15 Nisan 2026 Çarşamba

Okullar Teksas Olmamalı

Epeydir gündemden uzağım. Ne haber izledim ne de gündemi takip ettim. Haliyle olaylara ve gündeme Fransız’ım. Yarım yamalak haberdar olduğum konular üzerinde de kalem oynatmadım.

Önce Şanlıurfa Siverek'te bir meslek lisesinde, okulun eski öğrencisi, pompalı tüfekle okula gelip 16 kişiyi yaraladı. Ertesi günü Kahramanmaraş'ta bir ortaokulda beş tabancayla okula gelen okulun 8.sınıf öğrencisi de 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi de yaraladı.

Her iki olayın failleri de getirdikleri silah ve tabancayla intihar etti.

Olayın ardından inceleme ve soruşturmalar başlatıldı. Devlet yetkilileri de olay yerine gitti.

Okullarda meydana gelen bu menfur olaylar üzerine seslerini duyurmak amacıyla eğitim sendikalarının çoğu iş bırakma kararı aldı.

Peşi sıra cereyan eden bu iki olay gündeme oturdu. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz dedirtti hepimize. Dilerim ki bu iki olay münferit olur ve arkası gelmez ve son olur.

Ölenlere Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu iki olayın cereyan ettiği okulların öğretmen, öğrenci ve velilerin bu süreci kolayca atlatmasını temenni ediyorum.

Bu konuda ne yazıp çizsek boştur. Çünkü sözün bittiği yerdeyiz. Kalemin değil, silahların konuştuğu yerde konuşmanın ve yazmanın bir gereği yok. Zira mürekkebe kan bulaşmıştır.

Mürekkebe kanın bulaşmasıyla elim yazmaya gitmedi. Hatta "Bugün eylemdeyim. Yazmıyorum" yazıp gazeteye göndererek yazımın bu şekil çıkmasını bile düşündüm. Sonra vazgeçtim. Çünkü önümüzde bir cenaze var, bu cenazenin kaldırılması gerek. Okullar da bizim, ölenler de bizim çocuğumuz ve öğretmenimiz, öldürenler de bizim çocuğumuz.

ABD'de bu tür okul saldırıları pek eksik olmaz. Zaman zaman haberlere konu olur. Görünen o ki okul cinayetlerinde biz de ABD gibi olmaya doğru gidiyoruz. Dilerim ne Teksas oluruz ne de ABD.

Münferit ve son olmasını istediğim bu menfur olay üzerine suçlu arayacak değilim. Okullarda güvenlik zaafı var demeyeceğim. Ki var zaten. Yalnız şu bir gerçek ki öldürdükten sonra intihar etmek suretiyle ölümü göze alan kimseler için ne kadar tedbir alınırsa alınsın, bu şekil gözü dönmüş kişiler, eylemini bir şekilde gerçekleştirebilir. Bu demek değildir ki tedbir alınmasın. Mutlaka tedbir alınmalıdır.

Beni üzen, olayın faillerinin 14 ve 19 yaşında olması. Bu yaşta bu çocuklar nasıl bu hale geliyor, nasıl gözü dönüyor, bunu anlamak zor.

Bana ilginç gelen, 14 yaşındaki çocuğun çantanın içinde beş tabancayla gelmesi. Bu çocuk bu kadar tabancayı nasıl elde etti? Eğer çocuk babasına ait tabancalara bu şekil kolayca ulaşabiliyorsa vay halimize.

Uzatmadan, okulların daha güvenli olması için ne yapılabilir?

Zorunlu eğitim gözden geçirilmeli. Okumak istemeyen, okulda devamlı problem çıkaran, sınıfın altını üstüne getiren, adeta ben okumak istemiyorum diye bağıranları illa mezun edeceğiz, ortaokul ve lise mezunu yapacağız sevdasından vazgeçilmelidir. Zira zorla güzellik olmaz. Oldurmaya kalkarsak da bu şekil acı tablolarla karşı karşıya kalırız.

Hangi okul kademesi olursa olsun, okula girişlerde önleyici ve caydırıcı tedbirler alınmalı. Tek tip okul forması, saç, sakal, bıyık, kısaca kaporta kontrolü sevdasından vazgeçilmeli. Sadede gelmeli. Okulların ihata duvarları herkesin atlayıp girebileceği ve kaçabileceği şekilde olmamalı. Okula tek giriş olmalı. Öğrenci, veli, ziyaretçi ve misafir kontrol ile alınmalı. Her gelen elini, kolunu sallayarak okullara girmemeli. Bu konuda teknolojinin imkanlarından yararlanılmalı. Okul girişlerine caydırıcı olması bakımından güvenlik konabilir. Okula girecek olanın yüz okuması yapılabilir. Çantasında ve üzerinde neyle geçtiğinin tespiti için X-Ray cihazı konabilir. Yüzü okunmayan ve üzerinde yasaklı malzeme olan okul bahçesine girememeli.

Öğretmenin ve okul yönetiminin devam ve devamsızlık için yoklama fişine yazması uygulaması yerine, her sınıf girişine konacak yüz okuma ve otomatik kapı aracılığıyla yoklamanın yapılması uygulamasına geçilmelidir. Bu önerime ne alaka denebilir. Basının yazdığına göre Siverek'teki açık lisede okuyan öğrenci, devamsızlıktan kaldığı için açık liseye gitmiş. Büyük ihtimalle bu öğrenci, devamsızlıktan kalmasının suçlusu olarak okulu gördü. Yüz okuma uygulaması bu mazereti ortadan kaldırır. Derse geç gelmenin de önüne geçer.

Kısaca, okullar herkes için yol geçen hanı olmaktan kurtarılmalı. Okullar, öğrenci ve öğretmen için en güvenilir yerler olmalı. Çocuğunu okula gönderen velinin de gözü arkada kalmamalı... 

14 Nisan 2026 Salı

Alışveriş Benim İşim

Yıllardır banyo sabunu olarak bir markanın dört kiloluk sabununu alırdım. Önceleri çok beğendiğim bu sabunu beğenmez oldum. Zaten fiyatı da durmadı. Uçtu gitti. Marketten markete de fiyatını çok farklı gördüm.

İster istemez hangi sabunu alayım arayışına girdim. 

Tarım Kredi Kooperatifi marketinde kasaya yakın bir sabunun teşhir edildiğini gördüm. İki kilosu 200 lira idi. 

Nasıl olduğunu bilemediğim için uzun süre her gidişimde almadım. Fiyatı da hep aynı kaldı. 

Bir defasında denemek için bir paket aldım. Sabunu beğendik. Beğendik ise bu sabunu kaçırmamalıydım. 

Sabunu aldığım zaman ayın üçü ya da dördü idi. Kredi kartının kesim tarihi geçtikten sonra alayım. Nasılsa evde şimdilik var, aciliyeti yok. Çünkü fiyatı da hep aynı dedim. 

Kredi kartının ekstresi kesildikten sonra başka alacaklarla birlikte sabun da alayım diye Koop'a gittim. O da ne! Sabunun fiyatı 250 olmuş. Vay anasına vay! 

Bir düşüncedir aldı beni. Haliyle pişmanlık diz boyu. Geçen alıvermedim de. İlla kredi kartının kesimini beklemek de neymiş dedim durdum. Hızımı alamayıp kendime kızmaya başladım. Zira hak etmiştim. 

Aylardır fiyatı aynı kalan ürüne birden elli lira koymak olacak şey değildi. Anlaşılan o ki Koop, bu sabunun nasılsa bir alıcısı çıktı. Bir alan bir daha almaya gelir. En iyisi biz bunu zamlandıralım ki Hanya'yı Konya'yı görsün. Bir de kesim tarihi hesabı yapmanın neye mal olacağını da bilsin hesabı yapmış olmalı. 

Hasılı benim hesap Koop'a uymadı.

Sonrası ne mi yaptım? Kah alışverişe gittiğimde kah yürüyüş yapmak için uğradığımda evime yarım saatlik yürüyüş mesafesinde olan bu markete uğradım. İlk işim bu sabunun fiyatına bakmak oldu. Kaç defa gitmişsem, fiyatını yine zamlı fiyat gördüm. Evde sabun azaldı, kalmadı sözlerine de kulak vermedim. Ben sabunun fiyatını takip etmekten bıkıp usanmadım. Onlar da zamlı fiyattan bir kuruş indirmemekte inat ettiler. Haliyle her fiyat takibinde moral bozukluğu ve son pişmanlık. Artık neye yarayacaksa. Bilin ki anlatılmaz, yaşanır. 

Olmayacak böyle. Bu marka sabunun fiyatına İnternetten baktım. İnternet satışına 546 lira yazmışlar. Aha vicdansızlar aha insafsızlar... 

Yeter sabunsuz kaldığın. Koktun iyice dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin, stoklarda sabunumuz eksik olmaz. Hatta bir tanesini de yurtdışına götürmüştüm de orada bu sabunla iki kez yıkanmak nasip oldu. Başkası da müstefit oldu. Artanı da orada bırakıp geldim. 

Niye almıyorum? Çünkü fiyatlara önce bindirme sonra da indirme olur bizde. Bu market de ne yapıp ne edip indirir beklentisi içerisine girdim. Yürüyüşü bahane ederek gittim gittim geldim. 

Yine bir gün bu markete yöneldim. Yöneldim ama hiç umudum kalmadı. Ne yapıp ne edip bana zamlı fiyattan aldıracaklar bunlar dedim durdum. 

Markete gitmiştim ki o da ne! Beklediğim indirim gelmiş. Benim sabunu 220 liraya çekmişler. Bir sevinç bir sevinç. Hemen ikişer kiloluk paketten dört paket aldım. Bu sevinçle, yanına iki kalem başka şey de aldım ve sekiz kilo sabunu yarım saat yol yürüyerek eve götürdüm. 

Şu bir gerçek ki alışveriş benim işim. Azmin ve inadın zaferiydi bu. Sayesinde günlük yürüyüşlerimi de yapmış oldum. Her ne kadar bu alışverişte sabunun önceki fiyatına göre 80 lira fazla para vermiş olsam da yeni fiyatı 250'ye göre 120 lira kâr ettim. Unutmayın. Alışveriş benim işim. 

121 Yıllık Bina

Berlin'de Almanlar tarafından üretilip servis edilen Solana kripto parası hakkında önceki yazımda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımda da Solana için tahsis edilen beş katlı bina hakkında bilgi vereceğim.

Bina, 1905 yılında yapılmış, yığma bir bina. Nereden bakarsak 2026 yılı itibariyle 121 yıllık bina ve hala kullanımda.

Binanın 1905 yılında yapıldığını duyunca Blockchain ve Solana'dan ziyade bu bina dikkatimi çekti.

Dışı sıvalı, içi tuğlalı binanın. İçini sıvama gereksinimi duymamışlar nedense.

Binanın ortası bahçe gibi boş bırakılmış. Gül ekilmiş. Bu boşluğa pencereler konmuş.

Hem bu binanın hem de çoğu binanın çatıları da dikkatimi çekti. Çatıları dik. Her çatıda da pencereler var. Belli ki çatılar da kullanılıyor.

Eski bir bina olmasına rağmen bina kullanışlı. Sigara içecekler için aşağıya inip dışarı çıkmasına da gerek görmemişler. Ortadaki boşluklara balkonlar yapılmış. Sigara içecek olan zaman kaybetmeden balkona çıkabiliyor.

Girişteki sıvalı yerler karalanmış. Karalama sade bu binaya mahsus değil, Berlin'de bazı binalarda bu şekil karalama yapmanın ve yazı yazmanın yaygın olduğunu hem gördüm hem de işittim.

Bir katın karşısındaki duvarın kapısının üstü ve yanına "I hate vandalizm" yazılmak suretiyle, duvar yazıyla bilinçli bir şekilde doldurulmuş. Biliyorsunuz vandalizm, "Kamuya veya kişilere ait mallara, sanat eserlerine ya da çevreye bilerek ve isteyerek, genellikle zevk veya öfke amacıyla zarar verme ve tahrip etme eylemine" denir.

Duvarların karalanması da bana göre bir çeşit vandalizm. Artık Almanlar vandalizmden ne anlıyorsa.

Vandalizmi bir tarafa bırakıp tekrar binaya gelirsem, o gün dışarıda hava yağışlı ve soğuk olmasına rağmen binanın kaloriferleri yanmadığı halde içerisi üşütmüyordu. Hatta üzerimizdeki pardösüleri çoğumuz askıya astı. Aynı hava bizde olsa kaloriferlerimiz de yanmasa bizim binalar dondururdu. Çünkü Almanlar duvarları kalın yapıyorlar. Bizdeki gibi tek tuğlayla yapmıyorlar. Çoğu binada sıkça gördüğüm tuğlalar ise bizdeki baca tuğlasına benziyor.

Duvarların kalın yapılması hem binanın ömrünü uzatıyor hem yazın serin, kışın sıcak tutuyor hem de dışarıdan ses almıyor, içerideki sesi de dışarıya vermiyor.

121 yıldır ayakta olan, hala kullanımına devam eden, daha kaç yıl kullanılacak olan bu binayı görünce bizdeki Selçuklu ve Osmanlı eserleri dışında 121 yıllık binamız var mı diye düşünmeden edemedim. Bildiğim kadarıyla bu kadar yıllık binamız yok. Zira bizdeki binaların en uzun ömrü 50 yıldır. Almanya'yı çok iyi tanıyan birine bu binadan bahsedince, "Hocam, onlar 70 yıllık evi eski bina olarak görmüyor, yeni kabul ediyorlar" demez mi? Gel de şaşırma.

İşin garibi Berlin'de tarihi diyebileceğimiz ve hala kullanımda olan bina sayısı çokmuş. Hatta proje ortaklarımızla buluşmak için yolda gördüğüm bir binanın fotoğrafını çekip burası ne binası diye sorduğumda, "Bilemedik. Çünkü bizde bu tür bina sayısı çok" dediler.

Gördüğüm kadarıyla yolları, kaldırımları, bina ve evleri evladiyelik yapmış Almanlar. Bir defa masraf ediyorlar. Tekrar tekrar yıkıp yapmıyorlar. Yıllar yılı yıkmadan kullandıkları için de cadde ve sokakların şekli, şemailiyle ve kültürü değişmiyor.

Almanlardaki bu evladiyelik binaları görünce ister istemez ülkemi kıyasladım. Bizde binaların ömrü uzun değil. Bizdeki inşaat sektörü çok canlı. Yapıp yıkamada üstümüze yok. Yaptıklarımızı yıkıp yeni cadde açıyoruz. Sürekli kentsel dönüşüm yapmak suretiyle binaları yeniliyoruz. Kentsel dönüşüm yapmak için de kat sayısını yükseltmek zorunda kalıyoruz. Bırakalım 120 yıl öncesini 8-10 sene önce terk ettiğimiz ev, sokak ve mahalleye varsak ne evimizi buluruz ne sokağı. Haliyle hiçbir sokak ve mahallemizde tarih kokmuyor. Çünkü her bir yer yüksek katlı beton yığını haline gelmiş.

Bu demektir ki bizim ülkenin ekonomideki canlılığı inşaat sektörüne bağlı. Yapıp yıkmada, yıkıp yapmada üstümüze yok. Milli servetimizi hep israf ederek toprağa görmüyoruz, bina yapımına aktarıyoruz. Sürekli rant çalışıyor bizde. Evladiyelik ev, daire, konut, bina, sokak, cadde, kaldırım ve alt yapı yapmıyoruz. Unutmayalım ki israf denen şey sadece ekmek israfından ibaret değildir.