4 Mayıs 2026 Pazartesi

Gazze ve HAMAS

Bulunduğum bir WhatsApp grubuna bir arkadaş, "Gazze için ne yapabiliriz" diye bir soru sormuş. Kimse cevap vermeyince aşağıdaki metni yazıp gönderdim. 

Gazze için yapılabilecek bir şey yok. Çünkü oraya girecek yardım bile İsrail'in iznine tabi. Bu durumda İsrail ve ABD'nin insafından başka bir yol yok şu dünyada. Onlar da öldürmekten ve tehcirden başka bir şey düşünmediğine göre gözümüzün önünde Gazze yok olup gidecek. Bize de hep üzüntü düşecek. 

Devletler bir şey yapamıyor ki biz bir şey yapalım.

Olan oldu. Şöyle olsaydı demenin bir faydası da yok. Yalnız bu demek değildir ki bu gelinen noktayı sorgulamayalım.

Yapacağım sorgulama benim için uzaktan gazel okumaktan ibaret. Katılır veya katılmazsınız. 

7 Ekim bu işin yani Gazze'nin bu duruma düşmesinin işaret fişeği. Maalesef müsebbibi de Hamas. Bizim her şeyden önce Hamas ile yüzleşmemiz lazım. İsrail'in demir kubbesini nasıl deldi mücahitler demeyi bir tarafa bırakmak lazım. Yine Hamas saldırmasaydı, İsrail yine öldürüyordu diyoruz. Öldürse de bu derece katliam yapmıyordu. Evler, barklar bu şekilde yıkılmıyordu. Efendim, Hamas liderleri bedenini ortaya koydu, şehit oldu diyebiliriz. Tamam, bunu göze almak her yiğidin harcı değil. Yalnız işin sonucuna bakmak lazım. Sonuç yıkılmış ve tehciri bekleyen bir Gazze var ortaya yerde.

Hamas, Yemen, Lübnan, İran'ın vekalet savaşı verdiği yer ve örgütler. İran yıllar yılı savaşı kendi ülkesinin uzağında yürüttü. İsrail; Hamas saldırısıyla, Hamas'ı, Lübnan'ı, Suriye'yi, İran'ı yerle bir etti. Önce Hamas'ı köşeye sıkıştırdı. Sonra diğerlerine yöneldi. Tüm bölgeyi baştan başa dizayn etti. Tüm bunda Hamas'ın bilerek veya bilmeyerek payı büyük. Belki kızacaksınız ama ben Hamas'ı iyi niyetli görmüyorum ya da sonunu düşünerek akıllıca hareket etmediğini düşünüyorum. Hem kendisi intihar etti hem de Gazze'yi intihara sürükledi. Bölgenin dizaynı da bunun bonusu oldu.

Kazanamayacağın bir savaşa kalkışmak, en azından başa baş mücadele edemediğin bir savaşa kalkışmak intihardır, toplu ölümdür. 

Kısaca, Hamas, al da at diye ezeli düşmanına gollük pas vermiştir. Arkası da malumumuz. 

Hepimizin bildiği bir anekdotla değerlendirmemi sonlandırayım. Hacı Veyiszade merhum Merkez İHL'de öğretmenlik yaparken münafık ruhlu okul müdürüne aşırı ilgi ve iltifat gösterirmiş. Bu durumu gören etrafındaki insanlar da "Koskoca Hacı Veyiszade şu münafık adamın önünde neredeyse eğiliyor, yakışmıyor kendisine" şeklinde eleştiri getirirlermiş. Bu eleştirilerden haberdar olan Merhum, "Ben bu okulların açılması için çok mücadele ettim. Bu okulların kapatılmaması için gerekirse bunların önünde secdeye kapanırım" dediği anlatılır. Anekdot belki tam bu şekilde değildir ama merhum, bu okullar kapanmasın diye her şeyi yaparım demek istemiş. 

Bizim Hamas da İsrail gibi bir cani ve seri katile ve katliamcıya ve de terör devletine malzeme vermeseydi de kendi insanını yaşatma yolunu tercih etseydi, belki bugün Gazze bu durumda olmazdı. Ölen bu kadar kişi olmazdı, şehir yıkılmazdı, tehcir konuşulmazdı. Kısaca Gazze ve Ortadoğu harap olmazdı. 

Hısım mı, Hasım mı?

Fî tarihinde bir kız çıkarma düğününe katıldım. Düğün sahibi karşıladı. Hal hatırdan sonra hayırlı olsun deyip bir kenara çekildim. Konvoyun gelmesini beklemeye koyuldum. 

Konvoyun gelmesini beklerken eş, dost, yakın ve uzak akrabayla görüşme imkanım oldu. 

Düğün ve cenazelerde insanların iyi ve kötü gününde yer alıp gönüllerini almanın yanında aynı zamanda epeydir görüşmediğin kimselerle de kısa süreliğine de olsa muhabbet etme imkanın oluyor. 

Hal hatırın ardından meşhur bir iki firmanın konkordato ilanına geldi konu. Ardından başka iflasa sürüklenen tanıdıklarından bahsetti bir tanesi. 

Konvoy geldi. Kızı çıkardık. Yemeğe geçtiler. Bizim yemek düşüncemiz olmadığından konvoyu takip etmedik. Hanımların evden inmesini bekliyoruz. Kız evi de yemeğe gitmeyeceği için acele etmedik. 

Az önce iflaslardan bahsedince yanımdaki akrabam, hanımı tarafından bir hısmını gösterdi. "Görüşelim dedim ama hiç oralı değil, bak, orada oturuyor, yanıma bile gelmedi" dedi. 

Ne konuşacaksın dedim. Başladı anlatmaya. 

“Zamanında yeni bir iş yeri açtı. İşleri iyi gitmedi. Geldi yanıma kredi çekelim senin üzerinden. Ben öderim dedi. O zamanlar ben, bin lira alırken kredi ödemesi taksiti 1200 lira idi. Ödemedi. Üzerime kaldı. Mecburen ödemek için evde biriktirdiğim 38 çeyrek altını bozdurup kredi borcunu kapattım. Yiyecek ekmeğe muhtaç oldum o zamanlar. O zamandan bu zamana tek kuruş ödemedi. Şimdi burada sanayide çalışıyor. Altına da araba çekmiş. Bir gün yanıma gelip de şu benim borcumun bu kadarı demedi. Zoruma giden de bu” dedi. 

38 çeyreği kabataslak hesapladım. 418 bin lira yapıyor. Aradan kaç yıl geçmiş. Ödeme niyetinde olsa ayda bir çeyrek parası verse şimdiye çoktan bitirirdi. Demek ki ödeme gibi bir niyeti yok. Babası bile maaşından her ay biraz verse borç çoktan kapanırdı dedim. 

İnsan batabilir ama kendisiyle beraber akrabasını da aşağıya çeker mi? Altına araba çekinceye kadar pekala borcunun bir kısmını ödeyebilirdi. Demek ki ödememek üzere almış. Böylelerinden hısım değil, olsa olsa hasım olur. 

Hasılı, kız çıkarmaya gittiğim düğün evinde, kaşla göz arasında çare bulamayacağım ve çare olamadığım dert dinlemiş oldum. Belli ki herkesin acıklı bir hikayesi var. Bu devirde Allah kimseyi ne borçlu ne alacaklı yapsın. 

Petrol Zenginiyiz Sanki

Dünya piyasasında petrolün varilinin yükselmesiyle birlikte kısa süreliğine de olsa dizel 86 liraya kadar çıkmıştı. Bu zaman diliminde pahalı diye bazılarımız kontağı kapatıp arabaya binmez, çarşı pazardaki araç yoğunluğu da biraz nefes alır diye düşündüm. 

Düşündüğümle kaldım. Çünkü gözlemlerime göre trafikteki araç sayısında gözle görülür bir azalma olmadı. Kendi kendime, yakıt, değil 86 lira, 886 lira da olsa biz arabaya binmekten vazgeçmeyiz. 

Çarşı, pazar, cadde ve sokaklardaki araç yoğunluğunu gören de bu ülkenin ekonomik refah seviyesi çok iyi, fert başına düşen milli geliri yüksek, vatandaşın para pul gibi bir derdi yok, bir eli yağda diğeri balda. Cebindeki fazla parayı harcamaya çalışıyor sanır. Bu durumu Fatma Barbarosoğlu, "Dünyanın en birinci petrol üreticisi ülke bizmişiz gibi herkesin altında bir otomobil!" var diyor.

Yanlış anlaşılmasın. Ev ve araba aslî ihtiyaçlardandır. Herkesin evinin önünde arabası olsun. İstediğim, arabam var diye olur olmaz binilmemesi. Yerinde, zamanında ve kıvamında binilmesi. Arabanın zorunlu hallerde kullanılması.

Fakat görünen o ki parası olan da biniyor arabaya, parası olmayan da. 

Sokak ve caddede gördüğümüz araçların içi dolu olsa eh diyeceksin. Çoğunda tek kişi seyahat ediyor. Çünkü bizde araç işe gidip gelmek için kullanılıyor. Haliyle mesai başlayacağı ve mesai bitimi araç yoğunluğundan yollarımız çekmiyor. Bizde bu anlayış oldukça yeni yeni yollar açılsa yine kafi gelmez. Çünkü bizde toplu taşımaya binme kültürü pek yok. Bisikletle işe gidip gelme pek az. Yürüyerek gideni ara ki bulasın. 

Hatta işine bisikletle gidip gelen, toplu taşımayı kullanan ya da yürüyerek giden insan bizde garip karşılanıyor. "Senin araban yok mu? Niye arabana binmen. Binmeyip para harcamayıp biriktirdiğini öbür dünyaya mı götüreceksin" denerek ayıplanıyor.

Herhalde dünyada bizim kadar arabasına binen başka bir millet yoktur. Berlin'de bir hafta boyunca kaldığım dairenin balkonundan parktaki araçlara baktım. Sabahleyin parktan ya bir ya iki araç çıktı. Almanların ekonomik durumu bizden iyi olmasına rağmen işe giderken arabadan ziyade toplu taşımayı tercih ediyor. Bundan dolayı ki 4 milyon nüfuslu Berlin'de caddelerde fazla araç yoğunluğu yok. 

Rahatımızdan hiç ödün vermeden petrol zengini ülke gibi bu arabaya binme lüksümüzü görünce biz iflah olmayız diyorum.