27 Ocak 2026 Salı

Şeytanı Bol Nesil

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki geçmişe oranla teknoloji baş döndüren türden. Dijital çağa doğru koşar adım gidiyoruz.

Geçmişte oranla teknolojinin ilerlemesi hayatımızı kolaylaştırdığı bir gerçek. İmkanlar da geçmişe oranla daha iyi. Yalnız bu kolaylaşma ve imkanlar ne huzur getirdi ne de mutluluk.

Bu çağ huzur ve mutluluk getirmediği gibi beraberinde çözülmez bir alay sorun üretiyor. Toplumsal bir cinnete doğru sürükleniyoruz. Ne demek istediğimi anlamak için Metropoll’ün Aralık 2025 araştırmasına bakmak yeterli. Bu araştırmaya göre toplumun yarıdan fazlası toplumsal tükenmişlik yaşıyor. Kısaca toplumun ekseriyeti gündemden sıkılmış, geleceğe dair kaygılı ve karamsar. Adeta hayal kırıklığı halini derinden hissediyor. Bir diğer çarpıcı gerçek, son bir yılda insanımızın her iki kişiden birisi psikolojik desteğe ihtiyaç hissettiğini ortaya koyuyor.

Ceremesini ve külfetini aileler çekse de bu çağın en büyük etkilenen kesimi gençler. Bu çağ adeta gençleri yutuyor. Ben bu çağın çocuk ve gençlerini şeytanı bol nesil olarak görüyorum.

Bu çağ çocuk ve gençler için tuzaklarla dolu. Bunların başında, kafeler, dijital oyunlar, uyuşturucu, bahis ve dijital kumar geliyor. Eski insanlar sokakta hayatın içinden yetişirken şimdiki nesil adeta sokak yüzü görmeden dijital hayat yaşıyor.

Bu genç nüfus okumuş nesil. Çoğu üniversite bitirmiş, işsizler ordusu. Ya iş yok ya da iş ve maaş beğenmeyen türden.

İş güç ve meşgale olmayınca çoğunun uğrak yeri ve meskeni her köşede mantar biter gibi biten kafeler. O kadar kafe bolluğuna rağmen hepsi de hıncahınç dolu. Çayı, kahvesi ve diğer aperatif yiyecekleri ücret yönünden diğer hizmet sektörlerine beş çeker. Aynı işlevi gören belediye kafelerinde fiyatlar daha makul iken gençler belediye kafelerine tenezzül etmiyor. Nedense itibardan bir türlü tasarruf etmiyorlar. Kafecilerin iç halini bilmem ama dış görüntüleri darphane gibi para basıyor. Pahalı olmasına rağmen gençlerin bu yerleri mesken edinmesi bir nevi bağımlılık.

Bağımlılık bununla kalsa iyi. Gençlerin çoğu uyuşturucu tuzağında. Bir kullandı mı arkası geliyor. Kolay kolay kurtulamıyor. Aileyi de bitiriyor, kendisini de.

Bir diğer bağımlılık ise bahis ve dijital kumar. Gençlerin çoğu maalesef bu iki illetin potansiyel üyeleri. Bahisin ve dijital kumarın yasal olanı olduğu gibi yasal olmayanı da varmış.

Bu saydığım örneklerin hepsi gençlerin önüne serilmiş para tuzağı. Aynı zamanda hayattan, toplumdan ve aileden uzaklaştıran bir yönü var. İçlerinde belki de en masum görüneni dijital ve sanal oyun ve kafeler. Aileleri esas bitiren ise uyuşturucu, bahis ve dijital kumar. Bunlar aynı zamanda bağımlılık yapma yönüyle çok tehlikeli. Elini kaptıran vücudunu ve servetini bu uğurda bitiriyor.

Piyasa torbacılarla dolu. İçicisi var ki piyasadalar. Müşteriler de bunlara kolay ulaşıyor. Yeter ki paradan haber ver.

Dijital kumara ve bahise ulaşmak ise bunların en kolay olanı. Yeter ki bir akıllı telefonun olsun, bunun da İnterneti olsun. Gençler adeta akıllarını bu akıllı telefona teslim ediyorlar. Kumar oynayacak gençlerin para bulması da hiç zor değil. Çünkü bankalar bu gençlerin emrinde. Gençler istediği zaman İnternet bankacılığı aracılığıyla bankalardan kredi çekebiliyor, ek hesabı kullanabiliyor, kredi kartından nakit aktarabiliyor. Arkalarında böyle bonkör sahte aile olunca bu gençler oturduğu yerden paraya ulaşabiliyor. Bu durumda gence, akşam sabah ve fırsat buldukça kumar ve bahis oynamak kalıyor.
Aileler bu durumun farkına, birden fazla bankada faiziyle birlikte oluşan devasa borcu görünce haberdar oluyor. Bu zamana kadar kenarda köşede kefen parası diye bekletilen evdeki para gitmiş, eşten ve dosttan elden alınan borçlar birikmiş oluyor. İyice borç batağına saplanmış gencin ise yalan başta olmak üzere ahlaki zaafları bir bir ortaya dökülüyor.

Gencin keyfi ve hırsı aileyi derinden etkiliyor. Aile bulup buluşturup borcu kapatıyor. Kumar ve bahis bağımlısı genç bir daha oynamam, tövbe diyerek yemin billah ediyor. Ama bağımlının tövbesi ve yemini bir yere kadar. Yine oynuyor yine. Ne de olsa adı üzerinde bağımlı. Borcu da bir şekil ödeyen var nasılsa. Gençlerimiz bu durumda bağımlılıklarına niye devam etmesin.

Hasılı, uyuşturucu, bahis ve kumar bağımlılığı yüzünden gençler perişan, aileler perperişan ve çaresiz. Gençleri uyuşturucu ve kumar bataklığına saplanmaktan korumakla görevli devlet ise her zaman olduğu gibi sessizliğe bürünüyor. Çağımızın bu toplumsal vebasını görmezden geliyor. Diyanet bir hafta hutbede bu konuyu ele alıyor. Nasihate de karnımız tok olunca bir kulaktan girip öbüründen çıkıyor.

Şu var ki uyuşturucu, bahis ve dijital kumar yüzünden sadece sağlık yok olmuyor sadece yüklü para kaybedilmiyor. Aileler de parçalanıyor, işler de kaybediliyor. Giden huzuru zaten söylemeye gerek yok. 

Burada devlet, gençliği korumaya çalışıyor, bunun için mücadele ediyor denebilir. Bu kadar genç, uyuşturucu ve kumar bağımlısı olduğuna göre demek ki yeterince ve etkin mücadele edilmiyor ve tedbir alınmıyor. Devlet hiçbir şey yapamasa bile bu gençlerin bankadan İnternet bankacılığı aracılığıyla kredi çekmesini BDDK aracılığıyla zorlaştırabilir. Önüne gelen kredi kartı alamamalı. Ek hesaptan para kullanamamalı. Özellikle kredi çekmek için eskiden olduğu gibi iki kefil şartı ve kredinin de mutlaka şubeden çekilmesi zorunluluğu getirilebilir. Özellikle dijital kumar bağımlılarının her banka işleminde kişinin eşi ya da ailesine gönderilecek onay kodu ile hem aileler bilgilendirilmiş hem de çekilecek para için onay alınmış olur.

Unutmayalım ki bu neslin şeytanı boldur ve çeşit çeşittir. Gençleri bu şeytanlardan kurtarmak için devlet, millet, kurum ve kuruluşlar, bankalar vs. ele ele vererek topyekûn bir mücadele başlatmalı. 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Pazar Günlüğüm

Pazar günü adeta bahardan kalma bir gün idi.

Bu güzel havada hem yürüyüşümü yapayım hem de markete uğrayayım diye evden çıktım.

Önce markete uğradım. Hiçbir şey almadan Muhacir pazarına geçtim.

Millet bahçesini geçtikten sonra yolun sağından ve solundan geçmek ne mümkün. Sağ taraftaki okulların önündeki kaldırıma kaldırım demeye bin şahit lazım. Yoldaki asfaltı korusun diye dar sokaklardaki kaldırıma benzer bir kaldırım var. Bu küçük kaldırımın bir kısmına arabalar park edilmiş olunca yayanın bu kaldırımdan yürümesi ne mümkün. Yoldan yürümen gerek. Bunun için de arkadan gelen arabalardan sakınmak için sık sık iki araba arasındaki boşluğa girip girip çıkmak gerekiyor. Hoş, iki, üç şeritli bu yolda araçların da normal hızla yollarına devam etmesi bile mümkün değil. Sağ şeridin bir tanesine boydan boya araçlar park etmiş. Bazı yerlerde ikinci şeride de araç park edenler var. Haliyle yol tek şeride iniyor. Uzun kuyruklar oluşuyor. Yeni araç park ederken de park yerinden çıkarken de trafik duruyor.

Yolun sol tarafında da trafik iki şerit işliyor. Bir şerit park etmiş araçlarla işgal altında. Bu yolun kaldırımı okulların önüne göre biraz geniş. Oradan yürüyeyim dedim. Kaç tane araç kaldırıma kaldırıma çıkıp park etmiş. Mecburen yola inip arabaların arasından kaldırıma geçebiliyorsun. Bu durum her cumartesi ve pazar böyle. Ne araç trafiği normal seyrinde işliyor ne de yayalar rahat yürüyebiliyor. Güya pazarın altına araç otoparkı yapılacak diye uğraşıldı. Sonra ne olduysa bundan vazgeçildi. Yola rastgele park eden pazar esnafı ve müşteri arabaları yüzünden trafik felç. Kazara bu yolu cumartesi ve pazar ambulans, itfaiye kullanmaya kalksa kolay kolay geçemez.

Yaya ve araç trafiğinin yoğunluğundan geçtim. Caddenin görüntüsü kötü. İşin garibi buradaki trafiği sevk ve idare edecek polis ve zabıta görmek de mümkün değil. Şu var ki yaya yolu olan kaldırımların araç parkıyla işgali hiç hoş değil.

Araç trafiğinden ve yaya trafiğinden bahsetme gibi bir niyetim yoktu. Bir iki cümleyle değinip geçme niyetim vardı. Tıpkı araçların bu caddeden kolay kolay çıkamadığı gibi gördüğünüz gibi ben de çıkamadım.

İşin gücün dert yanmak. Amma da şikayetçisin demeyin. Bilin ki esas niyetim bütçe açığını kapatmak, yeni kaynak üretmek ve pansuman tedbirlerle günü kurtarmak amacıyla iğneden ipliğe vergi koyan Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek’e yeni gelir bulmak. Eğer Şimşek tamam derse bilin ki hazineye yeni kaynak aktarımı olacak.

Nedir kaynağın derseniz, semt pazarları derim. Ne varmış semt pazarlarında derseniz, semt pazarlarında bol miktarda kullanılan poşetleri yabana atmamak lazım. Çünkü pazardan meyve, sebze ve yeşillik alan ne kadar pazar müşterisi varsa hepsinin iki elinde, içinde meyve ve sebzenin olduğu onlarca poşet gördüm. Bu poşetlerin hiçbiri marketlerdeki poşetler gibi ücrete tabi değil. Adam maydanoz almış, konmuş poşete. Lahana almış, konmuş poşete. Kısaca pazara gelen her müşteri en az on poşet kullanmış. Düşünün bir kere, bu her poşet paraya tahvil edilse öyle zannediyorum, Sayın Şimşek bayram eder. Bir de bu poşet markette paralıyken pazarda bedava olması ülkemin kırmızı çizgisi adalet anlayışına sığmaz. Bir yerde parayla satılan diğer tarafta beleş olursa eşit rekabet olmaz.

İyi de bu nasıl olacak derseniz, bunun yolu da şu. Hazine ve Maliye Bakanı her semt pazarının çıkışında bir görevli tayin edecek. Pazarın kaç çıkışı varsa her bir yere bir görevli konacak. Pazardan çıkanın elinde kaç poşet varsa poşet başına para alacak. Elinde on poşeti olan aynı anda görevliye 10 lira bırakacak. Üstelik nakit.

Her pazar çıkışına konacak görevli ile yeni istihdam sağlanmış olacak. İşsiz insanlarımız işe kavuşacak.

Sabahtan akşama, alınacak poşet parası ile bir görevlinin bir günlük yevmiyesi bile karşılanmaz. Üstelik her çıkışa görevli koymakla bu işin içinden çıkılmaz diyebilirsiniz. Bunda haklısınız. Bunun için belediye zabıtasından faydalanılabilir. Saymanlıktan semt pazarlarına görevli çekilebilir. Bunlar her gün ayrı ayrı yerde kurulan semt pazarlarını mesken tutarlar.

Burada, zabıtanın ve saymanlık görevlilerinin işi başından aşkın diyebilirsiniz. Buna da gerek olmayabilir. Her pazar esnafının günde kaç poşet kullandığı kayıt altına alınır. Diyelim ki bir pazarcı esnafı akşama kadar bin poşet kullandı. İşgaliye parası toplayan görevli pazar bitimi her pazar esnafından ayrıca poşet parasını tahsil eder. Pazarcı esnafı da müşteriden kullandığı kadar poşet parasını alır.

Böylece kullanımı kolay, taşımada kolaylık sağlayan her şey vergilendirilmiş olur. Bu da kutsallık demek. Devletin cebi de böylece para görmüş olacak.

Pazardan toplanacak poşet parasıyla bu işler dönmez diyebilirsiniz. Size katılmıyorum. Sabahtan akşama kullanılan poşeti görseniz, iştahınız kabarır.

Burada müşteriye şu kolaylığı da sağlamak lazım. Müşteri evinden pazar çantasıyla gelir. Aldığını pazar çantasına koyar. Hiç poşet kullanmadığı için ondan ayrıca poşet parası alınmaz. Böylece poşet tüketimi de azalacak. Pazara gelen elini kolunu sallayarak gelmeyecek. Pazar arabasıyla gelecek. Poşet tüketimi azalacağı için doğaya da bir katkı sağlanmış olacak.

Bu önerimi yani pazarlarda poşet parası işini yabana atmayın derim. Özellikle Sayın Şimşek bu önerime kulak versin.

Unutmadan söyleyeyim. Bir önerim daha olacak. Yine hazineye bir katkı. Şu arabasını kaldırıma koyan, iki tekerini kaldırıma çıkaran, yaya yolunu engelleyen, bir arabanın dışında yanına ikinci arabayı park edenlere de yanlış park cezası kesilsin. Bu da iyi bir gelir olur.

Haydi öneriye devam edeyim. İşgal ettiği yeri kirleten pazar esnafından da kirletme parası alınsın.

Gördüğünüz gibi vergi koyma, yeni vergiler bulma benim işim. Aklınızda bulunsun. Çünkü mahkeme kadıya mülk değil ya. Yarın Sayın Şimşek çeker giderse, biz ne yapacağız demeyesiniz.

Pazardan bir şey almadın mı demeyesiniz. Markette beğenmediğim üç ürünü pazardan aldım. Gerisi marketten alıp eve geçtim. Akşamında da biraz daha yürüyüş yaptım. Günün toplamı 3 saat 15 dakika yürüyüş, 21.742 adım, 13 km yapmışım. 878 kalori yakmışım.

25 Ocak 2026 Pazar

Suda Tasarruf Dönemim

Üç kişilik bir aileden ibaret 33 günlük su sarfiyatım 19 metreküp olup 825,50 TL ödeme yapınca, sudan nasıl tasarruf ederim diye düşünmeye başladım. Çünkü ikinci kademeye geçmişim. Üçncü kademeye doğru gidiyorum. 

Sudan tasarrufta tek hedefim birinci kademe kalmak. 

Bulaşık, banyo, WC, el yüz  ve çamaşırdan tasarruf aklıma geldi. İyi de hangisinden kısacaktım. 

Dedim, bunlardan bir kısma söz konusu olamaz.

Ama bulmalıydım bir yolunu. 

Pek değil, hiç kullanmadığım alafranga tuvaletin deposu gözümün önüme geldi. Çünkü düğmesine basınca epey bir su boşalıyor. Hemen 1,5 litrelik bir pet şişeyi doldurarak deponun uygun yerine yerleştirdim. Bu demektir ki benim alafranga WC'min deposu her dolduğunda 1,5 litre daha az dolacak. Bu demektir ki her düğmeye basınca 1,5 litre daha az su boşalacak. Günde üç defa bu depo boşalsa günde 4,5 litreden ayda nereden baksan, 135 litre su tasarrufu sağlayacağım. 

Bu kadar tasarruf yeterli olur mu? Olmaz elbet. İçme suyuna da el atmalıyım dedim. 

20 yıldır Konya'dayım. Bu kadar yıldır su kullanırım. Nedense doğru dürüst tatlı sudan faydalanmıyorum. İçme, çay demleme ve temizlik dahil hepsi şebeke suyundan. 

Bulduğum beş litrelik 3 tane pet şişeyi kaptığım gibi soluğu tatlı su çeşmesinde aldım. Bir haftadır bu üç pet şişe bittikçe doldurup geliyorum. Üşenme yok, bıkkınlık yok, taşıma suyla bu değirmen dönmez şeklinde serzenişte bulunmak yok. Kollarım koptu demek yok. Çünkü her şey tasarruf için. Buna da değerdi. 

Öyle içme suyuyla tasarruf olmaz demeyin. Her pet şişe beş litre olduğuna, her dolduruşumda üç pet şişe doldurduğuma göre bu demektir ki 15 litre tasarruf ediyorum. 

1000 litre, 1 ton olduğuna göre bir ayda 200 defa bu üç pet şişeye su doldurur gelirsem, bilin ki 1 ton sudan tasarruf etmiş olacağım. Kısaca her defasında üç pet şişeyi doldurmak için günde 6-7 defa su doldurup gelmem lazım. Bu da mümkün değil ama hedef bu. 

Görünen o ki üç pet şişe günde bir defa bile boşalmadığına göre ülkenin enflasyon hedefi tutmadığı gibi benim sudan tasarruf etmem de tutmayacak. Hedefim tutmasa da bundan pes etmek yok. Nasıl ki enflasyonu indirmek isteyenler hedefine ulaşamadığı halde bundan vazgeçmiyorlarsa ben de bu hedefimden vazgeçmeyeceğim. 

Bu hedefime ulaşmak için belki itibarımdan ödün vereceğim. Komşular, bu adam ne yapıyor böyle diyecek ama olsun. Tasarrufa değer. 

Yalnız şunu bilin ki tasarruf dedikleri gördüğünüz gibi o kadar kolay değilmiş. Hedefe ulaşmak da hiç kolay değilmiş. O yüzden hedef gerçekleşmeyince lütfen kimseye kızmayalım. Önemli olan niyet değil mi?

Hasılı bir ay sonra alafranga tuvaletin deposundan, ayrıca içmeye ve çay demlemeye kullanacağım sudan ibaret tedbirimin ne derece işe yarayacağını bir sonraki su faturam gelince anlayacağım.

Benim su sarfiyatımın düştüğünü, tatlı su sarfiyatının arttığını gören belediye, belli ki bizim Ramazan tasarrufta başladı diyecek. Belki de tatlı suyu paraya döndürecek. Varsın olsun. 

Bu arada sudan tasarrufu şimdilik bu kadar. Ama bu demek değildir ki sadece bununla yetineceğim. Nasıl suya ve sabuna dokunmam bunun üzerine kafa yormaya ve kara kara düşünmeye devam edeceğim.