8 Kasım 2016 Salı

Derslik sistemini çöpe gönderme zamanı gelmedi mi hala?

Sistem dendi mi okullarda uygulanan farklı uygulamalar akla gelir. Burada değinmek istediğim okullarda uygulama imkanı olan sınıf ve derslik sisteminden bahsetmektir.

Sınıf sistemi Türkiye'de okulların çoğunda uygulanan sitemdir. Öğrencinin sınıfı olur. Her sınıfta mutlaka oturma planı olur. Sabahleyin derse gelen öğrenci direk sınıfına geçer. Öğrenci sınıf öğretmenince belirlenen sırasında oturur. Ders vermek için öğretmen öğrencinin ayağına gider. Sınıfın kapısı kilitli olmaz. 

Derslik sisteminde ise öğretmene aittir sınıf. Öğrenci her teneffüs derslik derslik gezer. Her teneffüs öğrenci lavabo, wc ihtiyacını karşılamadan, kafasını dinlendirmek için gezmeden, yeme ve içme ihtiyacını karşılamak için kantine gitmeden önce mutlaka sırtına çantasını alıp öğretmenin ders vereceği dersliği bulmak ve gitmek zorundadır. Ya da sırtına çantasını alıp önce ihtiyaçlarını giderip sonra dersliğe gidecektir. Eğer öğretmen gelmemişse veya gecikirse öğrenci kilitli kapının önünde bekler. Sınıfla beraber sınıf defteri de derslik derslik dolaşmak zorundadır. Bu sistemde öğrenci öğretmenin dersliğini takip etmek zorundadır. Böyle okulların bir çoğunda öğrencinin çanta, kitap, elbise vb eşyasını koymak için koridorda öğrenciye ait bir dolap da bulunur.

Her iki sistemin avantaj ve dezavantajları vardır. Derslik sisteminde öğrenci sınıfı sınıf dolaşmaktan kavgaya zaman ayıramaz. Her sınıf değiştirdikçe uykusu açılır. Öğretmen sınıf sınıf dolaşmaz, müşterisi ayağına gelir. Hangi sınıftayım diye ders programına bakma ihtiyacı hissetmez. Öğrencilere göstermek ve öğretmek istediği malzeme ve materyali kendi dersliğinde sergileme imkanına kavuşur. Öğrenci bir eşyasını unutmuşsa veya sınıf defteri öğretmenin dersliğinde kalmışsa almak için geri geldiklerinde kilitlenmiş bir derslikle karşı karşıya gelme ihtimalleri yüksektir.

Sınıf sisteminde öğrencinin teneffüste rahatlaması ve  kendini derse vermesi için daha fazla vakti kalır.

Bakanlık bir zamanlar binası ve donanımı yeterli olan okulların geçmesi için derslik sistemini tavsiye etmişti. Okullarda akıllı tahtaların yaygınlaşmasıyla birlikte her bir sınıf donanımlı hale geldi. Bu yüzden öğrenciler için bir eziyet olan bu derslik sisteminden vazgeçmenin zamanı geldi de geçiyor artık. Bazı okullar hala değişim ve gelişimin farkında değil. Derslik sistemi diye direnmeye devam ediyor. 

Çöpe giden bir çok sistem şekli gibi bu derslik sisteminin de çöpe gidip tarihteki yerini alması gerekiyor. Haydin okul yöneticileri! Bu konuda  öğrenci merkezli düşünelim artık. 08/11/2016

Fincancı katırlarını ürkütmeye ürkütelim. Ama...**

Asırlar geldi  geçti neredeyse. İç ve dışa karşı "Başkası ne der" pozisyonu aldık hep. Pek sesimizi çıkarmadık. Çünkü ya gücümüz yoktu, ya da gücümüzün farkında değildik.

Doğu kimliğimizle Batılı olmak için çabaladık durduk. Onlar ne dediyse yaptık. Aynı dine inandığımız dindaşlarımıza bile mesafe koyduk, onların gözüne girmek için. Ayrıca muasırlık onlardaydı, medeniyet onlardaydı, gelişmişlik onlardaydı. Kaç nesil geldi geçti; onlar gibi olmak, onlar gibi düşünmek istedik hep. Onların seviyesine çıkmak için yönetenlerimiz halkın dokusunu değiştirmek istedi. Çünkü Batı aşığıydı onlar. Onlar gibi olursak gelişebilirdik. Kimini uydurdu kendine, kimi ise direndi. Böylece halkı karşı karşıya getirdiler. İlericilik-gericilik, laik-antilaik gerilimi hiç eksik olmadı. Hep biri diğerinden ülkeyi kurtarmaya çalıştı, gönüllü olmazsa cebren.

Bu hengamede maalesef ne Batılı olabildik ne de Doğulu. Kimliğimizi kaybettik. Bu kişiliksiz durum devleti yönetenlere de sirayet etti. Doğuya sırtını dönerek Batıya yöneldi. Dış politikamız Batı merkezli oldu hep.

2000'li yıllardan sonra kendi özümüze dönmeye başladık.  Hep ortada duran, kişiliksiz ve kimliksiz politika terk edildi. İleriye çıkan,  oyun kuran bir ülke olmak için pozisyon aldık. Fincancı katırlarını ürkütür olduk. Bir çomak soktuk halihazırda. Batının ve batı gibi düşünenlerin zoruna gitti bu durum.  Yıllardır kurdukları oyunun içerinde yer alan Türkiye,  kendisi oyun kurmaya başladı. Onlar için Türkiye güdülen ülke olmaktan yani elden çıkıyordu. Çünkü ülke düştüğü,  yıkıldığı yerden yeniden kalkmak istiyordu. Bu yüzden var gücüyle tekrar yere yıkmaya çalışıyorlar.

Bu durumda diklenmeden dik dururken mutlaka dünya dengesini gözetmek. Satranç oyunu gibi taşları yerli yerine oturtmak ve zamanı geldiği zaman doğru taş ile hamle yapmak lazım. Yoksa dünyayı kendi lehlerine hizmet edecek şekilde dizayn eden kurtlar sofrasında yem olma durumuyla karşı karşıya kalabiliriz. Haklı olduğumuz davamızda doğru yol ve yöntemi bulmamız gerekiyor. Diplomatik dil hiç eksik edilmemeli. Adam adama markaj gibi ülkeleri yöneten ağır topları markaja almak gerekiyor. Kapalı kapılar ardında konuşulması gereken dilin meydanlarda, sokaklarda ifade edilmesinden mutlaka kaçınılmalıdır. Bir fincancı katırını ürkütürken diğer fincancı katırlarını yanımıza almaya çalışalım. Yoksa hepsini karşımıza alarak hak bildiğimiz yolda ilerleyemeyiz. Mutlaka ajandamızda bir plan olmalı. Plan çerçevesinde hareket etmek lazım. 08/11/2016
** 11/11/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır


Kendini tatminle yetinenler...

Sevindirdiğin insanların mutluluğundan ziyade onurunu zedelediğin insanların âhından ve hayata küsmesinden çekin. Bir şey yaparken kişisel davranma. 

Bil ki ancak küçük insanlar kişilerle uğraşır. Onurunu zedelediğin insanın kalbini tamir edemezsin, zaman gelir o da senin yolunu takip eder. Artık canavarınla, eserinle gurur duyabilirsin. 

Unutma ki, bir hayra sebep olan ve bir şerre sebep olan onu işlemiş gibidir. Devir, ikna dönemidir. Yaptığın tasarrufu insanlara anlatıp ikna edemezsen başarılı olamazsın. Sadece kendini tatmin edersin. Bilinçaltındaki egon da böylece ortaya çıkmış olur. 08/11/2014

Mağdur ve mazlumun yanında -benim bildiğim- sadece Allah'ı olur *

Bir ideal uğruna yola çıkanlar, başarıya ulaşmak için kırmadan dökmeden mücadele yolunu seçerler ve bu uğurda mağdur ve mazlum olurlarsa davalarında er geç zirveye çıkarlar. Tırnaklarıyla kazıyarak kazandıkları için geldikleri yerin değerini bilirler. Halk böylelerine mutlaka kucağını açar. Zaten Allah Teala mazlumun yardımcısıdır. Duası makbul olanlardan bir tanesidir mazlum ve mağdur olanlar.

Türkiye tarihi,  inandığı davasını siyasi arenada temsil etmek amacıyla yola çıkan bir siyasi liderin mücadelesine şahittir. Tek başına çıktığı yolda alay, hakaret, dışlanma, horlanma, azarlanmanın hepsini görmüştür. Kurduğu her bir parti “Suyumu bulandırdın” denerek birbiri arkasına kapatıldı. Her kapatılan partisinin yerine yenisini kurarak yoluna devam etti. Ne zaman ki iktidar ortağı oldu. Başına gelmedik kalmadı. Zamanın Anayasa Mahkemesi Başkanı eşinin yanında devrin başbakanına hakaret etti. Erzurum'da görev yapmakta olan sözüm ona rütbeli bir asker "şerefsiz" bile dedi. İktidarda iken partisi kapatıldı. Ne kendisi, ne üyeleri ne sevenleri silaha sarıldı. Asla şiddete başvurmadı.

Başörtüsü mücadelesi verdi. Kız öğrenciler kılık kıyafetinden dolayı ya başlarını açmak zorunda kaldı, ya da okulunu bıraktı, kimi de peruk takmak suretiyle okuluna devam etmeye çalıştı. Kimi de yurt dışında okuma yolunu seçti. Meydanlarda el ele tutuşarak antidemokratik bu uygulamayı protesto etti. Bildiri okudular, okul birincilikleri verilmedi. Haksız yere okuldan atıldı. Görev yapan resmi görevliler görevlerinden el çektirildiler. Ne birine saldırdılar, ne dövdüler. Cop yediler ama asla şiddete başvurmadılar. Ne birini öldürdüler, ne de yakıp yıktılar. Ne polise ne de askere ellerini kaldırdılar. Sabredip yılmadılar. "Mevla görelim neyler/Neylerse güzel eyler" dediler.

Sonunda tek başına çıkılan siyasi arenaya sanki bir daha gitmemek üzere yerleştiler. Savundukları fikirleri iktidar oldu. Hani demiştik ya Allah mazlumların yardımcısıdır diye.
***
Türkiye son yıllarda "Bizim bölgemiz mağdurdur, haklarından yoksundur, biz onların haklarını savunmak için çıktık" diyen bir siyasi figürün siyaset dışında şiddeti savunan diline şahit olmaktadır. Kandan besleniyorlar. Öldürmekten başka bir şey düşünmüyorlar, mağdur halkın hakkını koruruz diyenlerin kendisi kendi halklarını mağdur etmektedir. Ortalığı yakıp yıkıyorlar, canlı bomba ve terörist eylemleri vasıtasıyla ülkede ne huzur ne de dirlik bıraktılar. Ülkeye, devlete, millete hep meydan okudular. Milletin verdiği imkanları kötüye kullanarak fütursuzca hareket etmeye devam ettiler. Dokunulmazlık zırhını tepe tepe kullandılar. Her harekette halkı meydanlara çağırdılar. Tek yaptıkları şiddete başvurmak oldu.

Sonunda meclis terörle arasına mesafe koymayan siyasilerin dokunulmazlıklarını kaldırdı. Haklarında hazırlanan fezlekeler dolayısıyla çağrıldıkları mahkemeye giderek ifade vermeye yanaşmadılar. Gitmedikleri gibi meydan okumaya devam ettiler. Sabır sabır..nereye kadar? İfade almak için mahkemeye zorla getirilmeleri kararı verildi.

Tek sermayesi şiddet olanların bize siyaset yaptırılmıyor edebiyatının arkasına sığınmalarının bir anlamı yok. Kendi düşen ağlamaz. Hele şiddetten başka bir şey üretmeyenler kendi ektiklerini biçmekten öte bir kazanım elde edemezler. Bu tipler bırakın mağdur olmayı mağdur etmektedir koca bir milleti. Üstelik yalnız da değiller. Arkalarında medeni görünümlü canavarlaşmış barbar Batı var. Benim bildiğim mağdur ve mazlumun yanında sadece Allah'ı olur. Batı’nızla beraber batın gidin!

* 09/11/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


5 Kasım 2016 Cumartesi

Ayakkabımla girdiğim camiden yalınayak çıktım*

Kardeş, 05/11/2014 tarihinde  ikindi namazında Kapu Camiinden  götürdüğün ayakkabı sana bir numara büyük, yerine bıraktığın ayakkabı 1 numara küçük ve eski.

Gel şu ayakkabıyı getir bana bir de sen vurma. Zaten ayağıma bakmandan bilmeliydim senin niyetini...Ayrıca Kapu Camii etrafında bu kadar ayakkabı dükkanının olmasının sebebini böylece anlamış bulunmaktayım.

Biliyorum sen face'ye de girmezsin, her konuda olduğu gibi bu yitiğimi de yanlış yerde arıyorum. Ayakkabın orada kaldı, benim ayakkabıyı giymeye devam edeceksen önüne naylon falan koy, beni de camiye gittiğime  de pişman etme.

Sahi beni evime kadar terlikle göndermek nasıl bir duygu? 05.11.2014

* Face'de ki bu paylaşımımı görünce 2 yıl önce camiden alınan ayakkabımı hatırladım. İki dostum gittiler yeni bir terlik satın alıp geldiler. Bir kaç gün boyunca camiye geldim ama götürülen ayakkabım bir türlü geriye gelmedi. Camiden alınan ikinci ayakkabım oldu.  İlki Kahta merkez camiinde olmuştu.

4 Kasım 2016 Cuma

Terörün siyasi ayağı

Mecliste bir siyasi parti var. Partinin yetkili organlarının ağzında hep barış, demokrasi, özgürlük, hak ve hukuk var. Sanırsın ki ağızlarından bal damlıyor. Kendilerini halkların barışına adadıklarını ve mağdur insanların hamisi olduklarını, bir bölgenin temsilcisi olduklarını ifade ediyorlar.

Yeri geliyor halkı direnmeleri için meydanlara çağırıyorlar. Sonucunda 50 insanın ölümüne sebebiyet veriyorlar. Vekillerinden biri arabasında teröristlere verilmek üzere silah taşıyor, bir diğeri, canlı bomba olarak yüzlerce kişinin ölümüne sebebiyet veren bir teröristin evine taziye ziyaretine gidebiliyor. Vekil olarak mecliste olanların çoğunun terör elebaşılarıyla çekilmiş fotoğrafları gazetelerde boy boy gözüküyor. Bu partinin yetkilileri nerede bir suç ve eylem var oradalar. Nerede bir suç ve eylem var, parasını milletin ödediği bu vekiller orada. Nerede bir kalkışma var, Bu vekiller orada. Ya askere karşı direniyor, ya da polise. İşlemiş olduğu suçlardan dolayı ifadelerine başvurulmak üzere kendilerine davet gönderiliyor. Biz gelmeyiz cevabı alınıyor. Nerede bir terör eylemi var,  her eylemde ölü ve şehitler var, herkes bu eylemi lanetleyip kınarken bunlardan tık yok. Her konuşmalarına devleti, askeri, polisi ve devletin organlarını eleştirerek başlıyorlar, konuşmalarını tehditle bitiriyorlar. Sempatizanlarını da sürekli kışkırtıyorlar.

Ne zaman bunlara  karşı devlet; bir operasyon ve bir hareket yapmaya kalksa AB ayağa kalkıyor. Dokunulmazlıkları kaldırılmasına rağmen ifadeye gelmeyen bu vekillerin ifadelerini almak için mahkeme kararıyla yakalama kararı çıkarılıyor. Ortadoğu'da akan her kanda parmağı olan bu devletler hiç kılını kıpırdatmaz iken ifadelerini almak için zorla mahkemeye çıkarılan bu vekiller için AB Büyükelçileri Ankara'nın göbeğinde acil toplantı yapabiliyor. Suçun ve suçlunun bu kadar aleni bir şekilde arkalandığı bir başka devir hatırlamıyorum. Güya bu vekiller mağdur bir halkın hamiliğini yapıyorlar. Hiç görüntülerinden mağdur olmuş bir halkın vekili gibi gözüküyorlar mı? Görüntüleri terörün meclisteki ayağı olduklarını gösteriyor. Bu kadar kabadayılığı, meydan okuma cesaretini nereden aldıkları da belli oldu. AB tamamen bu işin içinde maalesef. Anlaşılan Sevr'de yapamadıklarını bitirmek istiyor AB ülkeleri. AB, Tanzimat ve Islahat Fermanından beri bizim içişlerimize karışmayı alışkanlık haline getirdi. Bu ülkeyi hala eski ülke sanıyor, biz bunları geçmişte dizayn ettik, yine ederiz diye düşünüyorlar. Birileri bu ülkenin eski sömürge ülkesi olmadığını bunlara anlatması lazım. Hadlerini bilecekler, eğer bilmiyorlarsa hadleri kendilerine bildirilecek.

Bir bölgenin hamiliğine soyunan ve terörün tam göbeğinde olan bu vekillerin derdi ne? Ne istiyorlar bunlar? Anlayabilen varsa beri geri gelsin. İşin garibi bu partinin hala terörle organik ve inorganik bağlantısı tespit edilemedi. Ne partileri kapatıldı, ne de sorumlularına bir yasak geldi.

İktidardaki bir parti liderinin yaptığı uzun konuşmasında cümleleri arasında geçen "Kanlı mı olacak, yoksa kansız mı? Biz kansız olmasını tercih ediyoruz..." cümleleri seçilerek partisi kapatılıyor, sorumluları siyasi yasaklı hale geliyor, bir parti iktidardan ediliyor. Partinin hiçbir üyesi eylem için sokağa bile çıkmıyor. Bu parti iç hukuku bitirdikten sonra AİHM'e müracaat ediyor. Maalesef verilen karar Türkiye'deki mahkemelerin verdiği karardan farklı olmuyor ve arkasında da hiçbir süper ve küresel gücü göremiyor. Nedense Avrupa sıraya girdi terörün açık destekçisi bir partinin vekillerini korumak için. Batı, çizmeyi aştı, cami duvarına işemeye başladı. Allah bunlara imkan verdikçe kendilerini fasulyeden nimet sanıyorlar. Halbuki Allah’ın onlara mühlet verdiğini hesaba katamıyorlar. Ama sonları yakın. Bundan adım gibi eminim. Çünkü zulüm ile abad olunmaz. Terörü desteklemeye devam etsinler bu şekilde. Bir gün çıkmayacak şekilde terör kendilerini bulacaktır.

Bunlar, bizim temsilcimiz diyen bölge insanı varsa eğer...benim saf kardeşim! Bilin ki meclise gönderdiğiniz bu kişiler sizin toprağınızın ekmeğini yiyen dış güçlerinin hainidir. Bunların hak arama derdi falan yok. Bunlar sizin sırtınızdan besleniyor. Aklınızı başınıza alın. Çünkü bunlar siz oy verdikçe cesareti sizden alıyorlar. Dönün artık sırtınızı bunlara. Yine bunlar, devlet istediğiniz her türlü hakkınızı verse dahi inanın kan akıtmaya, dış güçlerin piyonu olmaya devam ederler. Çünkü hainlik böyle bir şey... 04/11/2016



3 Kasım 2016 Perşembe

Hangi Ramazan YÜCE

Bursaspor ve Beşiktaş'da forma giyen, milli takımın eski futbolcusunun başı bugünlerde kendisiyle aynı adı taşıyan 15 Temmuz gecesi Akıncılar üssünde görülen FETÖ'den tutuklu Kemal BATMAZ ile başı dertte. Adı soyadı aynı olunca arayan arayana garibimi. Eski futbolcu olması ve tanınıyor olması sebebiyle bugün TV'ler kendisinin mağduriyetini konu edindi. TV'deki konuşmasında milli futbolcu: Adını-soyadını değiştirmeyi düşündüğünü ifade etti.

TV'ye çıkarak kendini ve derdini anlatabildi futbolcu. O ben değilim dedi en azından. Pekiyi ben ne yapacağım? Senin derdin ne denirse, futbolcunun başına gelen 2007 yılında benim başıma geldi. O yılları bir hatırlarsanız PKK'nın kaçırdığı askerlerden birinin adı Mardin doğumlu Ramazan YÜCE idi. Dağlıca baskını esnasında kaçırılan ve PKK'lı olduğu ortaya çıkan 'Ramazan YÜCE' için arama motorlarında bir arama yaparsanız derdim daha iyi anlaşılmış olur. Karşınıza hemen "PKK köpeği Ramazan YÜCE, Er Ramazan YÜCE" çıkar. 08/11/2007 tarihinden bugüne 9 yıl geçmiş olmasına rağmen aynı isim ve soyadı taşıdığım 'Er Ramazan YÜCE'den kurtulamadım sanal alemde. Hatta 2007 yılında 1988'den beri görüşmediğim bir arkadaşımı çalıştığı kurumun telefonundan arayıp kendimi tanıttığımda sesimi duyunca sevinip mutlu olacağını, heyecana kapılacağını düşündüğüm dostumun bana cevabı: "Hangi Ramazan YÜCE" demek oldu. Konya'dan Ramazan YÜCE deyince dostumun duraklama ve tereddüdü sona erdi. Sorması da normaldi. Çünkü o günlerde basın, medya, devlet ve vatandaş Er Ramazan YÜCE ile yatıp kalkıyordu. Gündemdeki isimdi anlayacağınız. Hala da kaybolmadı gitti bizim ER Ramazan YÜCE sanal alemde, yine ilk sayfalarda.

03/11/2016 tarihinde ajanslar eski milli futbolcumuz Kemal BATMAZ'ı isminden dolayı mağdur diye haber yapınca 9 yıl öncesi yaşadığım aklıma geldi. Masum Kemal BATMAZ'ı daha iyi anladım. Futbolcu, meşhur olması sebebiyle kameralar karşısına geçerek haber konusu oldu.

Ya ben ne yapacağım? Beni ne tanıyan var, ne de haber yapan. 9 yıl sonrasında bile arama motorlarının ilk sayfasında hala PKK köpeği Ramazan YÜCE çıkıyor. Ama ben pireye kızıp da yorgan yakanlardan değilim. İsmimi falan değiştirmeyi düşünmüyorum.

Ben o arama motorlarında yazan "Er Ramazan YÜCE"  değilim be dostlar! Ekranlar bana açık olmasa da benim mütevazı sayfam blogspot'um var,  sağ olsun... 03/11/2016