10 Şubat 2018 Cumartesi

Mağazaların Kabinini Kimler İşgal Etmiş?

Yan tarafta gördüğünüz resimler bir giyim mağazasının kabininden. Vatandaş; önce beğenmiş, sonra bedenime uygun mu diye denemek için kabine götürmüş, büyük ya da küçük olunca kabine bırakıp gitmiş. Askıda bıraksa eh unuttu diyeceğim. Ama gördüğünüz gibi sere serpe yere atarak çekip gitmiş. Kabinden çıkınca tezgâhtara sordum bu durumu. "Müşterilerin bırakıp gittiğini söyledi çok da garipsemeden. Anlaşılan alışmış müşterilerin aldıkları her şeyi kabinde bıraktığına. 
Sanırım bu görüntü hiçbirinizin hoşuna gitmemiştir. Kimin gider ki? Ama maalesef görüntü bu. Ben kabinin iki tanesinden görüntü aldım. Diğer açık olan kabinlere de göz attım. Durum hepsinde aynı. 
Müşteri el etek çekilince içerideki görevliler, bir taraftan tezgaha rastgele bırakılmış olanları düzeltirken bir taraftan da kabine yerlere atılmış yeni elbiseleri temizleyip dürecek, sonra tekrar vitrin veya tezgaha koyacak. Görevi bu. Elbette yapacak diyebiliriz. Haydi diyelim ki tezgahtakileri dürüp koysun. Kabindekileri ne yapacağız?  Bu kabine bırakılıp yere atılanı, belki de içimizden biri bir başka gün gelip alacak. Aldıktan sonra da nasılsa yeni aldım deyip yıkamadan giyecek.

Almak için deneyen, almaktan vazgeçen, büyük-küçük diye bırakıp giden bizim insanımız. Bunlar uzaydan gelmedi. Dağdan veya ormandan gelmedi. Şehirde yaşayan, görüntüsü insana benzeyen yaratıklar bunlar. Bunu bugün bir başkası yapmış, yarın ben yapacağım, ertesi gün sizden biri. Hiç öyle kendimizi temize çıkarmaya, başkasını ayıplamaya falan çalışmayalım. Çünkü bunu yapan üç-beş kişi falan değil. Bu konuda duyarlı olanların sayısı her geçen gün giderek azalıyor. Bu iş böyle giderse vakayi adiyeden olacak diyeceğim ama görüntü, zaten olmuş bile. Takip etsen, bunu buraya bırakma desen asla bıraktığını da kabul etmez. Benden önce biri bırakmış deriz. Asla yaptığımızı kabullenmeyiz. 

Adına müşteri diyoruz bunların. Velinimet kabul ederiz. Başımızın tacı deriz. Elbette müşteri, müşteridir. Gereken ilgi ve alaka gösterilecek. Firma gerekli duyarlılığı gösterecek. Çünkü ekmek teknesidir. Müşteri olmadan burası dönmez. Ama müşteri de müşteriliğini bilecek, alışveriş yerine pislemeyecek. Alıp giyindiğini geri yerine getirmesini bilecek. Yok, ben müşteriyim, daima haklıyım derse en azından giyip denediğini kabindeki askıya asıp çıkacak, yere atmayacak. Yok, ben bunu da yapmam, bu firmanın çalışanları var, onlar yapsın denirse -ki görüntü bu- bu tiplere elbiseden ziyade semer vurmak lazım. Çünkü insan olanın giyeceği elbise bu tiplere lüks gelir. Ancak semer paklar bunları. Boşu boşuna firma, bu tipleri müşteri diye mağazadan içeri almasın. Kapıya bir adam koysun, bu tipler girerken "Size uygun elbisemiz maalesef yok. Çünkü size olsa olsa semer olur, o da burada yok" desin. Firma, hepsi insan elbisesi giymiş kişi bunlar. Biz seçemeyiz derse bizi hale yola koyuncaya kadar denemek için kabine gidenden geri getirdiği takdirde verilmek üzere kimliği alınsın. Gerçi üzerine ancak semer konan bu tip eşekler, bundan da anlamaz. Denediğini kabinde, kimliğini de tezgâhtarda bırakır, gider nüfusa. Kimliğimi kaybettim diye yeni kimlik çıkartır.

Şehrin en işlek yerinde insanların içinde insanım diye dolaşan ve kendine yakışanı almaya çalışan bu tipler, maalesef içimizde bizimle yaşıyor, aynı havayı teneffüs ediyoruz. İşin garibi bu yaptıklarını bunlara kimse öğretmemiştir. Ne anası, ne babası, ne de hocası. Nasıl ki eşek, eşekliği kimseden öğrenmiyorsa bunlar da kendiliğinden öğreniyor bu eşekliği. Beyninin içi, zihin yapısı değişmediği, bir yaptırım uygulanmadığı, kimse ayıplamadığı müddetçe bunlar eşekliğini yapacaktır. İstediğin elbisesi giydir. Bunlar yine eşektir, yine eşek. Hatta eşek oğlu eşektir diyeceğim ama inanın eşeğe hakaret olur. Ki eşekler bu toplumun yükünü çeker ama yük olmaz. 10.02.2018, Ramazan Yüce




8 Şubat 2018 Perşembe

Dertleri, Siviller mi Bunların? *


Türkiye terörle mücadele kapsamında yanı başımızdaki Afrin'e operasyon başlattı. Dünyanın her bir yerinden "Endişeliyiz, operasyon süreli ve sınırlı olmalı..." açıklamaları geldi birbiri ardına. Türkiye hedeflediği şekilde Afrin şehir merkezine yaklaştıkça bu sefer, "Türkiye şehir merkezine girmemeli, sivillere dikkat! Siviller zarar görmemeli, Türkiye operasyonu bitirmeli..." denmeye başlandı.

Yurt dışındaki ülkeleri anladım da işin garibi ülke içindeki bir kesim de aynı kanaatte. Hatta "Siz oraya çıkmamak üzere yerleşmeye gidiyorsunuz" niyet okuyuculuğu da yapıyorlar. Haydi diyelim ki dış güçlerin niyetleri belli, Afrin'deki yapıyı destekliyor, korumaya çalışıyorlar. Bizimkilere ne oluyor ki? Ülke içinde terör oldu mu? Nerede bu hükümet, bizim istihbaratımız yok mu, derler. Terörü kurutmak ve ülke içinin güvenli olması için bataklığı kurutmak amacıyla operasyon yapılıyor. Bu sefer siviller zarar görecek, şehre girme deniyor. Artık birileri gerçek niyetlerini ortaya koysa, saflarını belirlese iyi olacak. Bu ülkenin menfaatini, güven ve huzurunu düşünen aklıselim bir insan, gün aşırı olan terör ve canlı bomba eylemlerinin Fırat-Kalkan ve Afrin operasyonlarıyla kesildiğini görecektir. Çünkü terörün inine girildi. Türkiye yıllardır terörü bitirmek için yurt içinde mücadele etmiş ama başarılı olamamıştı. Nihayet dış desteğini kesmeden bu işin olmayacağını anladı ve gözü kara bir şekilde operasyon üstüne operasyon düzenlemeye başladı.

Yurt içindeki ve yurt dışındaki terör destekçileri ve barışsever görünenler veya siviller zarar görmemeli diyenler, aklınız başınızda mı sizin? Siz bu milletin aklıyla dalga mı geçiyorsunuz yoksa? Ya da siz bu milleti balık hafızalı mı sanıyorsunuz? 2011'den beri Suriye'de çoğunluğu sivil -en azından- bir milyon kişi öldürülürken, dört milyonu bizde olmak üzere milyonlarca Suriyeli, mülteci olarak yaşarken siz neredeydiniz? O zaman siviller zarar görüyor diye niye sesiniz çıkmadı? Afrin'den terör örgütü Gaziantep ve Kilis'teki sivil halka günlük füzeler atıp insanımızı öldürürken siviller ölüyor diye niçin konuşmadınız? Siz, bize günlük füze atan örgütü bile daha terör örgütü olarak kabul etmiyor ve ikircikli davranıyorsunuz?

PYD ve YPG'nin terör örgütü olup olmadığı konusunda ikircikli davranıp siviller zarar görecek diyen içimizdeki barışseverler, ister misiniz operasyon boyunca sizi, Kilis ve Gaziantep sınırında misafir edelim? Sahi size göre bir örgütün terör örgütü sayılabilmesi için bu ülkeye kaç füze daha atması gerekiyor? Size göre bu örgütün terör listesine alınması için illaki ABD veya AB ülkeleri listeye mi alması gerekiyor?

Yaşantınızla, savunduğunuz fikirlerle bu millete o kadar yabancısınız. Zaten bu yüzden bu millet size asla prim vermiyor. Keşke bunu görüp anlayabilseniz! Ama sizin karın ağrınız bu milletin değerleri ve geleceğiyledir.

Okyanus ötesinden ABD, varlık sebebi hep  Akdeniz'e inmek olan Rusya, mezhep tarafgirliği yapan İran; 2011'den beri Suriye'de at koştururken, Suriye'yi yaşanmaz kılarken kimse bunlara "Siz burada ne arıyorsunuz, aman operasyonu kısa tutun, siviller zarar görmesin" demezken 40 yıldır terörden canı yanan bu ülke mi operasyon yapınca sivilleri düşünür oldunuz? Gidin işinize! Sizin derdiniz siviller falan değil.

Gayzınızdan çatlayın! Çatlasanız da patlasanız da bu operasyon devam edecek, bu kervan yürüyecek ve masum olan siviller de zarar görmeyecektir. 08.02.2018



* 10/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



7 Şubat 2018 Çarşamba

41 Yılda 5 Ev...41 Kere Maşallah!

Nerede bir emekli, özellikle memur emeklisi görsem kara kara düşünür görürüm. Hafif bir deşeledin mi adamlar dert küpü. Çünkü emekli olunca maaşlarında epey bir düşme olmuş, çoğu geçim derdinde. Vakit geçirememeleri ise ayrı bir dert.

Umreden gelen bir arkadaşımızı ziyarete gittiğimizde 40 yıl çalıştıktan sonra emekli olan bir meslektaşım, "Arabasını değiştireceğini, çünkü fazla yakıt tükettiğini, daha az yakan bir araç almayı düşündüğünü, maaşının çok düştüğünü, bundan sonra hesap-kitap yapmak zorunda olduğunu" ifade etti sohbet arasında. Emekli olduktan sonra “Emekli parasıyla bir daire alaydın” diyenler oldu. Bizi çok para alıyor diye düşünüyor çoğu. Halbuki aldığım tüm avans yüz bin lira. Bu parayla nasıl daire alacaksın” dedi ardından. “Emekli olmadan önce ‘Daha çalışın mı? Bırakıver artık’ diyenle de çok karşılaştım.” diye ekledi.  O konuştu biz dinledik. Ayrılırken “Maalesef devletin emekli politikası iç açıcı değil, emekli olduktan sonra işçi ve memur arasında maaş uçurumu iyice derinleşiyor. Emekli olan bir işçi, aldığı avansıyla iyi bir daire alabildiği gibi emekli maaşıyla da geçim sıkıntısı çekmeden müreffeh bir hayat sürmeye devam ediyor.” diyebildik.

Ziyareti bitirip evimin yolunu tutarken yolda kendim için de emeklilik çanlarının çaldığını, yarın aynı durumu ben de yaşayacağım. Devlet, memur emekliye sanki yaşadın yaşayacağın kadar, ölmen daha hayırlı der gibi takdir ettiği maaşla” dedim. Daha dün, ne zaman gelecek bu emeklilik vakti derken şimdi emeklilik eli kulağında olunca “Okuyan çocuk var, evlenecek çocuk var. Emekli olursam bu işler nasıl dönecek, sonra nasıl vakit geçireceğim” endişesi yaşıyor çoğu çalışan memur kesimi. Rızkı veren Allah olsa da düşünmeden edemiyor insan.
***
Gündüz dersten sonra yapılacak birkaç işi halletmek için çarşının yolunu tuttum. Çıkrıkçılar içinde elimde poşet ayakkabı tamircisine giderken kara yollarından emekli olan, babam yaşlarında bir ahbabımla karşılaştım. Hal-hatırdan sonra çoluk-çocuğu konuştuk. Ardından emekli olup olmadığımı sordu. Halen çalıştığımı söyledim. Benim oğlan da çalışıyor dedi. Yaşımı sordu. Elli beş dedim. Benim oğlandan küçüksün, bizimki 59 doğumlu. Bu sene 41.senesi. Hala çalışıyor, emekliliği de düşünmüyor. Benim emekli olduğum yerde çalışıyor. Maaşı zaten iyi. Şimdi durumları daha da iyileşti. Dört tane evi var. Geçen gün bir tane daha almış, 700 liraya kiraya vermiş dedi. İki sene öncesi aynı yere falanı da yerleştirdim geldim dedi. O konuştu, ben dinledim. Ara boşlukta “41 sene…Maşallah! Allah sağlık versin, daha çok versin” dedim, vedalaştık.

Ayrılırken 41.yıl, maşallah dedim tekrar. Meram ettim; bu arkadaş 41 yıldır çalıştığına, daha 59-60 yaşında olduğuna göre kaç yaşında işe başlamış olabilir diyerek basit bir hesap yaptım. 17-18 yaşında başlamış olmalı, benim ortaokula başladığım yaşta işe girmiş, ortalama çalıştığı her 8 yılda bir ev sahibi olmuş dedim.

Ahbabım, sanki akşam ziyaretinde konuştuklarımızı dinlemişcesine cevap verdi bana oğlunun üzerinden. Memuriyet hayatımda 26.yılımı çalışıyorum. Yaşım gelmiş elli beşe. Bugüne kadar kimin ne kadar maaş aldığını, at-araba olarak neyi olduğunu, kaç evi olduğunu hiç merak etmedim. Kendi maaşıma göre ayaklarımı uzatıp yaşamaya çalıştım. Kendimi kimseyle kıyaslamadım. Kıyaslayanlara da halimize şükredelim, bizden daha düşük alan asgari ücretliler var bu ülkede dedim. Allah herkese emeğinin karşılığını ve helalinden yemeyi nasip etsin. Yalnız bu ülkede işçi-memur arasında çalışma esnasında ve sonrasında maaş, avans uçurumu olmamalı. Herkes emeğinin karşılığını adilane bir şekilde almalı. 

Her işin bir riski vardır mutlaka. İşçimiz hakkını alsın fazlasıyla. Ama diplomanın da bir bedeli olmalı. Memur emekliliği esnasında okuduğuna pişman olmamalı. Acilen bir personel rejimi gerekli bu ülkede. İşçi-memur ve asgari ücretli arasında bu kadar fiyat uçurumu olmamalı. Herkes yaptığı ve aldığı sorumluluğa göre bir maaş almalı. En düşük maaş alan, insanca yaşayabileceği bir maaşa imza atmalı. Sonrası sorumluğuna, iş riskine ve aldığı diplomasına göre yeniden düzenlenmeli. 07/02/2018, Ramazan Yüce, Konya





"Z" veya Cipsi Nesli *

2000 ve sonrası yıllarda doğan nesle "z" nesli adı veriliyor. Bu neslin özelliği olarak interneti, sosyal medyayı çok kullandıkları, bunlarla sosyalleştikleri; akıllı telefon, tablet vb. teknolojilerde çok aktif oldukları söylenir. Oyunları teknoloji dense yeridir. Aynı zamanda çok çabuk tüketen bir nesildir. Çünkü bağımlılık yapan teknoloji eskidikçe yerine yenisiyle yenilenmesi gerekiyor. Bu da yeni masraflar demektir. 
Ben internet, sosyal medya, dijital ortamda yetişen bu nesli şeytanı bol bir nesil olarak değerlendiriyorum. Çünkü okumaktan başka çaresi olmayan bu neslin ders çalışmasının önündeki en büyük engeli sanal âlemdir, dijital ortamdır. İmkansızlıklar içerisinde yetişen önceki nesillere göre daha şanssızdırlar. Yetiştikleri ortam, sorumluluk yaşlarını geciktiriyor. 
1965-1979 arası doğan X ve 1980-1999 arası doğan Y neslinin ulaşabildiği imkanlardan daha fazla bir imkan içerisinde yetişen bu 2000’lerin neslini ben, çok sağlıklı görmüyorum. Zihnen sağlıklı yetişmedikleri gibi bedenen de sağlıklı yetişmiyorlar. Bakmayın siz; vücutlarının birden geliştiğine, boylarının uzadığına. Hormonlu bir vücut onlardaki. Çünkü düzenli yemek yeme ortamları yok. Zira yemek yemeyi sevmiyorlar. Abur-cubur ve atıştırmalık onların istediği. Ne sebze yerler, ne yemeğini, ne de meyve. Besin değeri yüksek ne kadar yiyecek varsa yememe rezervleri var. Çoğumuzun hazzederek yemediği pırasa, ıspanak, kabak vb yemeklerden bahsetmiyorum. Eskilerin keşke olsa da yesek dedikleri eti bile yemiyor bunlar. Nerede besin değeri fazla olmayan simit, tost, döner, bisküvi, kraker, mısır patlağı, çiğ köfte, makarna, patates cipsi varsa ölümüne yerler. Bu tür yiyecekleri günlük yeseler kolay kolay bıkmazlar. Bir de hamur işini severler. Hele patates cipsini üç öğün önlerine koysan asla bıkkınlık duymazlar. İçecekleri de hep gazlı içecekler. Bunlar vejetaryen mı derseniz? Hayır vejetaryen değiller. Yiyecekleri et, mangalda pişerse ne ala. Yoksa mümkün değil. Zoraki yeseler de içleri götürmüyor. Faydalı, besin değeri yüksek ne kadar yiyecek varsa sanki düşmanlar. Hemen burun kıvırırlar. Beslenmeleri sağlıklı olmadığı için çabuk hastalanıyor, ilaçla ayağa kalkıyorlar. Çünkü vücutları dengeli beslenmediği, her tür besinden yeterince almadığı için zayıf düşüyor. Bağışıklık sistemleri de yeterince görevini yapmıyor.
Sebze ve et yemeği yemeyenlerin sayısı azımsanamayacak kadar çoktur bu neslin arasında. İçlerinde epey obezi de var. Hangi anneyi dinleseniz çocuklarının et ve sebze yemeği yemediğinden şikayetçi. Bir dokunsan, bin ah işitirsin onlardan. “Ne yedireceğimi şaşırdım” dediklerini çok duyarsınız. Bunun tedavisi nasıldır, bu çocukları sıcak yemek yemeye nasıl yönlendirebiliriz, bu konuda anne ve babalar neler yapmalıdır? Uzmanlar bunun üzerine kafa yorarlarsa zihinlerini bilişim teknolojilerine kaptırdığımız bu z neslinin en azından bedenlerini kurtarabiliriz. 06/02/2018, Ramazan Yüce, Konya
* 14/03/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

6 Şubat 2018 Salı

Komşuluk hukukuna riayet önemli elbet!

Araba kullanmayı ve sürmeyi pek sevmem. Şoförlüğüm de iyi değil zaten. Hele arka arkaya gitmek ve aracı park etmek işkence mi işkence benim için. Bugüne kadar nizami bir şekilde park ettiğim hiç vaki değil. Bu yüzden zorunlu olmadıkça gideceğim yere aracımla gitmem. Ya yürür, ya toplu taşıma araçlarını kullanır, ya da gideceğim yöne gidecek olan eş-dost olursa onların himmetine sığınırım.

Arabayı garaja koyduğum zaman günlerce içeride kalır, çıkardığım zaman da kolay kolay içeriye koymam. Çünkü girdirmek ayrı bir dert. Bir de iki kişi kullandığımız için ilk koyan çıkması gerektiğinde arkadaki aracı da çıkarmak gerekiyor. Tatil dönemi ara ara kullanırım diye arabayı garaja koymadım. Aracı evin önüne koyarken  kapısı duvara değmeyecek şekilde mesafeli bıraktım. 

Sabah kalktım, arabama yukarıdan baktım. Sileceklerden birinin kaldırılmış olduğunu gördüm. Acaba trafik polisi, Konya trafiğini halletti de apartmanın bahçesindeki araçları mı hale yola koymaya başladı diye düşündüm. Az sonra ekmek almaya giden çocuğum, arabanın üzerine bırakılmış aşağıdaki notu getirdi.

"Sayın araç sahibi!
Aracınızı lütfen geçişi engelleyecek şekilde park etmeyin. Garajı kullanmıyorsunuz bari kullananların giriş-çıkışını zora sokmayın.
Komşuluk hakkına riayet etmenizi rica ediyorum." Prof. Dr….

Komşum ne ara geldi? Aracını garajına koyduğuna göre demek ki geçebilmiş benim aracımın yanından. Ama yine de dikkatli geçmesine sebebiyet verdiğim için komşum yerden göğe kadar haklı. Bundan sonra içi rahat olsun. Komşuluk hukukuna titiz bir şekilde riayet ederim. Kendisine verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilerim. Hakkını helal etsin. Buradan helallik diliyorum. Zira benim onda, onun da bende telefonu yok. Şimdi görsem, "Bu kimdi" diye tereddüt ederim. Suç bastırmak gibi olmasın, yaptığımı mazur gösterme gibi bir niyetim yok. Mademki komşum, komşuluk hakkına riayete önem veriyor ve bana bunu hatırlatıyor. 

Komşuluk, sadece arabanın geçişini zorlaştırmada hatırlanmaz. Komşu dediğin birbirinin külüne muhtaçtır. Bir defa komşu, baktı ki geçmekte zorlanabiliyor, “Komşu aracınızı çekebilir misiniz, geçemiyorum” diye komşusunun ziline basabilmelidir. Ayrıca komşusuna, “Sayın araç sahibi” diye hitap etmez, ismiyle hitap eder. Notun altına prof. unvanını yazmaz. Zira burası ne bilimsel bir platform, ne de üniversite kampüsü. Sadece ismini yazması, ya da yan taraftaki komşun demesi yeterli idi. Ayrıca garaja araba koymak için ortak olarak kullanılan bahçenin toz, toprak, gazel, kağıt vb nedenlerle temizlenmesi gerektiğinde bahçenin temizliğini ya sırayla yapmalı, ya da gönüllü yapana teşekkür etmeyi bilmeli. Burada amme hizmeti yapılmıyor. Ayrıca bir komşudan komşuluk hakkı bekleyen kişi, eğer o komşusu kendisinden sonra taşınmışsa evine kadar gelip “Komşu! Hoş geldiniz, benim adım şu, ben de şu yan tarafta oturuyorum, bir ihtiyacınız varsa kapımız her zaman açık” diyebilmeli. Yok, hoş geldine gelemiyorsa en azından giriş ve çıkışta karşılaştığında dilinin ucuyla da olsa “Hayırlı olsun” diyebilmeli. Yok, “Ben bir ev sahibi olarak asla bir kiracıya hoş geldin demem, üstelik üniversite hocalığıma bu işler ters, ben koskoca bir akademisyenim” diyorsa o zaman kimse komşuluk hakkına riayetten bahsetmesin. Önce komşuluk hukukunun kendisini ilgilendiren kısmını yerine getirsin.

Aslında bu yazdıklarımı ben de üşenmeyip bir kağıda yazıp komşunun arabasına sıkıştırmak istiyordum. Zira resmiyete resmiyet! Ama arabasını dışarıya park etmiyor. Bu yüzden aynıyla mukabele edemiyorum. 06/02/2018, Ramazan Yüce, Konya



Futbol ve Siyaset *

Bizde futbol ve siyaset bir tutku dense yeridir. Sezon boyunca yediden yetmişe futbol konuşur; seçim olsun, olmasın siyaset yaparız. Futbolun kulüpleri, siyasetin de partileri olur. Her ikisi de dernekler yasasına tabidir. Olağanüstü bir seçim kararı alınmamışsa dört yılda bir seçimleri olur, başkan ve yönetimini seçer. Her ikisinin de fanatikleri vardır. 

Her hafta oynanan futbol maçına yaz-kış, soğuk-sıcak, gece-gündüz demeden sürekli giden taraftarları vardır. Maça gidemeyen şifreli kanaldan maçı izler. Ardından özetlerine bakar, pozisyonları değerlendirir. Hafta boyunca maçın kritiğini yapar, hakemi eleştirir. Kulüpler etine-buduna, gücüne göre bir hedef belirler. Kimi şampiyonluğu, kimi küme düşmemeyi, kimi de üst sıralarda tutunmayı hedefler. Şampiyonlar ligine veya Avrupa kupalarına katılma yine hedefleri arasındadır. Takım galip gelirse yönetimle taraftar arasında bir uyum olur. Takım sürekli mağlup olur, işler yolunda gitmezse daha statta iken seyirci, "Yönetim istifa!" protestosunu yapar. Başkan ve yönetim, ara dönemde ek transfer yapmak, teknik direktörü değiştirmek gibi yollara başvurur. Gerekirse uygun bir zamanda kulübü olağanüstü kurultaya götürür. Ya yeniden aday olur, ya da kulübü yönetecek aday çıkmasını ister. Seçilirse güven tazelemiş, kaybederse kulübe taze bir kan, yeni bir soluk gelmiş olur. Türkiye'nin ezeli kulüplerinden biri dışında kulüplerin çoğunda başkan ve yönetim başarısızlık gibi nedenlerle genelde değişir.

Takımların bağlı bulunduğu yasalara göre yönetilen siyasi partilerde ise başarılı olsun veya olmasın, istersen girdiği tüm seçimleri kaybetsin kolay kolay genel başkan değişmez. Olağan veya olağanüstü ne kadar kurultay yapılırsa yapılsın, durum aynıdır. Başkana sınırsız yetki veren bu siyasi partiler yasası olduğu, delege sistemi değişmediği, başarısızlık sonucunda olması gereken istifa mekanizması olmadığı müddetçe dünya bir araya gelse başkan değiştirilemez. Kiminde aday çıkmaz/çıkarılmaz, kiminde çıkarsa da kazanamaz. Ancak konu mankeni olur. Sonuç, mevcut genel başkan yoluna devam eder. Başkan delegesinden, delege ise başkanından memnundur. Kime ne? Çekemeyen hasetçiler çatlasın! Öyle değil mi diyebilirsiniz. Ne diyelim? Allah sevgilerini ve memnuniyetlerini artırsın.

Futbol kulüpleri ile siyasi partilerin kıyaslanması bile abestir. Çünkü futbol izleyenlere seyir zevki veren bir spordur, olsa da olur olmasa da. Hayatın vazgeçilmezi değildir. Geçmişte amatörce oynanan bu futbol, şimdilerde profesyonel bir şekilde yapılmakta ve büyük paralar dönmekte. Siyaset ve siyasi partiler ise demokrasinin ve ülke yönetiminin vazgeçilmezidir. Olmazsa olmazımızdır. Ama nedense spor kulüplerindeki başarıya endeksli başkan ve yönetim değişimi, siyasi partilerde ara ki bulasın. Halbuki siyaset bir vitrin işidir, kendini ve zihniyetini pazarlama sanatıdır. İktidar olmak için yapılır. Kaç tane seçime girdiği halde koltuğu bırakmayan ve her defasında yüksek oyla seçilen genel başkanları görünce akıl havsalam almıyor. Seçen delege ne diye seçiyor? Başarısını bir türlü kaç seçim gösteremeyen genel başkan niye aday olur? Haydi koltuk kişiye itibar kazandırır, insan kolay kolay bırakamaz diyelim. Çoluğu-çocuğu, eşi-dostu “Zorla güzellik olmuyor, bu kadar başarısızlık yeter artık! El âlemin yüzüne bakamaz olduk” da mı demiyor.

Unutmayalım ki bu ülkenin iktidarı ne kadar önemliyse ana muhalefeti ve muhalefeti de bir o kadar önemlidir. İktidar olan parti, muhalefetin nefesini arkasında hissetmeli. Muhalefet ise iktidarın hatalarına yapıcı muhalefet yaparak kendisini iktidar adayı olarak pazarlamayı bilmeli. Eğer bu iş böyle yapılmayacaksa bu ülke, “Yenilen pehlivan güreşe doymaz” misali iktidar-muhalefet hiç değişmeden yoluna devam eder. Benden söylemesi. Ki benim için hava hoş! 06/02/2018, Ramazan Yüce, Konya



* 14/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


5 Şubat 2018 Pazartesi

Şehitlerimiz üzerine *

Her ülkede yaşamanın ve nefes almanın bir bedeli vardır. Kimi dertsiz bir keyif sürerken kimi de dertten kurtulmaz. Bizim ülkemizde yaşamanın birçok ülkeye göre bedeli hem zor, hem ağırdır. Bedeli, bedenimizi ve canımızı ortaya koymaktır. Nasıl bir ülkede yaşıyorsak kan, gözyaşı, şehit ve gazi olmak eksik değil bizde.

Büyük bir devlet ve cihana hükmederken bizi yıkmak suretiyle bizi küçücük bir toprak parçasında yaşamaya mecbur edenlerin bu ülkedeki kötü emelleri hiç bitmedi. Daha doğrusu bize galip gelenler, bizi bize bırakmıyorlar. Bizden devşirdikleriyle bizimle olan savaşlarını kancık yöntemlerle devam ettiriyorlar. Biliyorlar ki bizi bize bırakırlarsa geriyi emniyete alıp gücümüzü birleştireceğiz ve kendilerine yöneleceğiz. O yüzden köpeklerini bir türlü üzerimizden çekmiyorlar. Tüm dertleri, belimizi doğrultmadan bu ülkede birden fazla devlet çıkartıp bölebilirlerse rahat uyuyacaklar. Ne kadar oyalarlar, gücümüzü zayıflatırlarsa kardır onlar için.

Mertçe karşımıza çıkamayanlar, terörle yok etmeye çalışıyor bizi. O yüzden bizim savaşımız; düşmanı açık olmayan, pusu kurarak vur-kaç taktiği uygulayan kişilerledir. Bu savaşımızda karşımıza çıkanlarda savaş kuralları, ahlaki ve etik değerler yok maalesef. Önce Doğu ve Güneydoğu’yu yaşanmaz kıldılar; askere, polise, yöre insanına hayatı zindan ettiler. Hendek, barikat derken Türkiye’nin birçok yerinde canlı bombalarla masum insanların canını aldılar. Tek amaçları vardı; ülkeyi iç savaşa sürüklemek, Türkiye’yi içine kapatmak, ekonomiyi felç etmek, Türk’ü Kürt’e, Kürt’ü Türk’e karşı düşman etmek… Baktılar ki başarılı olamayacaklar? Başka bir kukla ve ihanet şebekesiyle 15 Temmuz’da son vuruşu yapmayı denediler. Bunu da beceremediler. Aslında yapılan bu terör ve darbe teşebbüslerinin arkasında, terör örgütünün sınırımız boyunca iyice yerleşmesini ve konuşlanmasını sağlamak. İçeride başarılı olamadılar, şimdi dışarıdan tehdit olacaklar. Bunda da başarılı oldular maalesef. Nasılsa arkalarında koskoca bize dost görünen, bizimle stratejik ortak olduğunu söyleyen -ne demekse- ABD ve bazı Batı ülkeleri var. Biri, ancak bir devlette olması gereken savaş uçağı dışındaki her türlü silahı, füzeyi, uçaksavar vb savaş aletlerini veriyor; bir diğeri, paramızla aldığımız tankların modernizasyon anlaşmasını askıya alıyor. Tüm engellemelere rağmen toparlanan Türkiye, önce Fırat-Kalkan Harekâtını başlattı, şimdi de Zeytin Dalı Harekâtıyla Afrin’deki terör yuvasının inine girmek ve belini kırmak için mücadele ediyor.

İki haftayı geçen operasyonda birbiri ardına şehitler veriyoruz. Sınır illerimize füzeler atılıyor. Atılan her bir füze, şehit olan her bir can, yüreğimizi dağlıyor; içimizi paralıyor, yürek yakıyor. Kimi yeni evlenmiş, kimi nişanlı, kiminin yeni çocuğu olmuş. Her biri bedenini ortaya koyuyor. Niçin? Biz bu ülkede daha rahat edelim, huzurlu yaşayalım, bu ülkeyi üç-beş çapulcuya bırakmayalım diye kendi bedenlerini ortaya koydular. Şehit oldular, daha da olmaya devam edecekler “Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda” diyerek…

Dedik ya bu ülkede yaşamanın bedeli ağır diye. Askerimiz can siperane bir şekilde terörle mücadele ederken harekât başlar başlamaz üç bin kişi de “Savaşa gitmek istiyoruz” diye askerlik şubelerine müracaat etmiş. Belki bu ülkenin taşı-toprağı altın değil, belki enerjisi yok, belki zengin değil. Ama uğruna canını ortaya koyacak ve gözünü kırpmadan şehit olacak insanlarımız var, “Şüheda fışkıran” toprağımız var. Her bir köşemizde bir şehidimizin anısı var. Belki mekanlarını değiştirdiler ama “Onlar ölü değildir, bilakis diridirler.” Hep gönlümüzde yaşayacak ve biz onları minnetle anacağız hep. Allah onlardan razı olsun, mekanları cennet olsun. Vatanımız uğruna bedenini, canını ortaya koyan ve koymak isteyenlerin sayısını artırsın. Artırsın ki bizi birbirimize kenetlesin ve biz bu memleketin kıymetini bilelim. 05/02/2018, Ramazan Yüce



* 07/02/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.