14 Mart 2026 Cumartesi

FB'ye Yazık Ediliyor

Futbol hakkında zaman zaman kalem oynatsam da hiçbir takımın fanatiği değilim. Benim spora ilgim yediden yetmişe bu ülkenin çoğunda olan futbol kadardır.

Hafta sonları geldiğinde şampiyonluğa oynayan kulüplerin skorlarına bakarım. Konyaspor, GS ve FB'nin sonuçlarını merak ederim. Ayrıca maça gitmem, TV'de bu takımların maçlarını da izlemem. GS, FB'nin Avrupa maçlarını fırsat bulursam izlerim. Bir de Milli Takımın maçlarına bakarım.

Zaman zaman kısa videolara bakarken önüme gelen FB ve GS takımlarına alt yorumcu analizlerini izlerim. 

Bazen futboldan koparım. Sadece sezon sonu şampiyon olan, Super Ligden düşen ve Super Lige çıkan takımları merak ederim.

Küçüklüğümde FB'li idim. Mahalle arası maçlar yaparken kendi aramızda her birimize futbolcu isimlerini verirdik. Bana da Engin demişlerdi.

Bir gün benden iki yaş büyük amca oğlum, "Takım değiştiriyoruz. Bundan sonra GS'li olacağız" dedi. Türklerin Müslüman oluşu gibi mahalledeki çoğumuz topluca GS'li olduk. Niye GS'li olduk, o yıl GS şampiyon oldu da amca oğlum takım mı değiştirdi? Bunun sebebini de bilmiyorum.

Kendi aramızda maç yaparken çoğu akran yeni takımımız GS'li futbolculardan isim seçti. Benimki yine Engin olarak kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, FB'de oynayan Engin de GS'li futbolcu olmuştu. 

Hem GS hem de FB tıpkı BJK ve Trabzonspor gibi köklü kulüp. Şampiyonluklar bu kulüplerde daha fazla. Bu dört kulübün Türkiye'nin her bir tarafından taraftarı var. Bu dört kulüp rekabette olmazsa olmaz kulüplerdir. 

Takım olarak GS'yi tutsam da ülke futbolunun gelişmesi bakımından iyi oynayanın şampiyon olmasını isterim. Aralarında rekabet olsun isterim. Ülke şampiyonluğunun yanında kulüplerimizin Avrupa arenasında başarılı olmasını isterim. 

Kulüplerimizin alt yapıya önem vermesini, olur olmaz yabancı futbolcu transfer etmemesini, ülke parasının yabancılara gitmemesini isterim. Alt yapıya ne kadar önem verilirse Milli Takıma daha fazla futbolcu seçeneği söz konusu olacak. Bu ülke de yabancı futbolcuya cennet olmayacak. Yabancı futbolcu alınacaksa da gelecek vadeden, giderken kulüplerine para kazandıran olmasını isterim. Ahı gitmiş, vahi kalmış, elde kalacak futbolcu transferlerinin yapılmamasını isterim. 

Bu ülkeye esas başarı getirecek olan alt yapıdan yetişen futbolculardır. Bunun örneği de 2000'li yılda UEFA ve Super Kupayı müzesine götüren GS'dir. GS'yi başarıya götüren de üç dört yabancı dışında alt yapıdan yetişen futbolculardı. 

Belki güleceksiniz belki çok saçma bulacaksınız ama FB deyince isminden hareketle Fener Rum Patrikhanesi, GS deyince Fransızların açtığı Galatasaray Lisesi aklıma geliyor. Kısaca iki isim de bana bu çağrışımları yapıyor. 

Buna rağmen önce FB'li sonra da GS'li oldum. Ne Fenerbahçe Rum Patrikhanesi'nin ne de GS Fransızların. Her ikisi de bu ülkenin takımı. Zaman zaman GS'nin ismi FETÖ ile anılsa da bunun da GS'ye haksız bir itham olduğunu düşünürüm. 

Yazıya koyduğum başlığa bakarsanız, bu yazı FB yazısı olacaktı. Bir girdim, çıkamadım gördüğünüz gibi. Malumunuz FB ligin sonuncusu ve düştü gözüyle bakılan Fatih Karagümrükspora 2-0 yenildi. Bu sonuçla sezonun ilk yenilgisini aldı ve şampiyonluk adaylığında en büyük yarayı aldı. 

Bir GS'li olarak FB'nin şampiyon olmasını istemem. Yenilmesi açıkçası sevindirdi. Aynı duygular FB'liler de de vardır. Sevinmenin ardından üzüldüm. Şampiyonluğa oynayan bir kulüp bu sonucu almamalıydı. Meydanın GS'ye bırakılması, futbolda rekabetin zayıflaması demektir. Takımlar öyle iyi olmalı ki bir seyir zevki olan futbolumuz gelişsin. Rekabet ortamı kalkarsa takımlarımız annelerinin liginde birbirlerine horozlanırlar dururlar.

Geleyim FB'ye. FB'ye yazık ediliyor. Bu takıma en büyük zararı da FB'ye başkan olanlar veriyor. Hem Aziz Yıldırım hem Ali Koç bu kulübü kendi çiftlikleri gibi yönetti. Saran biraz farklı diye düşündüm. Görünen o ki bu da selefi olan kişileri aratmayacak.

FB'nin yönetim sorunu var. FB zenginler kulübü. Parası olan bu kulübe başkan yapılıyor. Parayı veren de takım kuruyorum diye parayı har vurup harman savuruyor. Geldiler mi, gitmeyi de bilmiyorlar. Tıpkı bizim siyasi liderlerimiz gibi. Bu kulüp GS gibi ekiple yönetilmiyor, adeta tek kişiden oluşan bir yönetim görüntüsü var. Parayı veren bu kulüpte düdüğü çalıyor.

FB'liler başarılı olmak istiyorlarsa ilk önce bu tek kişi yönetiminden kurtulmalı. Takımı ekibe havale etmeli. Bu takım zenginlerin oyuncağı olmamalı. Kulüp iş bilen ehil insanlara teslim edilmeli. 

Bildiğim kadarıyla FB'nin para sorunu yok. Yönetim sorunu var. FB kulübü üyeleri ilk önce zengin başkan klasiğine neşter vurmalı. Kulübü ortak akıl yönetmeli. Bir futbol politikası olmalı. Her sene futbolcu ve teknik direktör değiştirmekten vazgeçmeli. 

Bir de her başarısızlığa kulp bulmaktan, mazeret ve gerekçe üretmekten bu kulüp sevenleri vazgeçmeli. Başarısızlığa kılıf bulmaktan uzaklaşmalılar. GS ile rekabet etmeleri güzel ama GS ile yatıp kalkmaktan da vazgeçmeliler. Fazla haset iyi değildir ancak kendisine zarar verir. 

Eğer dediğim yapılmazsa FB kolay kolay belini doğrultamaz. Bu günleri mumla arar. Bu da hem FB'ye hem de ülke futboluna zarardan başka bir şey değildir. 

13 Mart 2026 Cuma

Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?

ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.

Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.

Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.

Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?

Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.

Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur. 

Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür. 

Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.

Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.

Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım. 

Fıtrat Hadisi

Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.

Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.

Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.

Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım. 

1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".

2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".

Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.

Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.

Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.

Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.

Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.

Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.

Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz. 

Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum.