21 Nisan 2026 Salı

Aha Bir Delil Karartan Daha

Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.

Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi. 

Sopa çok yönlüydü. 

"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",

"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".

Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu. 

Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik. 

Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu. 

Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık. 

Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu. 

Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim. 

Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler. 

Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi. 

Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu. 

Gülistan Doku Olayının Düşündürdükleri

Altı yılın ardından Gülistan Doku dosyasının raflardan indirilmesi, kayıtlara kayıp olarak giren kişinin maktule dönüşmesi, çok sayıda gözaltı kararı verilmesi sevindirici olduğu kadar düşündürücü.

Sevindirici olan, gecikmiş de olsa adaletin tecelli edecek olması, ailenin bir nebze de olsa sorumlular bulundu, cezalarını çekecek diye teselli bulması.

Manidar olan ise bu olayın niçin altı sene önce çözülemediği, niçin bu kadar beklendiği, 

Bu olayın hızlanması ve çözüme gidecek olması Başsavcı'nın bir eseri mi?

Diyelim ki Başsavcı'nın iradesiyle bu olay çözüme yakın. Ya diğer çözüm bekleyen faili meçhuller ne olacak? Bunların ortaya çıkması için böyle savcılar mı gerek?

Bana göre bu olayı hızlandıran ve çözüme götürecek olan, siyasi iradenin bu olayla ilgili start vermesi. Siyasi irade bu olayı çözün emrini verince gördüğümüz gibi arkası çorap söküğü gibi geliyor. Şayet siyasi irade güçlü bir irade ortaya koymasaydı, bu kızımız kayıp olarak kalırdı. 

Altı yıl önce irade ortaya koymayan siyasi irade bugün niçin olayı çözün, dokunulmazlara dokunun diyor? Öyle zannediyorum, bu olayla birlikte bir partide kartlar yeniden karılıyor. Bir tasfiye durumu söz konusu. Bu operasyonun ucu dönemin Adalet Bakanı'na uzanırsa kimse şaşırmasın.

İnanın, mesele kartların yeniden karılması olmasaydı, bu olay adalet sarayı raflarında kayıp olarak kalacaktı. Kendi ikballeri olmasaydı, kızın ölümü kimsenin umurunda olmazdı. 

20 Nisan 2026 Pazartesi

MEB Bakanı İstifa Etmeli mi?

Önce Şanlıurfa, akabinde Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, bir kesim, “Bakan istifa” demeye başladı. Diğer kesim de “Dik dur, eğilme, bu millet seninle” hastagları açtı.

Normal şartlarda bu ülkede hemen hemen her alanda infiale sebebiyet veren bir olay vuku bulduğunda, siyasi sorumluluk gereği istifa edilmesi taraftarıyım. İlgili kişinin sorumlu olup olmamasına, suçlu olup olmamasına bakmadan istifa müessesesi bu ülkede işlemelidir.

Bir diğer husus da nasıl ki futbol maçlarında bir takım beklemediği bir mağlubiyet aldığı zaman bazı teknik direktörler mağlubiyetin faturasını hakeme çıkarırken, kendine güvenen bazı teknik direktörler, mağlubiyetin sorumluluğunu üstleniyorum açıklamasına yer verirler. Halbuki teknik direktör sahaya 11 futbolcu çıkarmış. Maçtan önce gerekli taktikleri vermiştir. Sahada futbolcular oynuyor. Futbolcular iyi oynamasa bile teknik direktörler mağlubiyetten kendilerine pay çıkarırlar. Futbolda böyle güzel örnekler varken niçin siyaset ve diğer alanlarda da olumsuzluklar vuku bulduğunda sorumluluğu üstlenmek olmasın. Bazen sorumluluk üstlenilir. Bakar ki olumsuzluklar peşi sıra gelmeye devam eder. Son çare istifa ediyorum denerek emaneten oturduğu koltuğu bir başkasına devreder.

Bu genel çerçeveden sonra okul saldırılarının ardından Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını istenmesi doğru mu? Açıkçası doğru bulmuyorum. Çünkü bu saldırılarda istifayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Niçin? Çünkü okul saldırısı özellikle Kahramanmaraş saldırısı okul öğrencisi tarafından yapıldı. Öğrencinin çantasının içerisinde tabancayla geleceğini kim kestirebilir? Tüm öğrenciler içinde kitap ve beslenmesi olacak şekilde okula çantasıyla gelir. Bugüne kadar bu çantalar hiç aranıp kontrolden geçmez. Okulun girişinde özel güvenlik olsa bile aranmaz. Çünkü bilinir ki öğrencinin çantasında okul malzemesi olur. Bakmayın, bu saldırılar sonrasında öğrencilerin üst başının ve çantasının arandığına. Yarın bir veli, “Üstünün aranmasından dolayı çocuğum morar yönünden çöktü, psikolojik sıkıntıya girdi” şikayetiyle savcılığa başvursa, büyük ihtimalle öğrencilerin üst baş kontrolü yasaklanır.

Ha bu demek değildir ki öğrencinin okula ne getirdiği hiç kontrol edilmeyecek. Okul disiplin kurulunun alacağı kararla bazen sınıflarda kontrol yapılabilir, şüphelenilen çocuğun üstü başı ve çantası aranabilir.

Kısaca Kahramanmaraş saldırısında okula saldırı içeriden. İçeriden saldırıyı da önceden tespit edip müdahale edebilmek çok zordur. Çünkü hırsız içerideyse kapı kilit tutmaz misali, öğrenci görünümlü saldırganın saldırısını önceden kestirmek mümkün değildir.

Uzatmadan, Kahramanmaraş saldırısında Bakan’ın istifasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

Okula saldırı dışarıdan olsaydı, o zaman okul girişinde güvenlik tedbiri alınmadığı ve okullara güvenlik verilmediği için Bakan sorumlu tutulabilir, istifaya davet edilebilirdi. Bu durumda Bakan’ın istifası uygun olurdu.

Hülasa, bu olay sonrasında “Bakan istifa”, “Bakan’ın yanındayız” demekten ziyade bundan sonra okullarda iç ve dış saldırı olmaması için bir önerimiz varsa buna dair öneriler sunalım. Çocukların daha güvenilir ortamlarda eğitim ve öğretim yapması için Bakan’dan tedbirler almasını isteyelim. Eksiklikleri, güvenlik zaafını ortaya koyalım. Hiçbir önerimiz yoksa susalım, ölenlerin ve yaralananların acısına ortak olalım. Aynı şekilde Bakan’ın yanındayız demeye de gerek yok. Her bakan gibi Bakan da üzerine düşen görevi yapacak. İstifa ve destek açıklamalarıyla kutuplaşmanın esiri olmayalım. Bu kutuplaşmayı gören saldırıya muhatap olan aileler, inanın, “Biz can derdindeyiz, bunlar ise post derdinde” der. Lütfen kayıkçı kavgamızı az ötede yapalım.