.

Gözlük aramama birkaç defa annem de şahit oldu. Ne aran kuzum dedi. Gözlüğümü arıyorum dedim. Nereden söylediysem, oğlum sende tansiyon var da ondan aran dedi. Ne tansiyonu ana? Yapma Allah aşkına. Tansiyon kim, ben kim. Kan vereceğimde tansiyonumu ölçerler, hep 12-8 çıkar. Yani tam kıvamında tansiyonum dedim. Ben dedim ama anam durur mu, ne zaman bir şeyler arandığımı hissetsin. Lafı yapıştırdı, sende tansiyon var diye. Oymuş, bir daha gözlük aradığımı belli etmemeye çalıştım. Yeter ki odasına girmiş olayım. Ne aran diyor ama söyler miyim? Yok, bir şey diyorum.

Gel zaman git zaman, sabah baş ağrısı ile uyanmaya başladım. Elimi yüzümü bir güzel soğuk su ile ovuyor, başımı ıslatıyorum. Nedense eski tedavi yöntemlerim baş ağrısını gidermeye yetmedi. Ağrı kesici ile işim olmaz zaten. Duş aldım, gezip dolaştım, yürüyüşümü yaptım, yine olmadı. Şimdi geçer, az sonra geçer derken çoğu zaman akşamı yaptım baş ağrısı ile. Ağrının yanında kafamda bir yük taşıyor gibiyim. Gözlerim kararıyor, eskisi gibi net göremiyorum.

Sonunda acaba bende tansiyon olabilir mi, gidip bir ölçtüreyim dedim. 15-9 çıktı. Bir hafta bir ölçelim dendi. Her gün ölçtürüyorum: 14-9, 13-9, 14-9 şeklinde bir sonuç çıkıyor. Dört gündür bu aralıklarda gezindiğine göre belli ki geçici ve aniden yükselen bir tansiyon değil bendeki tansiyon. Öyle zannediyorum, bu hastalık kalıcı olacak.

Bu durumu hanımla paylaştım. Çocuklara söyleyeyim mi dedi. Hayır dememe rağmen bu bilgi çocuklara yetiştirilmiş. Baba, tansiyon var da niye söylemedin diyecek gibi oldular, bir hafta ölçüm sonucunda bir hastaneye gidelim dediler. Bakarız dedim ama ardından oğlum, babaanneniz 90’ına merdiven dayamış, ilkokul yüzü görmemiş, okur yazarlığı bile yok. Siz ise okudunuz, bu işin öğrenimini gördünüz. Sizin farkına varmadığınız tansiyonumu anam bildi dedim, gülüştük.

Hasılı dostlar, bir tansiyon hastasıyım. Bu hastalık ise strese gelmezmiş, maazallah tansiyonu fırlatırmış. Sizden istediğim, tansiyonumu yükseltecek moral bozucu şeylerden uzak durmanız.

*25/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

12 Haziran 2022 Pazar

Kiralık Katil mi, Kiralık Akıl mı? *

Çocukluğumuz ve gençliğimiz Yeşilçam’da çevrilen Türk filmlerini seyretmekle geçti. İzlediğimiz filmlerin başrolünde yer alan oyuncular ve filmlerin isimleri farklı olsa da konuları genelde birbirinin kopyası şeklinde idi. Ağırlıklı olarak ya kan davası ya aşk konusu ya tecavüz sahneleri ya da parasızlık ve geçim derdi vs. konusu işlenirdi.

Fazla olmamakla beraber bazı Türk filmlerinde de kiralık katile yer verilirdi. Kiralık katil için kötüler başroldeki oyuncuyu seçerler. Çünkü hem işini temiz yapar, gözü pek biridir hem de mecburdur kiralık katil olmaya. Zira oğlu, kızı veya hanımı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştır. Tedavisi ülkede yapılamadığı için yurtdışına gitmesi gerekir. Bunun için de çok para gerekir. Katil olmaya zorlamak için bazen de çocuğu kaçırılır. Başroldeki oyuncu kiralık katil olma teklifini duyar duymaz beyninden vurulmuşa döner. Teklifi reddettiği gibi kapıyı pencereyi yumruklar, gelenleri kapı dışarı eder. Oyuncumuz eşinden, dostundan, çevreden borç para ister ama bulamaz. Sonunda naçar kalır, kiralık katil olma teklifini kabul eder.

Başroldeki oyuncu işi beklendiği gibi bitirir. Önerilen parayı alır. Çoluk çocuğunu tedaviye gönderir. Bu tedavi de işe yaramaz. Çünkü çocuk ölmüştür. Kendisi de içeri girer. Ya aftan yararlanır çıkar ya da cezasını çeker çıkar. Cezasını çekse de tövbekar olsa da herkes onu katil bilir, kimse iş vermez, aşık olduğu kız kiralık katil olduğunu öğrenince yüzünü çevirir. Bazen de vadedilen para verilmeyince ve sözler tutulmayınca hapis sonrası oyuncumuz elini kana bulayanlara döndürür tüm okları. Film genelde bu minval üzere devam eder.

Kiralık katillik başta başrol oyuncu olmak üzere toplum tarafından tasvip edilmez. Buna rağmen bu fiil işlenmiştir. Çünkü oyuncu maddi sıkıntıdan veya başka sebeplerden dolayı buna mecbur kalmıştır. Oyuncumuz her ne kadar katil olmaya mecbur kalsa da burada sorgulanması gereken, kişinin aklını kullanmadığıdır. Ama bir hakkı teslim edelim, kiralık katil de olsa bu eylemi yaptıktan sonra pişmanlık duyar, uykudan kabus görerek uyanır ve vicdanını rahatlatmak için öldürdüğü kişinin ailesine yardım etmeyi, onları koruyup kollamayı kendine vazife bilir... Gel gör ki son pişmanlık fayda vermez. Zira olan olmuştur. Ama şu var ki hayatının geri kalan kısmını zevksiz ve tatsız geçirir, pek huzur bulmaz. 

Aklını kullanmayanlar sadece kiralık katil olanlar mıdır? Keşke bununla sınırlı kalsaydı. Piyasada öyle aklını kullanmayanlar vardır ki say say bitmez. Adına parti disiplini derler. Vekili de belediye başkanı da içine sinse de sinmese de siyasi parti liderinin dediğini yerine getirir. Meclis buna en güzel örnektir. İçeriğini bilmese bile vekil grup başkan vekilinin tavrına göre hareket eder. O parmak kaldırırsa kaldırır, karşı çıkarsa karşı çıkar. Aynı şekilde bir cemaat veya tarikata bağlı biri de cemaat liderinin her yaptığını, her söylediğini hikmet olarak görür. Yine toplumda çokları, siyasi ve dini bir konuda veya sosyal bir konuda nasıl tavır alınacağını sevip saydığı siyasi lidere göre belirler. Olay ilk vuku bulduğunda; gözü kulağı, sevip saydığının ne söyleyeceğindedir. Çünkü onun için tek doğru onun söylediğidir. Hatta bazıları bir olayın ardından bir görüş belirtse bile liderinin tavrına göre görüşünü yeniler. O ne dediyse doğru odur, yanlış da odur. Kimilerine göre doğru ve yanlışın ne olduğu, sözü kimin söylediği ile orantılıdır. Sevdiği söylediyse yanlış da olsa doğrudur. Nefret ettiği söylediyse, doğru da olsa yanlıştır. 

Kiralık katil ile aklını kiraya verenlerin ortak noktası her ikisinin de aklını kullanmaması. Farkları ise;

Kiralık katil aklını kullandırdığını biliyor, diğerleri ise gönüllü oldukları için aklını kullandırdığını bilmiyor. 

Kiralık katil bundan dolayı pişmanlık duyuyor ve üzülüyor. Diğerleri ise hayatlarından memnun. Hatta dört köşeler. Niye böyle olmasınlar? Nasılsa düşünme, analiz, kafa yorma, acaba gibi dertleri yok. 

Kiralık katil bu duruma mecburiyetten girmiş. Diğerleri ise gönüllü fedai. Bu fedailik sayesinde aidiyet duyguları tavan yapıyor ve bu sayede kişilik kazanmış oluyorlar. Başkasının aklıyla hareket ediyorsun desen bunu kabul etmezler. Bu benim görüşüm derler. 

Kiralık katil bedel öder. Diğerleri ise bedel ödemezler. Bedeli tüm millete ödetirler...

*22/10/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Pazar Notlarım *

Bugünün yürüyüşü için 12.30'da dışarı çıktım. Ne tarafa gideyim derken rampa çıkmak damdı içime. Tam Akyokuş tarafına meyledeyim derken baktım hava yağışlı. Yağmura yakalanmayayım ve yağmur yağınca sote bir yer bulurum düşüncesiyle Evliya Çelebi parkuruna yöneldim. Yolda ilerlerken bir dostumun çay içelim mesajına, 13.30'da buluşmak üzere kavilleştik.

Çay muhabbetine kadar 1 saat yürüdüm parkta. Evliya Çelebi gibi dünyayı dolaşamasam da adına yapılan parkta turladım durdum. Güzel de oldu. Güzelliği bozan şeyler, parkurda yürüyüş adabını bilmeyenler. Ya tersinden yürüyüş yapanlar çıkıyor ya da yolu düzgün seçip yürüyeyim mi yürümeyeyim mi diyenler eksik olmuyor. Maşallah, zıt veya doğru yoldan yürüdükleri halde önden veya arkadan bir tempoda gelenleri engelliyor muyuz diye zerrece bir düşünceleri yok. Mecburen parkur dışına çıkıp çimlerin üzerine basarak sollamak zorunda kalıyorsun. Böyleleri niçin kaldırımları ya da mesire yerleri seçmezler, anlamak zor. Bir de karşıdan karşıya geçenler oluyor. Tam sen geçerken aradan önüne geçiyor. Tüm maksatları hızını kesmek. Bunda da başarılı oluyorlar. Tebrik etmek lazım bunları. 

Çay saatine ramak kala, günlük yürüyüş adımımı bitirdim. Elimi, yüzümü yıkamak için caminin şadırvanına girdim. Çıkarken bir baktım ki bir telefon. Etrafta da kimsecikler yok. Aldım elime, parktaki kafeteryaya götürdüm. Bunu birileri alır götürür. Sizin buraya koyalım. Sahibi kimse az sonra aramaya gelir dedim ama çalışan, camiye bırak, burası olmaz dedi. Namaz vakti olsa gidip imama vereceğim ama gitsem camide görevli de bulamam. Ne yapayım derken tekrar şadırvana geldim. Dışarıdan gelip geçenlere, burada telefonunu unutan var mı diye birkaç defa seslendim. Benim diyen çıkmadı.

Elimde telefon bekleyemezdim. Çünkü randevulaştığım arkadaşlar da Tavus Baba da oturalım diye telefon açtılar. Çaresiz telefonu aldığım yere bıraktım. Tam çıkarken 14-15 yaşlarında bir çocuk, yandım Allah dercesine koşarak geliyor. Telefon senin mi yoksa dedim. Evet amca. Camiye girmiştim. Orada aklıma geldi dedi. Çocuk adına sevindim. Çünkü gelip bulamayabilirdi telefonunu.

Meram Yeni Yol'a çıkarak sözleştiğimiz iki arkadaşa katıldım. Tavus Baba'ya çıktık. Boş bir masa bulup oturduk. Arkadaşlar, hazırlıklı gelmiş bu arada. Evden çay demlemişler, simit ve çekirdek almışlar. İkram sahibine, hocam, maşallah iyisin. Bu devirde simit ve bagajında Ayçiçek yağı gördüm dedim gülüştük. Yağın fiyatını sordum. Fiyatı yüksekti ama gördüğüm etiketlere göre bu fiyat makul geldi. Dönüşte kalırsa ben de almak isterim dedim. Termos çayını bolca afiyetle içtik, simitleri yedik. Ayçiçeğinden çitledik. Muhabbetimizi yaptık. Ortaya çıkan çöpleri giderken götürmek için çöp poşetine koyduk. Keselerine bereket. 

Muhabbeti bozan görüntüler de eksik değildi. Çimin üzerinde mangal yakanın, rüzgarla birlikte bize kadar ulaşan dumanından ve kokusundan nasibimizi aldık. Yukarı doğru inip çıkan araçlardan kulakları patlatırcasına gelen çeşit çeşit müzikler de aha bir görgüsüz daha dercesine onlara bakmamıza sebep oldu. Zira biz geçiyoruz. Bu da bizim imzamız derler gibiydi. Sağımızdan-solumuzdan, sarmaş dolaş olmuş gelip geçen gençleri görünce, gençliğimde böyle enstantaneler yaşayamadığıma hayıflandım. Tepeye özellikle aşk bahçesine çıksaydım, hayıflanmam biraz daha artacaktı. Bu da beni bitirirdi. Bereket zirvenin yamacında kalmışız. Aniden inen yağmur daha fazla hayıflanmamın önüne geçti. Arabaya attık kendimizi. Bundan sonrasını, yasak bölgede mangal yakarak bizi kokusundan ve dumanından mahrum etmeyen komşumuz düşünsün. Çünkü yerken yağmura yakalanmış olmalılar. 

Yağmurla birlikte Meram Yeni Yol, Meram Yaka ışıklarında durduk. Yeşil yandı. Önden bir araç geçebildi. Biz dahil diğerleri yeniden kırmızıya yakalandı. Çünkü solumuzdaki araç bozulduğu için yerinden kalkamadı. Arkasındaki araç da bizim önümüze kırdı. Ne bizi geçirdi ne arkadakileri ne de kendisini. Kendisine Müslüman derim böylelerine. 

Yol arkadaşlarım, evimin güzergahından geçerek beni evime bıraktılar. Onların ardından eve girmeden, yağın alındığı markete girdim. Yağ alıp çıkacağım. Yağa hanım da çok sevinecek. Çünkü kaç yıldır eve Ayçiçek yağı girmemişti. Birkaç defa istemişti benden. Aklının ucundan bile geçirme. Zira yağların yanına varılmıyor demiştim. 

Bir beşlik aldım. Baktım sınırlama yok. Haydi bir daha alayım dedim. İkiledim tenekeyi. Garibime giden, ikindiden sonra olmasına rağmen paketinden açıldığı gibi duruyor yağlar. Yağ almak için gelen de yok. Millet istihbaratı aldı. Ya yağlar düşecek ya da zamanında bol bol alındı. İhtiyaçları yok. Açıp açıp kullanıyorlar. Yağın fiyatı düşerse, bilin ki bu beni bitirir. Hoş, varsın ben biteyim de milletin yüzü gülsün. 

Yağı aldım. Giderken çaylara baktım. En son gördüğüm marketteki çay fiyatına göre üç lira daha düşük. Burada da bir tane ile sınırlı uyarısı göremeyince dört paket birden aldım. Ucuz gördüm mü kaçırmam bilirsiniz. Bu arada benden başka da çay alan yoktu yine...

Boynumun borcu yürüyüşümü yapmışım. Bir çocuğun telefonunu bulmasına dolaylı da olsa katkıda bulunmuşum. Nicedir çay muhabbeti yapmadığım dostlarımla çayın ve muhabbetin dibine vurmuşum. Zamlı tarife dolayısıyla el sürmediğim memur kebabını yemişim. Milli meselemiz yağı alabilmişim, milli içeceğimiz çaydan dört paket kapmışım. Daha ne isterim. Zafer kazanmış bir komutan edasıyla kasaya doğru giderken, markete girerken önümden giren karı kocayı peynir reyonunda gördüm. Buraya da bakmak istedim ama tapulu malları gibi bırakıvermediler. Etiketlere bakıp durdular. Yanlarından geçip giderken bir şey almadan peşim sıra gelmeye başladılar. O bölümde bir ben varım bir de muhteşem ikili. Az sonra sessizliği bana duyuracak şekilde koca bozdu: "Şu fiyatlara bak. Memleketin içine ettiler. Millet de iş yok, ses yok" şeklinde söylenip durdu. Sanırım umudu bendim. Benden de umduğunu bulamayınca çekip gittiler. Daha çok beklerler. Zira sözün ve her şeyin bittiği yerdeyiz. 

Kasaya yanaştım. Poşet dahil, 4 paket çaya ve iki teneke ayçiçeği yağına 502 papel sayıp evimin yolunu tuttum. 

*15/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Biz Bu Haltı Niye İşledik? *

Üstadım, bir ekonomik sıkıntıdan geçtiğimiz malum. Sebepleri arasında güvensizlik, yönetim yanlışları, inatçılık, iç ve dış güçler, yanı başımızdaki savaş, salgın, emtia sıkıntısı, israf, kur garantili TL, cari açık, zamlar; köprü, yol ve hastanelere geçiş garantisinin verilmesi vs. sayılabilir. Bunların üzerinde durmayacağım.

Nereye gelmek istiyorsun?

En büyük sorunlardan biri dövizin ateşinin söndürülememesi yani TL’nin döviz karşısında erimesi.

—Kur Garantili TL ile tedbir aldılar. Üzerinde köpük varmış. 

—İyi de tekrar aynı seviyeye yaklaştı. Yakında Aralık 2021'deki seviyeyi geçecek. Madem kısa zamanda eski hamam eski tas olacak idiyse, biz bu kur garantisini niye verdik? Şimdi bir de dövizini bozdurup TL'ye yatıranlara ilave para verilecek. Bu yük de bize binecek. Akıl var, mantık var, bizim olmayan paraya garanti verilir mi hiç?  

—Sana önce bir anekdot anlatayım:

“Bir borsacı yanına yetiştirmek üzere yeni bir çırak alır. Borsanın inceliklerini anlatır çırağına. Arlarında şu konuşma geçer:
—Bak evladım, borsayı iyi değerlendireceksin. Fırsatları lehine çevirmeyi bileceksin. Ayağına gelen fırsatı asla geri tepmeyeceksin.

Çırağı da hocasını can kulağıyla dinler. Yürürken bir parka girerler. Borsa ustası yerde bir köpek pisliği görür ve talebesine,
—İşte fırsat ayağına geldi. Şu köpek pisliğini yala. Al bir milyarı benden.
—Ustam olur mu öyle şey, pislik yalanır mı hiç?
—Borsa fırsatları değerlendirme yeridir. İşte fırsat.
Çırak, çaresiz köpek pisliğini yalar. Karşılığında ustasının uzattığı bir milyarı cebine koyar. Ağzı batsa da iş yapmadan kazandığı para hoşuna gider.
Yürürlerken parkın çıkışına gelirler. Yerde bir köpek pisliği daha. Çırak ustasına seslenir.
—Ustam, aha bir köpek pisliği daha. Madem borsacı olacağız. Haydi yala, al bir milyarı benden.
Ustası da pisliği yalar. Çırak az önce ustasının kendisine verdiği bir milyarı geri verir. Az daha yürürler. Çırak şaşkınlıkla:
—Ustam, senin bir milyar sen de benim bir milyar da bende. İşin garibi ağzımızdaki köpek pisliği de işin çabası. Biz ne anladık ve ne kazandık bu işten?
—Öyle deme. Borsaya biz bu şekilde iki milyarlık işlem hacmi gerçekleştirdik”.

—İyi de burada herkesin parası yine cebinde kalmış. Sadece ağızlarına pislik ilave olmuş. Bu da ağızdan nasıl çıkar, ayrı bir konu. 

—Aynı şey değil elbet. Bu borsa anekdotunda ustanın da çırağın da paraları cebinde kalmış. TL'nin döviz karşısında erimesi sonucunda başta akaryakıt ve enerji olmak üzere tekrar tekrar zamlar yapılacak. Hoş, kur garanti dolayısıyla yerinde sayarken de zamlar yapıldı. Bu da orta, dar gelirlinin ve sabit gelirlinin alım gücünü iyice yok edecek. Halkın alım gücü azalırken döviz ve enflasyon belasıyla fakirin parası birilerinin cebine girecek. Üstüne üstlük kur garantisinden dolayı mevduat sahiplerine ilave paralar ödenecek. Kuru dizginleyemeyecek idiysek, piyasanın ateşini söndüremeyecek idiysek, zamlara dur diyemeyecek idiysek, millet hala önünü göremeyecek idiyse biz bu kur garantili TL mevduatı niçin verdik? Gerçekten biz bu haltı niye işledik? 

*02/07/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.