27 Ocak 2017 Cuma

Sıkıldım, oyalanacak bir iş arıyorum diyorsan; al sana iş

Boş durmaktan sıkıldım. Yapacak iş yok diyorsan:

Hemen bir  watsapp grubuna dahil ol. Grupta 100 tane arkadaşın olur. Onlardan biri bir şey paylaşır. Ondan sonra hayret ve şaşkınlıkla izlersin. Çünkü ne iş yaptırır, ne de uyutur.

İşte sana iş. Zaten sen de iş istemiyor muydun? Sen istedin. Artık gruptan da çıkamazsın. Çıksan da seni tekrar eklerler.

Artık ardı arkası kesilmeyen paylaşımları görünce durmadan "Fe sübhanallah, ya sabır" çekersin. Böylece dilin de duaya alışmış olur. 27.01.2016

26 Ocak 2017 Perşembe

Hoşlanmadığımız kötülüklerle niçin başa çıkamayız?

Hepimiz iyi ve kötünün ne olduğunu biliriz. Bilmemize rağmen hoşlanmadığımız kötülükler ve haksızlıklar yapılmaya niye devam ediyor? Öyle zannediyorum yapılan haksızlıklara topyekûn tepki göstermediğimizdendir. Bu durumu en iyi açıklayan bir yazıyla baş başa bırakıyorum sizi:

İş ve eş gereği ABD Houston Teksas’ta yaşıyorum. Geçen hafta başımdan geçen ilginç ve gerçekten çok etkilendiğim olay, evime yakın bir postanede gerçekleşti.

Yeni yıl hediyesi olarak internet aracılığıyla satın aldığım kol saati paketten camı çatlamış çıkınca, vakit kaybetmeden derhal iade formunu doldurup soluğu postanede aldım. Postaneye girdiğimde 20–25 kişi kuyrukta hizmet bekliyordu.

Burada Noel de yaklaştığı için marketten bir ekmek bile alınsa mecburen onlarca insan arkasında sıraya dizilip normalden çok daha uzun süre beklemek zorunda kalınıyor.
Hizmet eden sayısı sadece 2 kişi olunca, hele bir de hizmet edenler işinden, canından bezmiş bir suratla ve isteksizliğin yansıdığı süratle iş görünce bekleme süresi sabırları zorlayacak düzeye tırmanıyor.

Girdiğim kuyrukta arkama döndüğümde bir 30–35 kişinin daha geldiğini gördüm. “Neyse, en azından ortalardayım” diye sevinme payı çıkardım.

Tam 40 dakika sonra sıra bana geldi. Paketi görevliye uzattım, “Adresler üzerinde yazılı” dedim. “Paketi neden bantla kapatmadınız?” diye sordu. Girişteki“Paket içeriğini görmek isteyebiliriz. Lütfen paketlerinizi açık bulundurunuz”uyarısını gösterdim. Sesini yükselterek sinirle “Kapıda ne yazdığını iyi biliyorum. Derhal paketinizi bantlayın” dedi.

Sıradaki herkes artık bizi dinliyordu. Yanı başındaki bantı göstererek, “Rica etsem verebilir misiniz?” dedim. Yanıt yine aynı yüksek sesle geldi: “Hayır, o bant bana ait, müşteri kendi bantını kullanacak!” “Yanımda bant yok, sizin bant için para ödesem...” dediğim an görevli hanım sesini daha da yükseltti. 3 adım ötede, bir ayakkabı kutusu büyüklüğündeki, sadece paketleme servisleri için yapılmış 20 dolarlık bantı işaret ederek satın almamı istedi. “15 santimetrelik kutu için bana o bantı aldırmanız size mantıklı geliyor mu?” diye sordum. “Bantı al ve derhal sıranın sonuna geç!” diye bağırırken sinirden kıpkırmızı kesilmişti. Aynı hışımla kuyruktaki bir sonraki kişiyi (“Sıradaki” anlamına gelen) “Next!” diye çağırdı.

İşte o an dondum kaldım... Çünkü sırada hiç kimse ilerlemedi. Sıranın başındaki beyefendi, “Şu kutuyu derhal bantlayın ve hanımefendinin işini bitirin önce” dedi.

Görevli öfkeyle bağırıyordu: “Anyone else... Next!” 30 kişi yerinden kıpırdamıyordu. İkinci görevliye de gitmiyorlardı. Hizmet durmuştu.

Sıradan bir yaşlı bayan, “76 yaşındayım ve dizlerim ağrıyor, ama o bayanın paketini bantlayıp görevinizi yerine getirmediğiniz sürece buradan bir adım atmıyorum” dedi.

Görevli elimden paketi sinirle çekip kutuyu benim söylediğim postane bantıyla yapıştırdıktan sonra ödememi alana kadar karmakarışık duygularla kalakalmıştım. Neredeyse ağlamak üzereydim. Sıraya dönüp “Thank you all” (Hepinize teşekkürler) diyebildim sadece... Gülümseyerek el salladılar.

Dışarı çıkıp arabama oturunca kontağı çalıştırmadan bir süre park yerinde düşündüm.
Herkesin işi gücü var. Nasıl oldu da tek bir kişi “Acelem var” diyerek sıranın önüne atlamadı? Nasıl oldu da onca kişi bir kişiye yapılan haksızlık için tepki gösterdi? O sırada benden hemen sonraki yaşlı beyefendi işini tamamlamış, dışarı çıkmıştı. Arabama yaklaştı, pencereyi açtım. Gülümseyerek kafamdan geçen soruları yanıtladı:

“Size yapılan bu yanlış için üzgünüm. Doğada hayvanlar, ağaçlar ve hatta mikroplar birbirleriyle bağ içerisinde hareket ederken biz insanlar birbirimizden çok koptuk. Yanlış, anında tespit edilerek sineye çekilmeden, derhal toplu olarak tepki gösterilmez ise ‘normalleştirilir’. O hizmet eden bayan bir daha ki sefere yanlış yaparken iki kez düşünecek. Biz görevimizi yaptık. Haydi size iyi seneler...” (Neva Çiftçioğlu banes, Mikrop, ağaç, insan başlıklı yazısı...14/12/2015 haberturk.com)

Fazla söze ne hacet.  Buradaki haksızlığa karşı çıkan 76 yaşındaki yaşlı bir bayan. Bayana herkes destek veriyor. Biz olsak ne yaparız? Umarım gerçek olan bu kıssadan bir hisse çıkarırız. 26/01/2017




Belki de Bal Yediğimizdendir *

-Çoktan unuttuk bizler adabımuaşereti-

Eskiden okulda şu görgü kuralları öğretilirdi:

1. Şimdi de öğretiliyor ama öğretmeye çalışanlar -belki de kendilerinde uygulamadıkları için- sözleri tesir etmiyor...

2. Sınıfa girerken acele ile birbirini itmeyerek sıra beklemek.

3. Sıralarda gürültü çıkarmadan sessizce oturmak, sınıftan çıkarken öğretmeni selamlamak.

4. Verilen vazifeleri günü gününe hazırlamak. "Haberim yoktu, defterim evde, arkadaşımda kaldı" gibi mazeretler bulmaya çalışmamak.

5. Önlüklerin temiz, ütülü olması, eteklerin altından başka renkte elbise görünmemesi.

6. İskarpinlerin eski de olsa daima boyalı olması.

7. Saçların kısa kesilmesi veya siyah kurdele ile bağlanarak yahut arkadan sıkıca toplanarak dağınıklıktan kurtarılması.

8. Arkadaşlarla görüşürken hitaplara dikkat etmek. Birbirini "hişt" diye çağırmamak, kolundan dürtmemek.

9. Kütüphanede ses çıkarmadan, kendi varlığını hissettirmeden yürümek, başkalarını rahatsız etmeyerek oturup çalışmak.

10. Eve ait işlerde anaya yardım etmek, evde hizmetçi de olsa bir genç kızın hususi işlerini kendisinin görmesi.

11. Fakir olsa da evin, yemek masasının temiz, tertipli olmasına dikkat etmek, yalnız da olsa temiz tertipli yemek yemek, sofraya hep birden oturmak.

12. Gece yatısı misafirliğinin vereceği rahatsızlık düşünülerek davet olunmadan veya ansızın kardeş evine bile gitmemek.

13. Tevdi edilen bir sırra hürmet etmek.

14. Hususi hayatımızdan kimseye bahsetmemek.

15. Değmez yere iddialara girişerek münakaşaları kavga şekline dökmemek.

Not: YIL 1939. İstanbul Kız Lisesi/Muaşeret Kaideleri kitabından alıntıdır. 16/01/2013

*28/10/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 


İktidar nimetinden faydalanan kesim/ler

Bir partimiz var, müzmin muhalif. 50'lerden sonra pek iktidar yüzü görmedi. Kısa zamanlı koalisyon ortağı oldular. Geçmişte yaptıklarından dolayı mıdır nedir bilinmez. İktidara gelemediler ama devlet kurumlarında ve bürokraside hep onların borusu öttü.

Ülkenin değişimine ve gelişmesine hep takoz oldular. Her şeye karşıydılar. Hatta milletin değerlerine bile. Belki de bu yüzden millet onlara bir daha hiç iktidar vermeyerek cezalandırdı. Değişmez muhalefetti onların bu ülkedeki namı diğer adı. Nasıl bir düzen kurdularsa muhalefet olmalarına rağmen devletin kaymağını yine onlar yedi. Onların giyim kuşamı çağdaş idi. İktidar olanlara kök söktürdü, devleti kilitledi. Yine onlar bu vatanın öz evladı idi. Kendilerini birinci sınıf devletin kurucusu olarak görürlerdi. Fikirleri hep iktidardı.

2000'li yıllardan sonra bürokrasideki hakimiyetleri zayıflamaya başladı, fikirleri tartışılır oldu, sözleri pek geçmez oldu. Burjuvazilikleri pek sökmez oldu. İrtica paranoyalarını halk pek yutmaz oldu. Çünkü "Bu halk cahildir güdülmeli...bidon kafalı...karnını kaşıyan adam" diye küçümsedikleri halk taşradan merkeze yürüdü. Artık ne zihniyetleri, ne fikirleri iktidarda idi. Ne de bürokraside varlardı.

Şimdi de bu dönemde iktidarın her türlü icraat ve tasarrufunu acımasızca eleştiren bir kesim var. Fikir ve düşünce olarak iktidardakilerden farklı bir düşünce yapısına sahip değiller. Hükümet atamalarda onları tercih etmesine rağmen ne oy verirler, ne de destek olurlar. Etik olan icraatlarını eleştirdiğin hükümetin özellikle yöneticilik vazifesinde görev almamaktır. Bu konudaki görüşüm belki garip gelebilir, belki isabetli bir görüş olmayabilir ama  ben böyle düşünüyorum. 26/01/2017

Anayasa referandumunda ne yapalım? *

Mini anayasa referandumunda evet veya hayır demek ülkeyi bölmez. Aba altından sopa göstermek isteyenlere pek itibar etmemek lazım. Bu ülkeyi dış/süper güçlerin içimizdeki taşeron örgütleri olan PKK, DHKP-C, FETÖ, DAEŞ... daha niceleri bölemedi ki bir vatandaşlık hakkı olan evet/hayır bölsün. Bu taşeronların yıllardır ne köklerini kurutabildik, ne de pes edip defolup gittiler. Düşman kardeşler gibiyiz onlarla. Ama şundan emin olalım güçlü bir devletimiz var, içerisi ve dışarısı hainlerle dolu olmasına rağmen dimdik ayaktayız. Acıların çocuğuyuz anlayacağınız.

Sonucuyla birlikte tatlı bir referandum ortamı geçiririz inşallah. Daha referandumun tarihi bile belli değilken ortam hemen gerildi. Evet ve hayır cephesi oluşmaya başladı. Bir cephe güçlü bir Türkiye için sonuç evet olmalı, diğer kesim ise evet tek adamlığa götürür. Kimi ülke bölünür, kimi bölünmez şeklinde görüş belirtmeye başladı bile. Şunu baştan söyleyeyim ben bu milletin feraset ve basiretine inanıyorum. Mutlaka doğruda isabet eder. Bakmayın bazılarının ‘Bidon kafalı’ falan dediklerine. Sosyal ve siyasi olaylarda hiçbir şey tek başına yüzde yüz doğru ya da yanlış olmaz. Mevcut anayasa da bünyesine riskler barındırmakta, yeni gelecek olanın da barındırdığı riskler vardır. Bunun şu tehlikesi var denirse yeni şeylere hiç yelken açmamak gerekir. Hangi anayasa olursa olsun iş kullanıcı da bitmektedir. Kullanıcı iyi ise mevzuat iyi, kötüye kullanırsa kötü olur.

Mevcut anayasa Kenan Evren’in cumhurbaşkanlığı için hazırlanmış ve yetkilerle donatılmış bir anayasa idi. Çoğu başbakan ve cumhurbaşkanı arasında yetki karmaşası olmuş, zaman zaman devlet kilitlenmiştir. Evren-Özal, Özal-Yılmaz, Özal-Demirel, Demirel-Çiller, Sezer-Ecevit, Sezer-Erdoğan, Gül-Erdoğan, Erdoğan-Davutoğlu...çoğu zaman anlaşamamışlardır. Hatta çoğu kendi partilerinden çıkan cumhurbaşkanı olmasına rağmen zaman zaman birbirlerine rest çekmişlerdir. Çünkü bizdeki mevcut anayasada sorumluluk hükümette olmasına rağmen ipler cumhurbaşkanının eline verilmiştir. Gül-Erdoğan uyumlu çalışsalar da tedirginlik gösterdi çoğu zaman. Ecevit’in önerisi ile devlet başkanı seçilen Sezer’in fırlattığı anayasa kitapçığı Cumhuriyet tarihimizin en büyük devalüasyonuna ve ekonomik krize sebebiyet vermiştir. Sezer-Erdoğan döneminde ise Cumhuriyet tarihinde olmadığı kadar çıkarılan kanunlar veto yemiştir. Hem öyle taktikler geliştirmişti ki muhterem, inceleme suresi olan 15 günü de kullanır, sonra geri gönderirdi. Birçok önemli makama üçlü kararname ile bürokrat atanamamıştı, çoğu önemli kurumların başında vekaleten yürütme dönemi yaşanmıştır. Sezer, koalisyonun aralarında anlaşamayarak dışarıdan buldukları adamdı. Yedi sene boyunca çalışmak isteyen hükümete fren olma görevi yapmıştı. Üstelik vatana ihanet dışında hiçbir sorumluluğu yoktu, layüs’eldi. Sezar’ın pardon Sezer’in yaptığı en iyi şey bir yere giderken yol ve caddelerin sadece kendisinin geçmesi için trafik tarafından kesildiği durumlarda boş caddede kırmızı ışıklarda beklemek oldu. Ömrünü böyle geçirdi. Döneminde devletin gelişmesine sebep olacak hiçbir radikal karara imza atılmadı... 7 Haziran seçimlerinde hiçbir parti hükümeti kuracak çoğunluğu elde edemeyince ülke en zor zamanda müstafi hükümetle işi götürdü. Çünkü hiçbiri diğeriyle koalisyon kurmaya yanaşmadı. Abdullah Gül, yapılan değişiklikler önüne gelmeden önce Meclise yön verir, gerekli değişiklikleri aynı anda imzalardı. Anlatmak istediğim mevcut anayasada çift başlılık var, devletin daha ağır işlemesi var. Siyasette bir gün bile çok uzun kabul edildiğine göre bir kanun değişikliğinin 15 gün bekletilmesi devleti iyice hantallaştırır. Yarın Sezer gibilerinin gelmeyeceğine dair bir garantimiz yoktur. Bu tipler, koalisyonlu hükümetlerin aranan elemanıdır.

Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmeye başlanmasıyla birlikte çift başlılık daha da belirginleşmeye başladı. Bu yüzden başbakanlığın kaldırılarak yetkinin tek elde toplanmasıyla devletin daha hızlı çalışacağına, daha radikal kararlar alabileceğine inanıyorum. Milletvekili seçimi ile birlikte cumhurbaşkanlığı seçiminin aynı anda yapılacak olması bile başlı başına bir öneme haizdir. Ekonominin farklı zamanlarda çok seçimi kaldıracak gücü yoktur. Sık sık karşımıza sandık çıkarsa hiçbir hükümet seçim öncesi önemli kararlara imza atamaz.

İşi uzatmadan bu yeni sistemde Sezer gibi devleti kilitleyenlere ekmek yoktur. Milletin değerleriyle örtüşmeyenlere de ekmek yoktur. Devlet başkanı seçilecek kişide milletin değerleriyle bütünleşmiş, çoğunluğun oyunu alabilecek karizmatik lider özelliği olanlar olacaktır. Bu da ancak siyasetçilerden çıkar. 5 yılda halkın önüne çıkacak hiçbir siyasi, millete rağmen bir şey yapamaz. Tek adamlığa gitmesi söz konusu olamaz. Çünkü 5 yıl sonrasında hesap verme durumundadır. Millet canına okur. Sonra bugünkü sistemde  anayasa ve yasaları yine tek adam onaylamıyor mu? Birçok kişileri mevcut cumhurbaşkanı atamıyor mu? Her şeyden geçtim yıllardır şikayetçi oldukları anayasayı değiştiremeyen bu ve bundan önceki meclislerde  maalesef uzlaşı kültürü kendini göstermedi. Geldim gidiyorum, benim ömrüm anayasayı değiştireceğiz vaatleriyle mi geçecek? Hiç beklenmeyen bir anda -yeterli olmasa da- iktidar-muhalefet iki partinin uzlaşma kültürü adına yaptıkları önemli bir adımdır.

Sonuç ne çıkarsa çıksın ülkenin hayrına olsun. Kimse kimseye vereceği oyda mahalle baskısı uygulamasın. Ben içinden çıktığım bu milletin hakemliğine yürekten inanıyorum. Yazımı bir fıkra ile bitireyim: Birine iki içki şişesi getirmişler hangisinin tadı iyi, bir bak diye. Adam birinciden bir yudum alır, diğerinden içmeden öbürü diye gösterir. Efendim! Daha bundan tatmadan iyi diye karar verdiniz, oldu mu şimdi demişler. Adam: Hiçbir şey bu içtiğimden kötü olmaz cevabı verir. Biz mevcut anayasadan çok içtik. İçimize sinse de sinmese de...

Bereket, anayasa değişikliği hakkında ihsası reyde bulunmadan yazımın sonuna geldim. Hayırlı olsun inşallah! 26/01/2017

28/01/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Yöneticilik formasyonu

Okul yöneticilerimiz 26-30/01/2015 tarihleri arasında "Yöneticilik formasyon seminerine alındılar. Siz yöneticilerimizi esas formasyon belgesini aldıktan sonra göreceksiniz. Ne mi yapacaklar? Söyleyemem ama birazcık kopya verebilirim...

Nasrettin Hoca eşeğiyle beraber bir hana misafir olur. Gece istirahatte iken eşeğinin çalındığını sabahleyin han sahibi haber verir. Hoca küplere biner ve hemen eşeğimi bulun der.

Han sahibi hocanın görüntüsünden çok korkar, hemen aramaya koyulur ve nihayet güç bela eşeği bulur. Hocaya: "Hocam eşeği bulamasaydık ne yapacaktınız" diye sorar hancı. Hoca da: "Eşeği bulamasaydınız babamın yaptığını yapacaktım," der. "Baban ne yapmıştı," diye sorar hancı. Hoca: "Yıllar önce babamın da eşeği çalınmıştı, eve kadar yürüyerek gelmişti, eğer siz de eşeğimi bulamasa idiniz eve kadar yaya yürüyecektim cevabı verir. 26.01.2015

25 Ocak 2017 Çarşamba

Bir zamanlar camiasının vicdanı idi

Bana dünyanın en iyi hatibi, vicdanlara en iyi hitap edeni, ikna kabiliyeti en iyi olanı; samimiyet, içtenlik, sözünü budaktan esirgemeyen; bir partinin, bir camianın vicdanı kimdir dense hiç tereddüt etmeden, lafımı eğip bükmeden bir ismi söylerim. Aklıma da başkası gelmez.

Onu ilk defa 90'lı yıllarda Konya'da Alaaddin Keykubat Salonunda bir konferansta tanımıştım. İki saatten fazla konuşan bu adamı ağzım açık dinledim. Şu anekdotu da ondan dinlemiştim: "Manisa'nın bir köyünde yapılan bir düğünde evlilik ve nikahın önemi hakkında konuşma yapmak üzere yörenin tanınmış bir hocasını davet ederler. Hoca konuşmasını yapar. Konuşmanın bitiminde jandarma gelir hoca efendiyi karakola götürür ve hakkında dava açılır. Çünkü hocadan haz almayan muhtar karakola giderek  şikayet eder. Gerekçe de laikliğe aykırı konuşma yapmak. Durumun ciddiyetini anlayan bir kaç avukat, hocaya giderek gönüllü avukatları olmak istediklerini söyledilerse de hoca herhangi bir suç işlemediğini iddia ederek müvekkili olmayı kabul etmez. Güç bela ikna edilir. Dava günü gelir. Zanlı mahkemeye çıkarılır. Hoca: Evliliğin önemine binaen ayet ve hadis okuduğunu söyler. İki tane şahit girer içeriye. Hakim: 'Ne yaptı hoca efendi' diye soru sorar. 'Laikliğe aykırı konuşma yaptı' cevabı verirler. Avukat: 'Sayın hakimim lütfen laikliğin ne olduğunu sorar mısınız' deyince hakim: 'Ne demek oğlum laiklik' der. adam: 'Ne bileyim hakim bey ben. Karakol komutanı, laikliğe aykırı konuşma yaptı' diyeceksin dedi. Ben de onu söyledim' deyince hakim sanığın beraatına karar verir.  Hoca efendi de postu deldirmekten gücün kurtulur.”

Gönüllere, kalplere, vicdanlara hitap ediyor, damardan giriyordu. Hani yediğimiz bir şey için tadı damağımızda kaldı denir ya, işte öyle bir şey. Aradan 27 yıl geçmiş, hala o beliğ konuşmasını unutmadım. Kim bu dedim. Bir partinin il başkanı dediler. Sonra milletvekili olarak gördüm onu. Partisinin grup başkan vekili oldu. Ele avuca sığmıyordu. Tutabilene, durdurabilene aşk olsun. 

Partisi kapatıldı. Kurdukları yeni partiyle yeniden meclise girdi. 28 Şubat rüzgarı partisini kapatınca ak saçlıları bırakarak yenilikçi hareketin başını çekti. Kendisine tepki gösterenlere 'Tamtamcı gençlik' dedi. Yeni kurdukları partiyle birlikte 3 dönem boyunca  partisi iktidar oldu. Bakanlık, hükümet sözcülüğü, meclis başkanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini yürüttü. Partisinin hep ağır topu oldu. Karar merciinde o oldu, hükümetinin her kararını o savundu. 17-25 Aralık olaylarıyla birlikte hem sorumluluk makamında hem de dokundurmaya başladı. 3 dönem kuralından sonra aktif siyaseti bırakacağını söyledi. Dediği gibi yeniden aday olmadı. Hem partisi adına çalışıyor, diğer taraftan da huzursuzluğunu kah konferanslar vererek, kah basına beyanat vererek, kah TV programlarına çıkarak ihsas ettirmeye çalışıyordu. Ne zaman konuşsa tepki gelince yeni izahlar yaptı. Ben şunu kastettim, özür dilerim dedi. Üzerine gidildiği zaman "Benim bu partide bir özgül ağırlığım var" dedi. Ben FETÖ'yü tanıyamamışım, başbakanımızın bildiğini siz bilseniz az bile söylemiş dersiniz dedi. FETÖ'den dolayı ellerine kelepçe takılanlara cübbesini giyerek avukatlık yapmaya soyundu.

Yaralı bir kurt gibiydi, duygusaldı, duyguları aklının önüne geçmeye başladı. Kritik bir seçim öncesi partisinin ağır kurmayıyla basın önünde ağız dalaşına girdi, partisine de oy kaybettirdi. 

"Torun seveceğim bundan sonra" diyerek aktif siyasetten ayrı kaldı. Ama torun sevdiğini gören olmadı bu güne kadar. 15 Temmuz'da meydanlarda görünmedi. Evine de girmedi. Her uzatılan mikrofona konuştu, hep iğneledi bıraktığı camiayı. Şimdilerde konferanslar veriyor. Yıllardır sorumlu olarak görev aldığı ve onurla yürüttüğü geçmişini yok edercesine konuşmaya devam ediyor. 

Duygusallığı onu konuşmaya itiyor. Konuştukça tanınmaz oluyor. Sevenleri yanından uzaklaşıyor. Gönüllerdeki yerini yok etmek için uğraşıyor. Ne yapmak istediğini bilen varsa elini öpmek gerek. Bir şeylerde anlaşamadıkları belli. Ya geçmişini inkar etmeli, ya parti kurmalı, ya da susmalı. Susmalı ki, bir zamanlar herkesin ağabey ve partinin vicdanı dediği gibi kalmalı. Öküz ölünce ortaklık bozulmamalı. Partisinin vicdanı maalesef kara vicdanlı olmaya doğru gidiyor. Yazık oldu ona. Yazık oldu büyüklüğüne. Yazık oldu beyefendi, kibar görüntüsüne. Duyguları vicdanının önüne geçmemeli. Kendisini sıfırlamamalı. Ülke bir dar boğazda iken kayıkçı kavgası zamanı değil. Torun sevgisi evlat sevgisi gibi değil derler. Torununu sevmeye zaman ayırmalı. Çünkü torun sevgisi başkadır. Önüne mikrofon geldi mi? Bu ne demeli. Biraz tecahülüarif sanatı yapmalı. Söz ve gönüllerin ustasından da bu beklenir. 

Tanıdınız mı bu ağabeyi? Ben ismini unutmaya başladım bile... 25/01/2017