8 Şubat 2017 Çarşamba

Kıvrak Eğitim

-Oğlum, niye erken geldin okuldan?

Bugün kıvrak eğitim yaptık.

-Öğretmenler hızlı hızlı mı ders işlediler?

Hayır, baba. Kıvrak o değil. Bir günde işlenecek dersin yarısını işlemek demektir.

Niye yarısını işliyorsunuz ki? Önemli bir durum mu var?

Öğretmenler toplantısı varmış.

Niye şimdi toplanıyorlar ki?

Çalışma  programında bugünmüş.

Oğlum daha iki gün oldu okul açılalı. Başlamışken biraz devam edilseydi de daha sonra yapsalardı, bu dediğin kıvrak eğitimi. Herkes mi böyle yapacak bugün?

Hayır, sadece ikili öğretim yapan okullar. Ama iyi oldu. Yedi saat ders işleyecektik, böylece üç ders işlendi.

-Bu toplantıyı başka zaman yapsalar olmaz mıydı? Mesela siz 15 tatili yaparken öğretmenler o yaptığı şeyi yapsalardı olmaz mıydı?

Baba, tatil o zaman. Tatilde toplantı yapılır mı?

İyi de yavrum! Size tatil. Öğretmenlere değil ki. Haydi, öğretmenler de sizin gibi yoruldular diyelim. Bir hafta tatil yapsınlar, ikinci hafta siz tatile devam ederken onlar gelip toplantılarını, zümrelerini yapsalar ne olur? Kıyamet mi kopar. Plansızlığımız buradan belli. Daha eğitim ve öğretime yeni bismillah dedik. Ardından hemen toplantı geldi. Tatil; öğretmen, öğrenci herkesin işine gelir. Ama bu yapılan doğru değil. Her tatil sizi ve öğretmeni okuldan biraz daha soğutur, uzaklaştırır. Eğitim ve öğretimin yeri başka, toplantının yeri başka. Birini yaparken diğerini yıkmamak gerekir. Her şeyden önce eğitim ve öğretim bir plan işidir. İyi planlamak lazım. Sonra bu devirde ikili öğretim mi olurmuş.

Baba, imkan meselesi bu işler. Bina eksikliğinden yapılıyor bunlar.

İyi de evlat! Benim bildiğim devlet hiçbir imkanı esirgemiyor okullardan. Bakan sürekli açıklıyor. Bütçeden en fazla pay eğitim ve öğretime ayrılıyor diyor. Hala ikili öğretim de neyin nesi? Eğer imkanlar el vermiyorsa o zaman devlet farz olan bu mesele varken niye müstehap ile uğraşıyor?

Hemen meseleyi dini konuya getirdin yine. İkili öğretimden bahsediyordum. Sen işi farz-müstehaba getirdin.

Konuyu değiştirmedim. Mademki para yok. Devlet yeterince bina yapamıyor, tekli öğretime geçemiyor. O zaman ne diye okulları etkileşimli tahta ile donatıyor?

Ama akıllı tahta ile ders işlemek iyi oluyor. O da ihtiyaç.

Ben ihtiyaç değil demedim ki. Oturacak yerimiz yok. Bunun için öncelikli olarak oturacak yerler yapmak gerekirken biz, sığamadığımız binanın aksesuar işleriyle uğraşıyoruz. Burada farz dediğim mesele, önceliğimiz bina yapmak ise onu yapalım. Binayı yaptıktan sonra o dediğin akıllı tahtalara sıra gelsin. Yazık değil mi size! Sabahın erken saatinde, karanlıkta yola çıkıyorsun, diğeri öğle okula gidiyor. Akşam hava karardıktan sonra dersten çıkmak zorunda kalıyor. Önceliğimiz bu arızi durumun giderilmesiydi.

Tamam baba, Tartışmaya girmeyelim. Kıvrak mıvrak. Doğru ya da yanlış. Halihazırda bahtıma okuldan erken çıkma fırsatı çıktı. Ben onu bilirim. Bu fırsatı biraz daha İnternetten oyun oynayarak değerlendirmem lazım. Sen devlet meselelerini git yetkililere anlat. Tabi, seni dinlerlerse… 08/02/2017

 

7 Şubat 2017 Salı

Başarısız olmanın 41 yolu *

Genelde başarılı olmanın yolları anlatılır, başarısız olmanın yollarına pek değinilmez. İsteyenlere faydalı olur umuduyla burada başarısız olma yollarını çok ayrıntıya girmeden ifade etmek istiyorum:
1.Bir hedef koymayın.
2.Ders çalışıyormuş gibi yapın.
3.Konuları derinlemesine değil, yüzeysel okuyun.
4.Olumsuz deneyimlerinize takılıp kalın.
5.Hazır bulunuşluk düzeyinizi düşük tutun.
6.Bir konuyu iyice anlamadan problem ya da test çözmeye başlayın.
7.Kitap okumayın.
8.Bir şey yiyip içerek veya yatarak çalışın. (Bu şekilde beyin beslenme moduna geçer.)
9.Odanızda açık olarak TV, bilgisayar, cep telefonu bulundurun.
10.Hem müzik dinleyin, hem sakız dinleyin, hem de ders çalışın. (Hatta bir de kulaklı takarsanız tam olur.)
11.Kafanızın dışına yatırım yapın. (Dış görünüşünüze yatırım yapın.)
12. Sizi eleştiren veya yol gösterenin ağzını hemen kapatın.
13.Başkasından sık sık yardım alın.
14.Herkesin sizi sevmesi için çaba sarf edin. (Sınavınız varken arkadaşın sinemaya mı çağırdı, gezmeye mi davet etti, hiç hayır demeyin.)
15.Sınava, sınav gecesi hazırlanın.
16.Ders notu tutmayın, başkalarının notlarını fotokopi ettirin.
17.Zamanı har vurup harman savurun. Nerede akşam orada sabahlayın.
18.Erken yatıp erken kalkmayın. Kahvaltınızı okulda, ödevlerinizi de son gece yapın.
19.Derse zamanında gitmeyin, sınavlara son anda yetişin.
20.Sigaraya başlayın, alkol alın. (Birine az, diğerine çok vakit harcarsınız)
21.Öğrenilmiş çaresizliğe düşmemek için öğrenirken en kolay konuları seçin. Hiç risk almayın.
22.Sınavda sınav kağıdını bitirir bitirmez öğretmene teslim edin, hiç kağıdı incelemeyin. Hemen dışarıya çıkın.
23. Başkasıyla rekabet edin. (Birisiyle rekabet ediyorum diye ders çalışmak, sizi bir yere kadar taşır. Ondan sonra yavaş yavaş ya yarıştan vazgeçer ya da başarısızlığı kabul etmeye başlarsınız.)
24.Az çalışın, az yorulun. Çalışmanızı yeterli görün. Ardından çok yüksek başarı bekleyin.
25.Görev ve ödevleri hep yarına, ertesi güne erteleyin.
26.Sürekli keyif alıcı işler yapmaktan ve tembel olmaktan zevk alın.
27.Her sınavdan 100 almaya çalışın. (Bunu yeterli görün ki sonun başlangıcı olsun. Süreci değil, sonucu değerlendirin. Sınavlardan 100 almanız, o konuyu 100 düzeyinde bildiğinizin göstergesi değildir...)
28.“Battı balık yan gider” atasözünü çok kullanın.
29.Siyasi gruplara katılın, bol bol boykotlar yapın. Öğrenci olduğunuzu ve sorumluluklarınızı unutun.
30.Derslere devam etmeyin, yerine arkadaşların imzanı atsın. (Doktor, avukat olabilirsin ama asla etik değerlere sahip bir meslek erbabı olamazsın.)
31.Profesyonel kopya çekin. Çaba sarf etmeden, çalışmadan kazanın.
32.Sürekli tembellik yapın. Zira her dersin bütünlemesi ve telafisi var.
33.“Çalışmadım, çalışsaydım başarırdım,” deyin.
34. “Öğretmen iyi anlatmıyor, sınavda zor soruyor, notu kıt, bana taktı,” deyin.
35.“İmkanlarım yoktu,” deyin.
36.“Başkası gibi kopya çekseydim ben de yüksek alırdım,” deyin.
37.Günü  kurtarmak için yaşayın ve ona göre çalışın.
38.Yarını düşünmeyin, hep anı yaşayın.
39.Ödev yapmak, konu araştırmak için ailenize bilgisayar aldırın, ardından internet bağlatın. Sonra dijital oyunlara kaptırın kendinizi.
40.Aileniz her istediğini yapsın ve alsın, bir dediğinizi iki etmesin. Sizin için saçını süpürge etsin. Siz hiç sorumluluk almayın.
41.Ailenizin sizin için aldığı akıllı cep telefonunu hiç yanınızdan ayırmayın. Yolda, çarşıda, pazarda, okula giderken ve gelirken, ders çalışırken yüklediğin müzikler sürekli beynini işgal etsin…

      Veli ve öğrencilerin “Sen bizi yanlış anladın. Biize başarısızlığın değil, başarmanın yollarını anlat" dediklerini duyar gibiyim. O zaman bunun kolayı var. Yazdıklarımın tersini yapın, başarıyı yakalarsınız derim. Fakat bu tersten yapma hoca’nın oğlunun durumuna benzemesin. Hoca, oğluyla beraber unu öğütmüş, değirmenden geliyor. Un çuvalı eşeğin sırtında en önde, oğlu arkasında. Hoca ise yaşın da getirdiği durum dolayısıyla en arkada kalmış. Arkada kalsa da gözü eşekte hocanın. Bir bakar ki eşek dere kenarından geçiyor, çuval dereye düştü düşecek. Hoca kendi kendine: “Koşsam yetişemem, oğluma söylesem; aksi mi aksi. Her dediğimin tersini yapar. Onca emek de boşa gidecek. En iyisi ben tersini söyleyeyim. Oğlan doğrusunu yapsın” der. Aklına gelen bu fikir sayesinde hoca kendine de hayran kalır. Hemen seslenir: Oğlum! Çuval dereye düşecek. Kakala gitsin” der. Oğlu başını çevirir: Babacığım! İlk defa senin dediğini yapacağım” diyerek çuvalı dereye itekler.

Not: Bu konuyu ele alırken  ilk 32 maddesini Prof. Dr. Necati  CEMALOĞLU’nun 05/02/2017 günü  “kamudanhaber.net” sitesinde yayımlanan “Başarısız olmanın ipuçları” başlıklı yazısından yararlandım. 07/02/2017


* 06/03/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Aileler Çatırdıyor

TÜİK Aile Yapısı Araştırması sonuçları açıklandı. 2014 yılında evlilik yapan çiftlerden 130 bini aynı yıl boşanmak durumunda kalmış. Bu, evlenenlerden her 4 ya da 5 kişiden birinin ayrılması demektir. Araştırma sonuçlarına göre geçimsizlik, aldatılma, şiddet ve terk edilme ayrılma nedenleri olarak sayılmaktadır. % 51 ile "sorumsuz ve ilgisizlik," % 30 ile "ailenin geçimini sağlayamaması," % 24 ile "eşlerin birbirinin ailelerine karşı saygısız davranması" olarak sıralanmaktadır. Oranı düşük olmakla beraber "birlikte vakit geçirmeme," sigara ve alkol" de yine ayrılık nedenleri olarak görülmektedir.

Daha önce bir kaç yazımda boşanma üzerine yazılar yazdım. Fakat her geçen yıl boşanmalarda bir artışın olduğu gözlerden kaçmamaktadır. Toplumsal bir yara haline geldi. Bu gidişle kangren haline dönüşecek. Toplumun temel direği kabul edilen aile mefhumumuz kalmayacak. Sorumsuzluk ve ekonomik durumu sağlayamama boşanma nedenleri arasında ilk ikiye oturmuş. Üçüncü neden ise eşlerin birbirinin ailesine saygısız davranması bana garip geldi. Şimdiki evliliklerin ekseriyetinde yeni evliler için ayrı ev döşenmektedir. Eskisi gibi anne baba ile aynı evi paylaşmıyorlar. Yani gelin-kaynana, gelin kayınpeder, oğlan-ebeveyn ile sürekli birlikte değiller. Bir arada yaşasalar aralarında sorun çıkabilir, doğaldır diyeceğim. Özellikle gelin-kaynana arasındaki anlaşmazlıklar/çekişmeler dillere destandır. Yeni evliler ayrı bir evde yepyeni bir ev ortamı oluşturacakları yerde yanlarında olmayan anne babalar sorun olmaktadır. Bu demektir ki damat-gelin durmadan birbirlerinin anne-babalarının dedikodusunu yapmaktadır. Ya da ayrı evde olmalarına rağmen tarafların ailesi her yaptıklarına karışmaktadır. Hangisi olursa olsun garip bir durum gerçekten.

Evli çift, birbirinin ebeveynini kendi anne babası bilmeli, gereken saygıyı göstermeli, saygıda kusur etmemeli. Öf bile dememeli. Eşler anne babayı dizayn etmeye çalışmaktan ziyade onları oldukları gibi kabul etmelidirler. Çünkü huylu huyundan vazgeçmez. Zira, onların ahı gitmiş vahı kalmış artık. Eğer illaki değişme/değiştirme durumu söz konusu olacaksa damat-gelin değişmelidir. Ayrıca koca evde tek başlarına kendi kafalarına göre bir düzen oturtup, doğmuş/doğacak çocuklarını kendi istedikleri şekilde yetiştirmek için mutlu bir ailenin temelini atacakları/oluşturacakları yerde yanlarında olmayan üçüncü şahıslarla uğraşmakta neyin nesi? Eskiden anne babanın yanında iken "Çocuğumuzu sevemiyoruz, istediğimiz gibi eğitemiyoruz, kendimize ait özelimiz yok, çocuklar büyüklerden yüz buluyor" gibi serzenişler olurdu. Aha işte elinizde bir fırsat. Bırakın birbirinizin ailesiyle uğraşmayı da kendinize vakit ayırın. Kendi ayaklarınız üzerinde durmaya çalışın. Atın bu problem olarak gördüğünüz meseleyi kafanızdan. Kendi evinize ve işinize yoğunlaşın. Birbirinizin ailesini kötüleyerek elinize ne geçecek, yaralamaktan başka. Ayrıca kötülediğiniz ailelerinizin yüzüne karşılaştığınız zaman ne yüzle bakacaksınız. Biliniz ki, birbirinizin ailesini kötüleyerek aslında birbirinize saygınız olmadığını ifade etmiş oluyorsunuz. Herkesin kendi ailesi kendine güzeldir. Kimse ailesinden gördüğünü diğerinden beklemesin.

Anne ve babalar da oğlan ve gelini rahat bırakmalıdır. Onları aşırı korumacılıktan vazgeçmelidir. Oğlum elden gitti, kızım evden gitti, kızım sıkıntı çekiyor sızlanmasını bir tarafa bırakmalıdır. Aralarında bir sorun olursa bu sorunu öncelikle çiftlerin halletmelerini beklemeli aileler. Halledemedikleri durumlarda iki tarafın ebeveyni bir araya gelerek meseleyi halletme yoluna gitmeliler. Sorun çözerken sorun çıkarmamalılar. Önce iki tarafı da ön yargısız dinleyip tarafsız bir şekilde çözme yoluna gitmelidirler. Tüm dert bu yeni aileyi bir arada tutmak olmalıdır, suçlu aramak değil. Eğer bir suçlu aranacaksa aileler ilk önce çuvaldızı kendi çocuğuna batırmalıdır. Benim çocuk haklı, seninki haksız şeklinde bir kavgaya tutuşarak yangına körükle gitmemelidirler. Aileler yapıcı olmalı, yıkıcı değil. Ben haklıyım egosu çocukları ayrılma noktasına getirebilir. Bir yuva kolay kurulmaz, birden kurulmaz. Mutlaka zamana ihtiyaç vardır. Zaman her şeyin en iyi ilacıdır.

Yeni çiftlerin, anne ve babaların evliliği ciddiye almaları gerekir. Evlilik ciddi bir müessesedir. Ne evcilik oyunudur, ne de çocuk oyuncağı. Herkes ailesinde öğrendiğini karşı tarafta uygulamaya kalkmasın. Her taraf kendilerine özgü yaşantı ve huylarını törpülemelidir. Yeni evde yeni bir ev ve aile kültürü oluşmalıdır. Bu da birbirine tahammül ederek, saygı göstererek olur. Kırarak, kızarak, vurarak, yıkarak olmaz. Yeter ki geçinme gibi bir niyetimiz olsun. Yoksa ayrılmak için çok bahane bulunur.

Unutmayalım ki, her ayrılık toplumun temeline atılan bir dinamittir. Ayrılık kimseye huzur vermez. Herkes aklını başına alsın. Hiçbir şeyi düşünmüyorsanız; kendinize, birbirinize saygınız yoksa bile ortaya yerde varsa çocuk/torun onu düşünün. Çünkü ayrılıklarda en büyük darbeyi maalesef küçük dimağlar yiyor. 07/02/2017

Sanal taziye


Bir kurumda bir personel vefat ettiğinde kurumun amiri üyesi bulunduğu kurumsal whatsapptan vefat haberini veriyor. Buraya kadar her şey tabii seyrinde devam ediyor. Taziye mesajları gruba mermi gibi gelmeye başlayınca kurumun en büyük yetkilisi, whatsapptan grup üyelerine: " Arkadaşlar falanın cep numarası şu, bilginize" diye bir bilgi paylaşıyor.
Bu son bilgi ne demektir? Ne anlama gelir?
"Arkadaşlar whatsapp grubunu rahatsız etmeyin. Lütfen taziyenizi özelden dileyin" anlamına gelmiyor mu?
Ama ne mümkün efendim. Hatırlatmaya rağmen grubun tüm üyelerine taziye mesajları yağmur gibi yağmaya devam ediyor.
El insaf yahu! Neredesin feraset, neredesin basiret, neredesin anlayış... Çıkın artık ortaya.
Yoksa ben çok mu yanlış  düşünüyorum? Burada taziye sahibi grup mu diye düşünmeden edemiyor insan. 07/02/2016

5 Şubat 2017 Pazar

Denizde kum biter, bizim tatilimiz bitmez


Öğrenci ve öğretmenlerin ara tatili bugün sona eriyor. Koca 15 tatili ne zaman bitti diye öğrenci ve öğretmen kara kara düşüne dursun.  15 gün önce bu tatile üzülenler şimdi sanal alem ve sosyal medyada bir fotoğraf paylaşmaya başladı bile.

Yan tarafa eklenmiş bu fotoğrafı pazar sabahı, yani okulların açılma arifesinde bir veli; yememiş, içmemiş, yatmamış whatsapp aracılığıyla göndermiş. Fotoğrafta görüldüğü üzere tatili bitiren öğrenci ve öğretmen üzgün, veli sevinçten ağzı kulaklarına varacak. Kantinci ise dört köşe onu söylemeye  bile gerek yok.

15 gün önce "15 tatili kimleri üzdü, kimleri sevindirdi" başlıklı bir yazı yazıp paylaşmıştım. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2017/01/15-tatili-kimleri-uzdu-kimleri.html) Bu yazıda üzülenlerden ve sevinenlerden bahsetmiştim. Resmi sabah sabah gönderen veli, sanki yazıyı okumuşcasına rövanş alıyordu. Onca dert ve sıkıntısına aldırmadan. Ama haklarını yemeyelim, şimdi sevinme sırası onlarda. Tatili takip edip son gün gönderilince demek ki 15 günün bitmesini saymış durmadan. Her geçen güne bir çeltik atmış. Bu üzüntülü ve kederli günler de geçer. "Sap döner, keser döner, gün gelir devran döner" misali tatilin son günü son vuruşunu yapıyordu. Gülmeyin, sevinmeyin, sayılı günler çabuk geçer, dönüşüm muhteşem olacak der gibi.

Ne yapalım? Allah bir kulunu durmadan hep sevindirmez. Bazen güldürür, bazen de üzer. Dünyanın düzeni bu. 15 gün önce öğrenci ve öğretmen sevinirken şimdi sıra veli ve kantincilerde. Çok sevinmeyin, sayılı günler çabuk geçer. Evet, 15 tatili geçti geçmesine. Ama turpun büyüğü heybede. Bizi öldü, gitti falan diye düşünmeyin. Çünkü denizde kum biter, bizde tatil bitmez. Haziran ayında dönüşümüz muhteşem olacak. Hem de uzunca bir tatil yapacağız. Üstelik 3 ay. 15 tatiline rahmet okutacak şekilde. Zaten şunun şurasında ne kaldı uzun tatile. Şubat zaten 28 çekiyor. Geriye mart, nisan ve mayıs kalıyor. Haziranı zaten saymaya gerek yok. Velisi, kantincisi, başka kim varsa; gelin fazla sevinmeyin. Dün bizdeydi gülme ve sevinme zamanı, şimdi sizde. Halihazırda bir bir eşitiz. Uzun yazla beraber iki bir öne geçeceğiz. O yüzden fazla sevinmeyin derim. 05/02/2017



Bir zamanlar Güneysınır’da oynanan oyunlar

Şimdinin çocuklarının ellerindeki oyuncakları ve giydikleri elbiseleri görünce maliyetsiz bir nesilmişim diye aklıma gelir. Bu zamanda çocukların yedikleri önlerinde yemedikleri arkasında. Eskimeden elbiseler ve ayakkabılar...hem de çeşit çeşit.

Bizim yaşadığımız dönemi şimdiki nesil görse herhalde Yontma Taş Devrinden bahsettiğimizi sanırlar. Daha çok değil. 25-30 yıl öncesinden bahsediyorum. Oyuncaklarımız şimdiki gibi mikrop saçan ve yapay değil, doğaldı. Kendi imalatımızdı. Bu yazımda çocukluğunu yaşadığım Güneysınır yöresindeki oyunlardan bahsetmek istiyorum. Güneysınır’ın oyun kültürünü yazamaya çalışacağım. Yazıyı okuyanlar birçok oyunun kendi yörelerinde de oynandığını hatırlayacaktır. Öyle zannediyorum, bahsedeceğim oyunların bugün bir çoğu kalksa da Anadolu’nun bir çok yerinde bir zamanlar oynanan oyunlardandı. İsterseniz oyunlara bir göz atalım. Bakalım kaç tanesi size tanıdık gelecek? Baştan söyleyeyim. Oyunlarla pek aram yok. Anlamadığım gibi teknik ve bilimsel bir anlatımım da yok. Okuyunca diyeceksiniz ki, anlatımı da tıpkı oyundan anladığı gibiymiş...
1.Aşşık (aşık) oyunu:
Keçi ve koyunların arka ayaklarından çıkarılan dört yüzlü kemik. Resimde görüldüğü gibi aşığın yönlerine soldan sağa çik, tök, kazak ve  dalak  adı verilir. Aşık kemikleri iyice temizlendikten sonra bulunan boyalarla boyanır. Bir erkek oyunudur. En az iki kişi ile oynanır, oyuna daha fazla kişi de katılabilir. Çizgili ve canlı şeklinde oynanır. Oynamak için stat vb yerlere gerek yoktur. Yol, sokak ve meydanlarda oynanır. Hatırımda kaldığı kadarıyla Cello lakaplı hemşehrimizin, Deli Nasıf lakaplı Nasıf Ağanın bahçesinde oynanırdı. Kışın soğuk ve çamur durumlarında inşaatı yarım kalmış binaların içinde oynanırdı. Seyircisi de boldur. 
Çizgili oynamada çizgi dışından atılan enek adı verilen aşığın vurduğu aşıkları çizgi dışına çıkarmasından ibarettir. Çizgi dışına çıkaran oyuna devam eder. Çıkarmayınca diğer oyuncuya geçer. Daire içindeki aşıklar bitinceye kadar oyun devam eder.

Canlı adı verilen aşık oyununda ise enek adı verilen aşığın, vurduğu aşıklarla aynı yönde olanlarını kazanır. Eğer enek, dalak adı verilen yönde durursa tüm aşıklar o kimsenin olur. Sonra oyun yeniden başlar.Genelde düz yerlerin olması tercih edilir. 
2.Bilye veya bilya oyunu: Camdan yapılmış küre biçiminde renkli bir oyun aletidir. Misket adı da verilir.  Genelde bakkallardan satın alınırdı. Baş parmakla işaret parmağının arasına konur, başparmakla ileriye doğru itilir. Yerden yuvarlatılan bilyenin çarptığı bilyeyi kazanmasından ibarettir.
3.Çember sürme: Kaynakçıların kullandığı karpit fıçısından çıkan çember ve kalın telden yapılan direksiyondan ibarettir malzemesi. Çocukların en sevdiği oyunlardandır. Telden yapılan alet çemberin arkasına konur. Koşarak sürülür. Elin itme gücüyle sürülen çember ilerledikçe sürücü koşar. Yarış amaçlı olarak kullanılır.
4.Teker sürme: Ayçiçeği(günaşık) kafası ve sapından yapılan iki tekerlekli bir araba... Bu malzemeyi elde etmek için önce hasat zamanı geldiğinde ailecek tarladaki günaşıkların kafası kesilir, sapı da tarladan sökülür. Müstakil evin bahçesinde günaşıklar çırpılır. Sapları da sobada ve ekmek yapmada yakıt olarak kullanılacak şekilde uygun yere istiflenir. Öncelikle günaşık sapının orta ince seviyesinden 15-20 cm uzunluğunda bir ok kesilir. Okun iki tarafına üç-dört günaşık kafası bazlama (mayalı ekmek) gibi istiflenir ve ok girecek şekilde ortasından yuvarlakça açılır. Günaşığın kalın sapından bir tanesinin bir ucu içine ok girecek şekilde açılır. Direksiyon görevi yapacak sap oka girdirilir. Günaşık kafalarının düşmemesi için okun dış tarafı tel, çivi, değnek gibi şeylerle sıkıştırılır.  İşte size el emeği, göz nuru masrafsız bir araba. Çocukların eğlencesi. Arkadan itme gücüyle genelde yarış amaçlı kullanılır. Oyunda oynayanların kimi yarış yaparken kimi de istasyon görevlisi olarak görev alır. Benzin alacak olan da karşılığında kağıttan yapılmış para verir. Araba kırıldığında, eskidiğinde büyüklerden biri tekrar yapıverir. Yolda teker dağılırsa, ok veya direksiyon görevi yapan sap kırılırsa diğer oyuncular hemen imdadına yetişir, eve varıncaya kadar idare etmesi için herkes elinden geleni yapar.
5.Uzun eşek: İki grup halinde oynanan bir takım oyunudur. Oyunda biri sırtını duvara verir. Uzun eşek olacak grup tren gibi birbiri ardına ulanır, duvara yaslanan kişiyi yastık yaparak ona dayanırlar. Diğer grup var gücüyle en önde duranın üzerine doğru atlar ki ardından atlayacak olanlara da yer açılsın. Atlayanlardan birinin ayağı yere basarsa veya düşerse uzun eşek olma sırası değişir. Bu durumu değerlendiren bir de hakem bulunur. Tehlikeli bir oyun sayılır.
6.Kayak (kayık) kayma: Aklınıza hemen Güneysınır'da kayak merkezi mi var diye gelebilir. Yoktu efendim. Oldu da biz kaymadık mı? Bizim kayak merkezimiz yamaçlar ve yokuş aşağı olan yerler. Cello lakaplı hemşehrimizin evinin aşağısı tam bir kayak merkeziydi. Cam gibi buz olurdu orası. Kaymak isteyenlerin arayıp da bulamadığı bir yerdi. Üstelik bedava idi burada kaymak. Patenlerimiz de annemizin yazın giydiği patik adı verilen naylon ayakkabılardı. Habersizce alınırdı, yine habersizce konmak üzere. Ama nafile. Annemizin haberi olurdu. Eskittin, yırttın diye biraz kızardı ama değerdi ne de olsa.
7.Saklambaç: Biri ebe olur, yönünü duvara doğru döner, belirlenen sayıya kadar sayar. Diğerleri de bu arada saklanır. Herkes saklandıktan sonra ebe onları aramaya gider. Ebeye görünen yanar.
8.Körebe: Adı üzerinde gözleri kapatılmış kişi ebe olur. O haliyle etrafında dolaşanları yakalamaya çalışır. Birini yakaladı mı ebelik yakalanan kişiye geçer.
9.Dokuz taş oyunu: İki kişi tarafından tebeşir ile düzgün bir yere, yassı bir taşa veya varsa uygun bir beton üzerine içiçe geçmiş birbiriyle bağlantılı çizgiler çizilir. Üzerine 9 taş konur. Taş yeme oyunudur. Taşı ikiye düşen oyunu kaybeder. Bir zeka oyunudur. Beton bir yer o zamanlarda pek olmazdı. Aşağı bahçelerin olduğu yerdeki şimdilerde yıkılmış ilkokulun binaların kaldırımları betondandı. Genelde buralarda oynanırdı.
10.Beş taş oyunu: Beş tane yuvarlak taşla oynanır. İlk oynayacak olan ya bir tekerleme ile, ya da havaya atılan beş taştan elinin tersiyle en fazla  kapan oyuna başlar. Oyuna başlayan taşları havaya atar. İçinden bir taşı seçer. O taşı havaya attığında diğer taşları tek tek toplamaya çalışır. Attığı taşı tutamazsa veya alacağı taştan başka diğerlerine eli değerse oyun diğerine geçer...
11.İsim ve şehir bulmaca: Bu oyun hala bir çok yerde oynanmakta. Okullarda ders boş ise bir çok öğrencinin oynadığı bir oyundur. Bu oyunu oynayacak olanlar ellerine müsvedde bir kağıt ve kalem alır. İsim, bitki, hayvan, şehir başlığı konur. Bir harf seçilir, bazen de alfabenin başından başlanır. Burada zamanla yarışılır. Yazmak için mutlaka süre belirlenir. Eskiden saat yoktu. Birçok yerde sayı sayılırdı. Sözgelimi: A ile başlayan isim, şehir, bitki, hayvan yazılır. Oyunculardan bazıları aynı isim, şehir vb yazarsa beş puan, farklı yazan ise 10 puan alır. Oyun bitince puanlar hesaplanır. 1.2.3... belirlenir. genelde kapalı yerlerde, evlerde oynanırdı.
12.Bir eve ara vara vardıydım: Uzun kış gecelerinin misafirlikte oynanan oyunudur. Yakından uzağa akraba, eş dost, mahalleli, köylü için beyin jimnastiği yapılır. En zorunu bulmak için oynayanlar epey bir zihin egzersizi yaparlar. "Bir eve vara vara vardıydım. Evde bir anne, bir baba, iki kız, bir oğlan" şeklinde biri sorar. Diğerleri de bu haneyi bulmak için düşünmeye dalar. Kim olduğu bilininceye kadar oyun sürer. Bilindikten sonra diğer bir hane sorulurdu. Bir nevi zihnen sılayı rahim yapılır bu şekilde. Küçükler bu oyunla uğraştırılırken büyükler de öbür tarafta koyu bir sohbete dalardı.
13.Çelik çomak oyunu: İki taş arasına veya yere kazılan bir çukura 15-20 cm uzunluğunda vurulduğu zaman kırılmayacak ince bir değnek konur. Daha kalınıyla vurularak en uzağa gönderme oyunudur.
14.Taş fırlatma: Taşı en uzağa gönderme şeklinde oynanır. Gülle gibi.
15.Koşu yarışı: Aşağı bahçedeki okuldan çıkan öğrencilerden çoğu Aşağı Çeşme’ye varıncaya kadar "Kim önce varacak" koşusu yapardı. Kimi de hızını alamaz, eve kadar koşardı. Sırtında da annelerimizin bezden diktiği içi kitap-defter dolu okul çantası olduğu halde.
16.Güreş tutma(yıkışma): Büyükler genelde birbirine akran olanları kaldırır, kim kimi yenecek diye kızıştırır. Dolduruşa gelen çocuklar da  sonunda toza toprağa aldırmadan kıyasıya yenişir. Yer önemli değil. Bazen evde, bazen de dışarıda tozun toprağın içinde güreş tutulurdu.
17.Seksek: Yere tebeşirle birbirini izleyen kare veya daire çizilir, numaralandırılır. Yassı bir taş atılır, taş çizgiye veya kare dışına gelirse oyun diğerine geçer. Sokakta oynanır. genelde kız çocukları oynardı.
18.Top çevirme: Topu yere düşürmeden ayağıyla kaç defa vurma oyunudur. Düşüren topu diğerine verir. Yere düşürmeden en fazla topa vuran birinci seçilir.
19.Top oynama: Şimdiki plastik toplar yerine naylon toplar olurdu. Oynayacak olanların arasında ortaklaşa para toplanır, birlikte gidilip bakkaldan satın alınır. Top patlayıncaya kadar oynanırdı genelde. Tek kale veya çift kale olacak şekilde oynanır. Çoğu zaman kavgayla sonuçlanan mahalleler arası maçlar yapılırdı. Lisanslı futbolcu yoktu. Tek şart mahalleden olmaktı. Oyuncular genelde GS, FB ve BJK takımlarının futbolcularının ismini kullanırdı.
20.Yakan top: Bir takım oyunu, genellikle kız çocukları oynar. Rakibin attığı top kendisine dokunan kişi oyun dışı kalır.
21.Yalaktan atlama ve yüzme: İlçede kapalı yüzme havuzu vardı da çocuklar yüzmedi mi. Ne havuz, ne gölet, ne de ırmak vardı. Ama yüzme heveslerini de bir şekil giderdiler. Aşağı çeşmenin önüne hayvanlar su içsin, yün yıkayacak kadınlar yün yıkasın diye yapılan yalaklar, çocuk ve gençlerin akşam olunca elbiselerini çıkararak yalağa atlaması, yüzmeye çalışmasıdır. 
22. Kale yıkmaca: Gurk bülücü veya topal tavuk da denir. Küçük top sığacak şekilde çukurlar kazılır, çukurun etrafına taştan duvar yapılır, en başa da düz bir taş dikilirdi. Oyunculardan her biri kendine bir çukur seçerdi. Oyunu yöneten topu baştaki taşa vurur, top kimin çukuruna gelirse diğer oyunculara vurmaya çalışırdı. Vuramazsa o kişinin vurursa vurduğu kişinin ayakkabısının bir teki saklanır, sekerek ayakkabısını bulması istenirdi.
23.İp atlama: Kız çocuklarının oynadığı geleneksel oyunlardandır. Hala birçok yerde oynanmakta. İki kişi kenardan ipi sallar, diğerleri ipten atlar.
24.Şulluk: Açık alanda bir büyük bir de küçük daire çizilerek oynanan oyun. Küçük dairenin içine yuvarlak silindir şeklinde bir taş konur, az ileriye de baş çizgisi çizilirdi. Oynayanların hepsinin elinde düz yassı saksılı adı verilen bir taş olurdu. Ebe ise şulluk adı verilen taşın başında olurdu. Oyuncular sırasıyla saksılarını şulluğa vururdu, kim şulluğu çizginin dışına çıkarırsa ebe o taşı yerine koyuncaya kadar diğer oyuncular koşar, saksılarının üzerine basardı. Saksısını başa alıp kaçabilen yeniden atma fırsatı yakalardı. Ebe kaçanları baş çizgisine varmadan yakalarsa yakaladığı ebe olurdu. Ya da saksısına ayağını koymadan yakalanan ebe olurdu.

Bir an geçmişe yolculuk yaparak aklıma gelen oyun türleri bunlar. Görüleceği gibi masrafsız, sıfır maliyetli oyunlar. Genelde sokak oyunları. Koşmaya, terlemeye dayalı oyunlar. Küçüklüğümde kilolu arkadaşım var mı diye düşündüm. Sanırım yoktu. Bu kadar koşan çocuklar yediğini eritir. Karnını doyurmak için özel gayret sarf etmez. Ben şunu-bunu yemem demez. Hangi arkadaşlarının evinin önünden geçerken anne  benim çocuğum değil demeden tüm çocukların karnını doyururdu. Hiçbir şey yoksa  mayalı ekmeğin üzerine yoğurt sürer verirdi.  05/02/2017




Devlet memuru ve siyaset *

657 sayılı Devlet Memurları Kanununa göre devlette çalışan kamu görevlilerinin siyaset yapmaları yasaktır. Siyaset yapmak isteyenler görevlerinden istifa ederek siyaset yapabilirler. Bunun önünde bir engel yoktur.

Devlet Memurları siyaset yapmalı veya yapmamalı görüşü tartışılabilir. Kanun doğru veya yanlış olabilir. Yürürlükte memurların siyaset yapmasını engelleyen bu kanun olduğu müddetçe kamu görevlilerinden beklenen siyasetten uzak durmalarıdır, siyasi eylem ve söylemlerden kaçınmalarıdır. Özellikle bürokrasinin tepesinde yer alan, devleti temsil eden, devlet adına kamu hizmeti yapanların bu konuda azami gayret göstermeleri ve ülkenin hassasiyetlerini gözetmeleri gerekir.

Yine 657 sayılı DMK'nun 125.maddesinde disiplin suçu işleyen memurlara verilecek cezalar düzenlenmiştir. Siyaset yapan memurun kademe ilerleme cezasından memurluktan çıkarılma cezasına kadar ağır cezayı müeyyideleri vardır. Bu suçlara verilecek cezalar öyle hafife alınacak bir müeyyide değildir. Siyaset yapmaya çalışan bir yönetici-memur bu yasa bu şekilde dururken neyine güvenerek siyaset yapar, sanal alemde ve sosyal medyada? Acaba kendisini o makama getirenlere karşı minnet borcu mu duymaktadır? Makamda tutunmak ya da daha yükseğe çıkmak için birilerine göz mi kırpıyor? İnsan düşünmeden edemiyor. Gerçekten bu tiplerin niyeti nedir?  Ben sizin için, kelle koltukta mücadele ediyorum, beni bu mevkiye getirdiğinize pişman olmayacaksınız, bakın görün mü demek istiyor?

Kimin niyeti nedir, kalplerinde ne geçirir bilmem. Ama bildiğim bir şey var, böyle yapanlar güzel bir görüntü vermiyor, hem kendisi  itibar kaybına uğruyor, hem de kendisini o makama getiren siyasi partiye zarar vermektedir. Yine 657'de memura uyarı ve kınama gerektiren disiplin suçlarından biri de "Devlet memuru vakarına uygun olmayan davranışlarda bulunmak" fiili var. Bir kimse bulunduğu makamı yıpratmaya ve kendisinin itibarını zedelemeye, devlet memuru vakarını düşürmeye hakkı yoktur.

Siyaset yapmaya çalışan makam sahibi yöneticiler siyaset yaparak değil, alanında yaptığı icraatlarla haber olmalıdır. Kendisini oraya getirenlerin değil, tüm halkı temsil etmelidir. Siyasi görüşünü içine atarak herkese ve her kesime eşit mesafede olmalıdır, eylem ve fiillerinde adil olmalıdır. Sosyal medyada, dijital ortamda, sanal alemde yapacağı paylaşımlarda kesinlikle siyasi söylemlerden kaçınmalıdır. Yanlış anlaşılmaya sebebiyet verecek, farklı çağrışımlara zemin hazırlayacak, camiasını zora sokacak paylaşımlar yapmamalıdır. Bin düşünüp bir yazmalıdır. Bulunduğu makamın icraatlarını anlatan paylaşımlara yer vermelidir. Yaptıklarıyla makamını tartışılır duruma getirmemelidir, saygınlığını yitirmemelidir. Kubbede kalan hoş bir sada olabilmelidir.

Yok, illaki ben siyaset yapacağım derse istifasını verip koltuğu boşaltmalıdır. Ben hem siyaset yaparım hem de makamı işgal ederim diyorsa bizzat onu oraya getirenler tarafından o makam sahibi el çektirilmelidir. Çünkü o makam ona bir numara ya küçüktür ya da büyük.

Ülkeyi yönetenler de böyle durumlarla karşılaştığı zaman elini başının önüne koyup "Acaba biz nerede hata yaptık" diye düşünmelidir. Kerameti kendinden menkul, yüz ağartmayacak kişileri makama getirmekten ziyade verilecek emaneti taşıyabilecek ehliyet ve liyakat sahibi insanları getirmek en önemli görevleri olmalıdır. Ahbap-çavuş ilişkisinden uzak durulmalıdır. Kişiye iş değil, işe adam -gibi adam- aranmalıdır. Yoksa olan makamda oturana değil, onu oraya getirene olur. 05.02.2017

08/02/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.