24 Ekim 2016 Pazartesi

Helal olsun be sana! *

Görsel ve yazılı medyada: "Alaplı'da cami imamının camiye geldiği esnada 'Telefonu şarj ettik. Hakkınızı helal edin' şeklinde camiye bir not  ve üzerinde de 1 lira şarj ücretinin bırakıldığı' haberleri yer aldı. Alaplı nerenin ilçesi diye araştırırken Zonguldak'a bağlı olduğunu ve bu olayın bir benzerinin de mayıs ayında Bodrum'da yine bir camide benzeri bir notla birlikte yanına da bozuk paraların bırakıldığını öğrenmiş oldum. 

Duyduğum haberler hep içimi kararttığı için nice zamandır haberleri de izlemez olmuştum. Son zamanlarda duyduğum en güzel haberlerden biri idi. Bu küçük olayın haberlere konu olması özlemini duyduğumuz güzel bir davranış olduğu içindir mutlaka. Konulan paranın bir değeri yok, şarj edilen telefon için tüketilen elektriğin de bir kıymeti harbiyesi yok. Belki de haber konusu  bile olmaması gerekirdi. Ama değerlerimizin kaybedilmeye yüz tuttuğu, helal ve haramın gözetilmediği günümüzde, mayamızda var olan temiz duyguların nadir de olsa ortaya çıkıyor olması sevindiriyor bizi gerçekten. Aslında yabancısı olmadığımız bir zihniyetti bu. Hatta çoğumuz: "Ecdadımız savaşa giderken yediği üzümün parasını asmaya iliştirirdi. Savaşların kazanılmasında işte bu zihniyet vardır" şeklinde büyüklerimizin anlattığı enstantane ile büyüdük. Çok eski zamanların bu davranışını anlatır dururduk hep. Artık günümüzde bu duyarlılığa sahip insanları da işitir olduk. İnşallah sayısı artar. Bizden sonraki nesil de asrımızdaki bu duyarlılığı anlatır çocuklarına.

Burkina Faso'da görev yapan bir arkadaşımız, "Bizim İslam'ımız ne işe yarar?" başlıklı yazısında 'Katolik iken Müslümanlığı seçen birine:  Niçin Müslüman oldun? Seni İslam’a yaklaştıran sebep neydi? diye bir soru sordurduğunu ve  şu cevabı aldığını ifade etmiştir: "Ben bir işyerinde çalışıyorum. Orada çalışan dört Müslüman arkadaşım var. Onların dürüstlüğü, güveni, çalışkanlıkları beni İslam’a yaklaştırdı. Aslında onlar benim Müslüman olmam için çok özel bir çağrıda bulunmadılar. Tamamen benim isteğim bu... Ama beni İslam’a çağıran asıl şey, onların hayatı ve yaşamı oldu.” Dürüstlük ve güven İslam’ın olmazsa olmaz nişanesidir. Yaşadıkları İslam ile etrafına örnek olan bu şekil isimsiz kahramanlardan Allah razı olsun.

Nice zamandır kaybettiğimiz yitiğimizdir bu değerler. Bu değerleri ne yaşayabiliyor ne de terk edebiliyorduk. İyi olduğunu bilmemize rağmen vicdanımızın sesine kulak vermeden hatta onu bastırarak "Uydum kalabalığa" diyorduk. Bu milletin fıtratı bozulmadı, mayası da temiz. Teoride doğru olduğunu bildiğimiz ama pratikten çıkardığımız duygularımız ve değerlerimiz bizim. Ne zaman ki bildiğimiz güzel doğruları pratikle buluşturabilir isek bu milleti ve bu milletin inancının yükselişini kimse durduramaz. Her şeyden önce ahlaki yozlaşmadan ve dezenformasyondan kurtulmamız lazım. Ne zaman 'kal ehli' olmaktan çıkıp 'hal ehli' olursak, bize ve bizim zihniyetimize düşman olanları bile kazanabiliriz.

Hepimizin iyi ve güzel bildiği bu güzel hasletlerden niçin uzaklaştık, yeniden nasıl kazanabiliriz diye kafa yormamızın zamanı geldi ve çoktan geçiyor bile. Zararın neresinden dönersek kardır. Asmaya yediği üzümün karşılığını koyma olayının ve kendisine ait olmayan bir yerde habersizce şarj ettiği telefonunun ücretini bırakma ve helallik dileme olaylarının vakayi adiyeden olması gerekiyor artık. Toplumun büyük-küçük tüm katmanlarına yayılmalı. Bunun için tedbirler alınmalı. İşin uzmanları bunun üzerine kafa yormalı. Çözüm yolları ortaya konulmalı. Aslında biz büyükler iyi örnek olsak helal-haram konusunda duyarlı olsak ardımızdan gelen nesil de iyi olur. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararır.

Bunun için -kanaatimce- biz büyükler değerlerimiz konusunda küçüklere yaşantımızla örnek olmalıyız. Her şeyden önce beynini sadece bilgiyle yüklediğimiz küçük dimağları yarış atı gibi yarıştıran sınav sisteminden vazgeçmemiz ve davranış bilimi üzerine yoğunlaşmamış gerekiyor. Onlara, evde başlayıp okulda sürecek ve hayat boyu devam ettirecek şekilde daha okumayı öğrenmeden ‘Paylaşmayı, sosyalleşmeyi, yerleri kirletmemeyi, başkasının malına el uzatmamayı, başkasına zarar vermemeyi... zerk etmemiz gerekecek. Gelecek kaygısı güdülen bir eğitim sistemi sadece canavar yetiştirir... 24/10/2016

26/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde "Helal olsun be sana!" başlığıyla yayımlanmıştır.







Ne kadar çok maşamız varmış meğer...

Bize karşı kötü emel besleyenler hiç ellerini Türkiye’den çekmediler. İstiyorlar ki; onların emirlerinden çıkmayalım, hep onların dediğini yapalım, kendimize gelmeyelim.

Elimizi, ayağımızı bağlamışlar. Ağzımızı kapatmışlar. Harekat alanımızı daraltmışlar. Düşünmemize bile fırsat vermiyorlar.

Her şeyden geçtik…nefes almamızı bile istemiyorlar artık. Yememiz ve içmemiz için her bir yeni güne kan ve gözyaşıyla uyanıyoruz. Emperyalizm çok aşama katetti.  Eskiden beğenmediği ülkeyi topuyla, tüfeğiyle işgal ederdi. Bu şekil işgal çok masraflı geldiği için Batı bundan vazgeçti. İçimizden devşirdikleri yerli işbirlikçileriyle yapıyorlar artık işgallerini.

İçimizdeki maşaları koruyup kolluyorlar, onlara her türlü imkanı sağlıyorlar. Belirli bir kıvama geldiği zaman beslemeleri ortaya çıkıyor. Her yeri kan gölü haline çevirebiliyor.

Sömürgeciler nerede isterlerse diledikleri kadar maşa bulabiliyorlar. Hem de  aynı havayı teneffüs ettiği soydaş ve dindaşlarına silahları döndürebiliyorlar. Bu insanoğlu ne zaman akıllanacak, ne zaman kendini kullandırmayı bırakacak, kendi olacak?

Yazıklar olsun! Kendini maşa olarak kullandıranlara... Yeryüzünde yaşadığı müddetçe yüzleri gülmesin. Öbür dünyada ise cezanın beterini çeksinler ebediyyen... 20/07/2016

Bu iki ayak ne için var?

Ekseriyetimizin bedenini ve uzuvlarını kullanmadığı bir devri yaşıyoruz. İşimizi ya teknoloji yapıyor, ya da teknolojinin nimetlerinden yararlanarak yapıyoruz. Sonucunda da tembel, üşengeç, rahatına düşkün, rahatından ödün vermeyen bir vücut yapımız ve onun akıl hocası beynimiz var. Konuşma ve laklak yapmaya daha fazla vakit buluyoruz artık.

Teknoloji,  külfet ve sıkıntıyı da beraberinde getirdi. Cadde, sokaklar, yollar, evlerin önü  araba yığınıyla dolu. Gidip-geldiğimiz her yere vasıtayla gidip geliyoruz. Ayaklar vasıta olmaktan çıktı. Yürümüyoruz. Kısa mesafeler uzak gelmeye başladı. Direksiyondan aşağıya inmiyoruz. Ekmek almaya bile arabayı kullanıyoruz. Wc ihtiyacımızı gidermek için bile eğer insanlık yol yaparsa oraya da araçla gireceğiz bu gidişle.

Çarşıya çıktığın zaman adım attığın yer araba dolu. Park yasağı olan yerlerde ve yayaların yürüyeceği yerlerde bile araç dolu. Çoğu zaman yollar kilitleniyor araç yoğunluğundan dolayı.

Eskiden zaruri ihtiyaçlarımızda kullanırız diye bir tane alınıp evin önünde dururdu. Şimdilerde neredeyse 18 yaşını doldurmuş kişi sayısında bir evde araç olmaya başlandı. Herkes işine gücüne tek başına aracıyla gitmeye başladı. Toprak yüzü görmeyen vücudumuz neredeyse dokunanı çarpacak, içimizdeki elektrikten dolayı.

Yürüyüş yapmayı tavsiye ederdi doktorlar sağlığımız için. Şimdi  belediyelerin yaptığı parkların kenarındaki yürüyüş parkurlarında az sayıda yürüyüş yapanlar var. Çoğu da kilo sorunundan dolayı.

İşimize de gecikiyoruz. Çünkü arabamıza güvenerek son ana kadar bekliyoruz. Zamanında çıkamıyoruz evlerimizden. Aracıyla işine gelmeyenler garipsenir oldu.

Rahatımıza düşkünlüğümüzden dolayı hem sağlıklı yaşayamıyoruz, hem yolları kalabalıklaştırıyoruz. Park edilen araçlardan dolayı görüntüyü çirkinleştiriyoruz, yolları daraltıyoruz. Tek başına yaptığımız yolculuktan dolayı giden milli serveti hesaba katmıyoruz.

Bu kadar araçla içli dışlı olan bizler bir gün herhangi bir nedenle arabasız kalsak ne yaparız ki!...Bari bu ayakları kullanmıyoruz, ihtiyacı olan birine vermeye ne dersiniz?  24/10/2016



23 Ekim 2016 Pazar

Doğuştan yorgun olanlar

Günlük hayatta çeşit çeşit insanlarla karşılaşırsınız. Bu da doğaldır. Çünkü Allah insanları farklı farklı yaratmıştır. Hepsine eyvallah! Ama bir tip vardır ki gördükçe hayret edersiniz. Ben bu tiplere doğuştan yorgun tipler diyorum. Ben özelliklerini söyleyeyim. Siz ne isim verirseniz verin.

Yaptığı işi gözünde büyütür. Kendi yaptığı işi dünyanın en önemli ve en zor işi olarak görür. İşini gözünde büyüttükçe hayatı kendisine ve çevresine zindan eder. Ne kendisini mutlu eder ne de etrafını. Ne kendi güler ne de çevresi. Yaptığı işin zorluğuna kendisini inandırmıştır. Sırada diğer insanlar vardır ikna edeceği. Onları ikna edince biraz keyfi yerine gelir. Çünkü bu durumda kimse ona iş vermez, iş yapması beklenmez. Hep kendisine yardım edilmesini bekler. Kendisi bir başkasına asla sadra şifa olmaz. Çünkü zaten derdi başından aşkındır. Herkesin yaptığı işler ona dağ gibi gelir: Ütü yapması bir derttir, yemek yapması zaten bir meşakkattir. İşe gitmesi ayrı bir dert, işten gelmesi sıkıntı. Yürümesi bir sorun, çocuğu varsa ona bakması, uyutması, bezini değiştirmesi, giydirmesi...vs mübarek sanki bu dünyaya iş yapmaya gelmiş. Şu dünyada iş yapması olmasa aslında yaşanacak alemdir ona göre. gezecek, tozacak, oturup kalkacak. Yiyeceği lokmayı da biri bölüp parçalasa, ağzına verse, aldığı nefesi bir başkası alıverse aliyyül a'la olur aslında.

İş yapmaya gönlü yoktur böylelerinin. Aslında maharetlidir. Daha şu şu işleri yapacağım diye sayar durur. Kafasında sayıncaya kadar kalkıp yapıverse problem gidecek. Ama sorun beyinde bitirmekte. Tembel, üşengeç ve rahatına düşkün olduğu için hep kaçak güreşir. Böylelerinin beyni yorgun aslında. Beyin nakli imkanı olsa da bu tiplerin beyinlerini değiştirmekle işe başlamak lazım.

Konya'ya nakil geldiğim yıl kafamı sokacak bir ev nasip olmuştu. Doğal gaz döşenmesi için apartmana öncülük yapmak istedim. Sakinlerden çoğunluğu kiracı idi. Yönetici olmamama rağmen Konya'nın değişik yerlerinde ikamet eden ev sahiplerine ulaştım, durumu izah ettim. Bir tanesine ulaşamadım, evi nerede onu da bilmiyordum. Kiracısına ev sahibi ile görüştür dedim bir kaç defa. Bugün, yarın derken uzadı iyice. Sonunda kadına dedim: Kardeş, şu ev sahibinin adresini ver, bir görüşeyim dedin. Bana: "Kirayı yeni verdim, diğer aya kadar gidemem, öbür ay söyleyeyim" dedi. Telefonunu ver dedim. Telefonu bende yok dedi. Adresini ver dedim. Adresini de bilmiyorum dedi. Evini tarif ediver, ben gidip geleyim dedim. Evi uzak dedi. uzak olsun. Allah rızası için ne olur evini söyle dedim. Nihayet evi tarih etti. Apartmanımla ev sahibinin oturduğu apartmanın arası inanın 150 metre yoktu. Aynı sitenin farklı binasındaymış. bana göre 150 metre çok yakın bir mesafeydi ama kadına göre çok çok uzak bir mesafeydi anlaşılan. Kadın göründüğü kadar çok kötü niyetli biri değil. Yalan söyleyecek kapasitesi bile yok. Demek ki o 150 metrelik mesafe ona dağ gibi geliyordu.

Ruhen ve bedenen yorgun olan bu tiplerin samimi olduklarına inanıyorum. İşim çok diye korktukları kendi beyinlerinde oluşturdukları içinden çıkılmaz algıdan ibarettir. İşleri zor gerçekten. Tedavisi de olacağını sanmıyorum. Allah bunlara yardım etsin. 23/10/2016

Kazalarda soğukkanlı olabilmek

2000 öncesi idi sanırım. "B" sınıfı bir ehliyet almak için müracaat etmiştim. Bizden öncekilerin ehliyetleri eve teslim yapılırken ilk defa bizde kurs zorunluluğu getirildi. O kadar ciddiye alındı ki İlçe milli eğitim müdürü hafta sonu kurs merkezine gelerek bizzat kendisi yoklama alıyordu.

Kurs sahibi ve kurs öğreticilerinin iki sözlerinden biri "Bu sınavda asla yardım edilmeyecek, sınavdan kalabilirsiniz" şeklinde aba altından sopa gösteriyorlardı. Arabam yok, illaki ehliyetim olacak diye bir iddiam yoktu, ama görev yaptığım okulda dersine girdiğim bir öğrenci de vardı kursiyer olarak. Sınavı geçemesem öğrencimin yanında mahcup olmak da vardı. hele bir de okula gelip "Hocamız geçemedi, ben geçtim" derse yandın oğlum Ramazan dedim. Sürücü kursunun verdiği kitaba iyi bir çalıştım mecburiyet karşısında.

Sınav günü geldi çattı. Sınavı yaptım çıkacağım zaman cevaplar söylenmeye başladı. Oturdum, seçeneklerimi kontrol ettim. Bir seçeneğin dışında bütün seçenekler doğru idi. Söylediğiniz ilk sorunun cevabı yanlış, "B" değil, "C" olacak dedim. "Ben ne bileyim kardeşim, bana verilen seçenekler bunlar" dedi başımızdaki gözetmen. Yaptığım seçenekleri hiç düzeltmeden cevap anahtarını verip çıktım. Trafik ve İlk Yardım dersinden  100 almıştım, Sağlık Bilgisi sanırım 98, Motor ise 92-94 idi sanırım. Yazılıyı geçtim, en azından öğrencimin yanında mahcup olmamıştım.

Direksiyon sınavına hazırlamak için araba sürmeyi bilmeyen benim gibi 3-4 kişi vardı. Kurs merkezi bizi trafik eğitiminin yapıldığı piste götürerek arabayı kaldırmayı, belli bir süre götürmeyi ve durdurmayı öğretti.

Direksiyon pistine gitmek için kurs merkezine gittim. Benimle beraber aynı araca bizi sınav yapacaklar da bindi. Sessiz bir şekilde ilerliyoruz. Hem sessizliği bozayım, hem de şaka yapayım diye aracı süren kurs sahibine: "Direksiyon hangisi idi" diye  sordum. şakadan anlayanın  hali başka: "Unuttun mu hocam, işte şu" diyerek vitesi gösterdi. Yanımızdakilerin ciddiyetine rağmen kurs sahibiyle gülüştük.

Heyecanla piste vardık. Biz varırken çoğu polis nezaretinde önce gelenler imzasını atıp gidiyorlardı. Polisler bana da "İmzanı at" dedi. Tam imzamı atacağım zaman aynı araçla geldiklerimden biri: "Daha araba sürmeyi bilmeyenler var, nereye gidersiniz" diye itiraz etti. Bu ses oradaki herkeste bir soğuk duş etkisi yaptı. Kimse ne diyeceğini bilemedi. Polis: "Giden gitti" diyebildi. Ben benimle beraber gelen sonradan bizi sınav yapacak kişiler olduğunu öğrendiğim kişilere dönüp: "Sizin kastettiğiniz kişi galiba benim, buyurun aracıma, süreyim" dedim. hazır bekliyorlarmış, araca bindiler. Sür dedikleri yere kadar sürdüm. Sonra geri geldim. "Yeter mi" dedim. "Tamam" dediler, sonra arabayı park edip imzamı attım ve oradan ayrıldım. Bir kaç ay sonra gerekli evrakı hazırlayarak ehliyetimi alabildim. Arabam yoktu ama bir gün nasip olur inşallah dedim kendi kendime.

Niyetim ehliyeti nasıl aldığım değildi. Sağlık Bilgisi dersini bir eczacı veriyordu kurs merkezinde. "Kaza anında soğukkanlı olmak lazım, panik olmamalı..." şeklinde dersini işlerken parmak kaldırdım: "İyi de hocam kaza olduğu zaman soğukkanlı olmayı bizim toplum pek kabullenmez. üzüldüğümüzü belli etmek için mutlaka iki elimizi dizlerimize vurup bir o yana bir bu yana koşmamız lazım, yoksa bizi ayıplarlar" demiştim. Bu vesileyle ölümüne derse gelen kursiyerler biraz gülümsemişlerdi.  Hoca da hak verip: "Maalesef bizde öyle, ellerini yana vurmazsan üzülmüyor" muamelesi görürsün, demişti.

21/10/2016 günü okuldan geldikten sonra evde abdestimi alıp camiye gitmek için evden hareketlendiğimde ani fren yapan bir araç sesini duyunca, kaza oldu sanırım dedim. Caddeye çıktığımda kalabalığı görünce kaza olduğunu anladım. yanlarına vardığım zaman ambulans da gelmişti bu arada. İhtiyar bir amcaya vurmuştu bir taksi. Amcanın bastonu kırılmış, kendisi ise bastonunu da bırakmamış yerde oturuyordu sersem bir şekilde. Bir evden bir hanımefendi bir bardak su getirdi. Amca suyu içti. Bu arada oğlu olduğunu sonradan anladığım amcanın evladı geldi. Anlaşılan telefon açılmıştı kendisine. Babasına: Nasıl oldu, geçmiş olsun, ağrıyan ve sızlayan bir yerin var mı" demeden, "Sana kim vurdu" dedi. İhtiyar amca, elinden bırakmadığı kırık bastonuyla vuranı işaret etti. Oğlu hemen adama yöneldi, yakasından tuttu, bir kaç el salladı. Bekleşenler neye uğradığını şaşırdı, kısa bir duraklamadan sonra kazayı gören birkaç kişi araya girip kavganın büyümesine engel oldu. Bir kaç yumruk yiyen sürücü ise: "Arkadaş ben kaçtım mı sanki" diyebildi. Uzaklaştırılan babanın evladı ise: "Daha sana göstereceğim" diye elini sallıyordu durmadan.

Kalabalık durmaya devam ederken camiye doğru yöneldim. Kazazedenin evladının yaptığını görünce 15-20 önce ehliyet kursunda Sağlık hocasının: "Soğukkanlı olmak lazım" sözü aklıma geldi. Hata sürücü de miydi, yoksa görünüşünden yürümekte zorlanan amca da mı idi bilmem. Ama olan olmuş, şükür ölen yok. Herkes ayakta. Böyle bir durumda oğlu yangına körükle gitmeye devam ediyor. Güya babasını korumuş olacak. Madem bu kadar babanı düşünüyorsun, bu yaşlı amcayı kendi başına camiye niye gönderdin, yanında ya da peşi sıra niye gitmedin dedim kendi kendime camiye girerken. Nedense sorunlarımızı şiddet uygulamadan halledemiyoruz. Ufacık bir kaza, büyük yaralar açabilirdi.

Her birimizin bu şekilde veya daha büyük kazalara sebebiyet verebiliriz. Bu tür durumlarda Sağlık hocamızın dediği gibi "Soğukkanlı olmak" lazım vesselam!.. 23/10/2016

Kıssadan hisse...Arpa ve saman*


Eski Ramazanlardan birinde iki arkadaş adet olduğu üzere Anadolu köylerine ramazan hocalığı yapmaya çıktılar. Rahat birer köy bulmak için yollarına devam ederken bir akşam vakti yolları üzerindeki bir köyde misafir oldular. 

Ev sahibi köylü irfan sahibi, umur görmüş biriydi iki arkadaş akşam namazı yaklaştığı için, hazırlanmak istediler. Biri abdest almak için dışarı çıktı. Ev sahibi köylü içeride kalana sordu. Arkadaşının tahsili, terbiyesi yeterli midir. Kur'an'ı iyi okur mu, tefsir ve hadis öğrenmiş midir? Odada kalan cevap verdi. Yok canım, ne tahsil ve terbiyesi, ne ilmi? Eşeğin biridir, bir şeyden anlamaz biraz şarlatandır, ona güveniyor. 

Bu arada dışarı çıkan içeri girdi ve içerideki dışarı çıktı Köylü içeri girene de arkadaşı için aynı soruyu sordu O da arkadaşı için şöyle dedi. Sığırın biridir İlim ve edepten hiç nasip almamıştır İstanbul'da boşuna kaldırım çiğnemiştir. 

İki arkadaşın hazırlanması bitince birlikte akşam namazı kıldılar. Namazdan sonra ev sahibi akşam yemeği getirdi ve iki arkadaşı sofraya buyur etti. Sofrada ağzı kapalı üç tabak yemek vardı. Ev sahibi bunlardan ikisini birer tane önlerine, diğerini de kendi önüne koydu. "Haydi buyurun" deyince herkes önündeki tabağı açtı. İki arkadaştan birinin tabağında arpa diğerinin tabağında saman vardı. Ev sahibi köylünün tabağında ise nefis bir tas kebabı bulunuyordu iki arkadaş şaşırdılar, kızarıp bozardılar. Ev sahibi onların bir şey söylemesine fırsat bırakmadan durumu aydınlatmaya başladı. Önce önünde arpa olana dönüp şöyle dedi.  Arkadaşın senin için eşeğin biridir dedi. Bunun için sana arpa koydurdum. Çünkü bir kimseyi en iyi arkadaşı tanır. Kişiyi arkadaşından sorarlar. Sonra önünde saman olana döndü. Senin için de arkadaşın "sığırdır" dedi. En iyi sığır yiyeceği saman olduğu için senin tabağına da saman koydurdum.

 Buyurun, afiyet olsun, dedi.

*Hikayeden çıkardığım sonuç; bir evde misafir olduğumda lavaboya çıkmamak. 23/10/2014

"...Nerede o eski öğretmenler..."

Eğitimde sorunumuzun olduğu herkesin malumu. Bunda hemfikiriz. Bir yerde sorun varsa sorunu çözmekten ziyade bir yılan başı ararız. Bulduk mu vururuz abalıya. Keyfimize diyecek olmaz o zaman. Bu şekilde sorunu çözmüş gibi oluruz.

Gözlemlerime göre bakanlık, yetkililer, veli, öğrenci ve halk nezdinde sorun olarak öğretmen görünmektedir. Herkesin ortak algısı, eskiye oranla maddi ve manevi imkanlar var. Okumaya önem veriyor herkes. Kimse eğitimde tasarruf yoluna gitmiyor. Bunca imkanın sağlandığı eğitimde beklenen başarı bir türlü gelmiyor. Eskiden kıt imkanlarla başarı geliyordu da şimdi gelmiyorsa o zaman geriye kim kalıyor? O zaman öğretmenler yetersiz... şeklinde ardı arkası kesilmeyen eleştiriler gelmeye devam ediyor.

Gerçekten eğitimimizin sos vermesinin sebebi nedir? Sorumlu tek başına öğretmen midir? Öğretmen sorumlulardan sadece bir tanesidir zannımca.

Nerede o öğretmenler sahi!.. diye başlarız söze. Ardından bugünkü öğretmenlere döndürürüz keserin ucunu. Evet eskiye oranla öğretmenlerde mesleğiyle ilgili bir itibar kaybı söz konusu. Bunun sebepleri üzerine yoğunlaşmakta fayda vardır. İtibar kaybında öğretmenlerin de payı vardır. Bu itibar kaybının tek nedeni başlı başına öğretmenin kendisi değildir: Yazılı ve görsel medyanın, Bakanlığın, vatandaşın, milli eğitim yöneticilerinin, veli ve öğrencilerinin de payı vardır. Öğretmenler üzerine oluşmuş epey bir algı/tespit vardır. Bu algı ve tespitlerin  bir kısmı doğru olmakla beraber bir kısmı da dezenformasyondan ibarettir. Eğitimdeki tüm suçu öğretmene yıkmak gerçekle bağdaşmaz. Eğer tüm suçu öğretmene yıkarak eğitim düzelecekse buyurun hep birlikte öğretmenin üzerine yıkalım bu başarısızlığı.

Eğitim ve öğretimdeki başarısızlığı eleştirmek ve suçlu aramaktan ziyade ilk önce 80'lerden sonra toplumun tüm kesiminde gözle görülür bir şekilde hayat standardı, yaşayış, hayata bakış ve değer yargılarında tümden değişmeler meydana gelmiştir. Bu değişimi hesaba katmadan elde edeceğimiz sonuç sağlıklı olmaz. Toplumun tüm kesiminde isteyerek veya istemeyerek meydana gelen bu değişiklik ister istemez öğretmenlerde de bir değişikliğin olmasına zemin hazırlamıştır.  80'lerden önce hemen herkeste bir ideal vardı bir defa. Her sorumlu makamdaki kişinin birinci önceliği vatana hizmet idi. 80 sonrası bu mantalite dumura uğradı: Artık herkes ilk önce can demeye başladı. Yaptığım hizmetten ilk önce vatandan ziyade kendim faydalanmalıyım. Daha konforlu yaşamalıyım düşüncesi hakim oldu.

Şimdi eğitimdeki başarısızlığın nedenleri üzerinde durmak istiyorum:
1. Her kesimde olduğu gibi öğretmenlerde  daha konforlu yaşayayım düşüncesiyle ek işe yöneldi. Çoğu etüt merkezlerinde, kurslarda çalışmaya ve özel ders vermeye başladılar. Devlet okulunda vermekle yükümlü olduğu dersten daha fazlasını kurumu dışında vermek suretiyle eforunu çalıştığı yerin dışında tüketmeye başladı. Tabir yerinde ise öğretmenler "Tam Gün Yasası" çıkmadan önceki doktorların durumunu yaşıyor. Branşı özel ders vermeye, etüt merkezlerinde çalışmaya müsait değilse gayri resmi emlakçilik, oto galericilik yapmaya başladı. Kimi de eşinin  veya ailesinin işinde çalışmak suretiyle kendisine bir meşgale bulmuştur. Bazısı da hiç yapamazsa besicilik yapma yoluna gitmektedir. Kimi ziraatla uğraşmakta, kimi de pazarlamacılık yapmaya başladı. Hatta eşi adına açtığı iş yeri işletenler bile var. İstisnalar kaideyi bozmaz ama bir koltukta iki karpuz taşınmıyor maalesef. İkinci işine ağırlık veren birinci asil işini ihmal edebiliyor. Ek işinde yorulan devlet işinde dinlenme yoluna gidiyor. Öğretmenliğin dışındaki ek işler öğretmenin dersine hazırlıksız gitmesine sebebiyet verir oldu.
2. Öğretmenin okulunda tüm gün bulunmaması yine öğretmenin itibarını halk nezdinde düşürmektedir. Çünkü kimi okullar ikili öğretim yapıyor. Böylece öğretmenin yarım günü boşa çıkmaktadır. Ya da çalıştığı okulda ve eğitim bölgesinde yeterince girebileceği ders yükü olmadığından haftanın her günü okula gidememektedir. Kendisini boşlukta bulan öğretmen ya ikinci bir iş yoluna gidiyor, ya da ev-çarşı arasında mekik dokumak suretiyle sürekli halkın arasında gezince insanlar bu öğretmenler de hep boş duruyor denmesine sebebiyet verilmektedir.
3. Öğretmenin 15 günü ocakta, 2 ayı da yazın olmak suretiyle yaptığı 2.5 aylık tatil herkesin gündeminde. Ağzını açan "Öğretmenler 3-4 ay tatil yapıyor" demeye başlıyor. Okulların kapanacağı son haftalarda çocuğunun okula gelmemesini veliler ve esnaf öğretmeni de tatil yapıyor algısına itmektedir. Vatandaş uzun tatil imkanı veren Bakanlığa serzenişte bulunacağı yerde öğretmene kızıyor. Devlet çalışma şartlarını düzenledi, tatili kısalttı da öğretmen mi karşı çıktı anlamakta zorlanıyorum gerçekten.
4. Hiç olmadığı kadar öğretmenlik şeffaf hale geldi: Öğretmen kimsenin çalışma şartlarını ve aldığı maaşını, kazancını ve yan ödemesini bilmediği halde her kesim öğretmenin maaşının ne kadar olduğunu, ek dersini ne zaman alacağını, eylül ayında aldığı 'Eğitim ve öğretim ödeneğini' ve hangi ayda maaşına zam geldiğini, ne zamandan itibaren enflasyon farkı alacağını bilir oldu. Öğretmenlikteki gizemlilik kalktı. Herkes öğretmenin ne yapamayacağını, ne yapması gerektiğini bilir ve öğretmene öğretir noktasına geldi. Çünkü eğitimin görünen yüzünde hep öğretmen vardır.
5. Eski öğretmenini özlemle yad edip "Nerede o eski öğretmenler" diyen veli, "Nerede o eski öğrenciler" demeyi ihmal ediyor. Dün çocuğunu "Eti senin kemiği benim" diyen veli bugün: "Çocuğuma yan bakan karşısında beni bulur noktasına geldiğini unuttu maalesef. Dün eğitimdeki başarısızlığı kendi çocuğunda bulan veli bugün suçu öğretmene atma yoluna gidiyor: "Aslında çocuğum çok zeki, ama okulda ve öğretmende iş yok" diyerek egosunu tatmin etme yoluna gidiyor.
6. Herkes her türlü sorumluluğu öğretmene yüklüyor... Çocuk ders çalışmayacak, okulda ve sınıfta dersin işlenmesini engelleyecek...ne yapıp edip öğretmen  iyi ders işleyecek, sınıfı susturacak. Susturma esnasında çocuğa hiçbir şey yapamayacak. Öğretmen hiçbir ceza vermeden tüm maharetini gösterecek. Yani ağzıyla kuş tutacak. Çocuğa bilgi öğretecek, çocuğu uçuracak yani. Asla sınıfta bırakamayacak. Hiç yetkisi olmayan etkisiz eleman olacak ama başarı sağlayacak.
7. Öğretmenlikteki gizemlilik ortadan kalktı...Eskiden öğretmenin sayısı az idi, maaşı az da olsa değerliydi. Şimdi her evde neredeyse bir öğretmen var. Eskiden öğretmen bilginin tek kaynağı idi. Saman kağıdından yapılma deftere ne yazdırırsa bilgiye susamış, hevesliler tarafından ezberlenip yutulurdu neredeyse. Yani bilgiyi öğrenci ilk defa öğretmeninden duyar ve öğrenirdi. Şimdi öğrenci bilgiyi daha okula gelmeden evinden, özel dersten, etüt merkezinden, sanal alemden, yardımcı kaynaktan... öğrenerek geliyor. Ya da öğrenci dersi tam dinlemiyor, nasılsa ben bu bilgileri falan yerden öğrenirim diye düşünüyor. Öğretmenlerin yapması gereken resmi yazılar daha öğretmenlere ve okul idaresine gelmeden sanal alemden, yazılı ve görsel medyadan sağır sultan duyuyor...öğretmen para toplayamaz, yardımcı kaynak aldıramaz, çocukların kulağını çekemez...vs.
8. Bir okulda öğretmen bir hata yapsa veli, vatandaş okulu basar. Görsel ve yazılı medya okulu ve öğretmeni haber konusu yapar. Cumhuriyet savcılığı harekete geçer...Hep birlikte bu öğretmene had bildirilmeye çalışılır. Kimse çalışma şartlarını, ortamı hesaba katmaz. Veli evinde iki çocuğuna sahip çıkamaz, durdurmakta zorlanır. Gerekirse çoluğunu, çocuğunu kırar geçirir. Ama okulda öğretmen eli kol bağlı olacak. Elindeki sihirli değnekle her şeye hakim olacak.
9. Öğretmenin okulda yaptığı bir hareket aynı günde öğrenci sayısınca bir çok eve yayılır. Veli okulu ve öğretmeni çocuğunun ağzıyla tanır ve ona göre yargılar.
10. Öğretmen yardımcı kaynak aldırsa da suçludur, aldırmasa da. Aldırsa aldırıyor denir, aldırmasa "Bu adam niye aldırmıyor" denir.
11. Çocuğu başarılı olan veli kerameti çocuğunda bulur, başarılı olmayan ise tüm suçu öğretmene atar.
12.Mevzuatta, eğitim sisteminde yapılan değişikliklerden en büyük darbeyi öğretmenler yer. Vatandaştan gelebilecek her türlü eleştirilere öğretmenler muhatap olur. Bir sistem daha oturmadan diğer sisteme geçilmektedir.
13. Öğretmen önüne gelen hiçbir öğrenciyi eleme yoluna tabi tutmadan mezun etmek zorundadır. Okulun altını üstüne getiren ile örnek öğrenci aynı okul ve aynı sınıf ortamında mezun edilecektir. Ben okumayacağım diye bar bar bağıranları bile "Sen okuyacaksın yavrum" demek zorundadır. Çürükleri ayıklamadan aldığı gibi mezun etmelidir.
14. Okullardaki sık sık öğretmen ve idareci değişimi de yine eğitim ve öğretimdeki başarısızlığı getiren etkenlerden biridir. Eskiden yaz döneminde bir defa yapılan yer değişimi neredeyse tüm yıla yayılmıştır. Bir seyir oyunu olan futbolda bile oyuncu maçlar başlamadan aylar öncesinden satın alınır, takıma monte etmeye çalışılır, uyum süreci atlatılmaya çalışılır. Okullarda ise dönem içerisinde sürekli değişikliğe gidilmektedir. Öğretmenin bir okula uyum süreci nedense dikkate alınmaz.
15. Öğretmen alımında sürekli olan belirlenmiş bir atama kriteri yoktur. Bakanlığın plansızlığını nedense hep okullar çeker. Bakanlığın yıllara göre branş bazında bir öğretmen planlaması yoktur. Üniversiteler durmadan mezun vermektedir. Dışarıda atanmayı bekleyen binlerce alternatifi var öğretmenin. Bir defa alternatifi olan bir mesleğin asla itibarı olmaz. Şimdilerde her branştan fazla mezun atanmayı beklerken Bakanlık dünkü öğretmen ihtiyacını alan değişikliği, ücretli öğretmen, sözleşmeli öğretmen, alanı dışından atamak suretiyle gidermeye çalıştı. Haftalık ders saatlerinde  yapılan sık değişiklik bazı branşlarda fazlalığa sebebiyet verirken bazılarında da ihtiyacın doğmasına sebep oldu. Çocuğu iyi bir bölümü kazanamayan vatandaş: "Okusun, hiçbir şey olamasa öğretmen bari olur" düşüncesiyle hareket eder oldu.
16. Bir çok öğretmen okumuyor, 4-5 yılda fakülteden öğrendiğine hiç ilave yapmadan emekli oluncaya kadar öğretme yoluna gidiyor.
17. Bakanlık, MEM yetkilileri ve vatandaş okullarda her türlü etkinlik olsun, okullar sadece akademik başarıya odaklanmamalı, çocuklar sosyalleşmeyi okullarda öğrenmelidir, okullarda durmadan aktivite yapılmalıdır düşüncesine sahip. Okul bitince de "Sayın müdürüm, değerli öğretmenim! Nerede senin akademik başarın" diyerek hesap sorma yoluna gidiyor. İyi de siz hesap sorabilirken öğretmen size ve çocuğunuza: "Niye şu soruları çözmedi, niye çalışmadı, niye zayıf aldı" diyerek hesap soramıyor.
18. Sayıları bir milyonu bulan öğretmen camiası toplumun bir aynasını temsil eder. Bu büyük camia içerisinde her türlü insanlar görev yapabilir. Bu büyük camia içerisinde öğretmenlik yapmaması gereken, ehil olmayan kişiler de barınmaktadır tıpkı toplumun diğer iş bölümlerinde de olduğu gibi. Diğer meslek gruplarında biri bir hata yaptığı zaman Türkiye gündemine, basın ve medyaya fazla konu olmaz. Ama bir öğretmen kazara bir  çocuk dövse, çocuğun sülalesi, devlet, basın kapının ağzına birikir öğretmeni linç etmek için. Öğretmeni biri bir sapıklık yapar, o okuldaki diğer öğrenciler etkilenir mi demeden basında haber konusu yapılmaktadır. Son zamanlarda sapık ararsanız, PKK'lı ve FETÖ örgütüne mensup birilerini ararsanız bol miktarda öğretmenler arasında bulabilirsiniz. Neredeyse darbeye katılan polis ve asker unutuldu, öğretmenler hala gündemdeki yerini korumaktadır. hangi taşı kaldırsanız maalesef öğretmen çıkıyor altından. Suç makinesi mübarekler! Bu meselenin de iyice irdelenmesi gerekiyor.
19. Öğretmenin yetkililer tarafından kamuoyu önünde eleştirilmesi öğretmenlerde de motive eksikliğine zemin hazırlamaktadır.
20. Okullarda görev yapan müdür ve yardımcısının belli bir kriter konmaksızın sürekli değişikliğe tabi tutulması... Öğretmenliğinin çoğunu müdürlük yaprak geçiren, bu arada asıl mesleği öğretmenliği unutan kişilerin öğretmenliğe döndürülmesi, hiç kriter konmadan ve idarecilik tecrübesi olmayan kişilerin yönetici yapılması da öğretmenin itibar kaybına sebebiyet veren etkenlerdendir.

Öğretmenin itibar kaybetmesinin öğretmenden ve öğretmenin dışından kaynaklanan bazı nedenlerini ifade etmeye çalıştım. Daha başka nedenler de vardır mutlaka. Öğretmen itibar kazanmadan eğitim ve öğretime katkısı olamaz. Biz eğitim ve öğretimden başarı bekliyorsak öğretmenleri tu kaka yaparak bir yere varamayız. Bu günün öğretmeni dünün öğretmenine göre daha bilgili, dünün öğretmenine göre daha az okuyor. Dünün öğretmenine göre ideali kalmamış. Toplumda bilerek veya bilmeyerek oluşturulan algı onları da okul ortamından soğutmuş, uzatmalara oynamaya itmiştir. Öğretmenin her şeyden önce tıpkı öğrenci gibi motiveye ihtiyacı vardır. Nasıl ki "Tam Gün Yasası" çıkmadan önce özel muayeneden beri gelmeyen, hastanede hastalarını adam akıllı muayene etmeyen, kimsenin beğenmediği doktorlardan bugün hastanelerde fazlasıyla faydalanılıyorsa öğretmenlerden de çok iyi fayda mülahaza edilebilir. Yeter ki objektif kriterler ortaya konsun, öğretmen alımından, öğretmen nakline varıncaya kadar bir dizi değişmez kurallar konsun. Öğretmenin eğitimi başarıya götürmek için veli ve öğrenci üzerinde yaptırımı olsun, eleme sistemi uygulansın, hangi öğretmenin ne kadar süreyle nerede çalışabileceğinin kriterleri belirlensin, hangi yere, ne zaman geleceği takvime bağlansın, öğretmenin öğrencisine neyi verebildiği, neyi veremediği objektif kriterlere göre belirlensin. Öğretmene hesap sorulabildiği gibi diğer paydaşlarına da hesap sorulabilsin. Çalışan, görevini hakkıyla yapan ödüllendirilsin, Görevini savsaklayan kişi ile yol ayrımına gidilsin.

Öğretmen camiası neyi, nerede, niçin eksik yaptık bunun öz eleştirisini yapsın. Öğretmen kendi kendini değerlendirmeye tabi tutarken veli eksikliğim nedir diyebilsin, Bakanlık nerede hata yaptım, öğrenci bu başarısızlıkta benim  payım nedir diyebilsin...Herkes kendini eleştirsin. İnanın, başarı kendiliğinden gelir. Yeter ki derdimiz eğitim olsun, herkes kendi işini ve üzerine düşeni yapsın, üzüm yemek olsun.

Niyetimiz üzüm yemek değil de bağcıyı dövmekse vurun abalıya...işte öğretmen burada. 22/10/2016