19 Mart 2026 Perşembe

Borçlu musun? Yandın!

1992 yılıydı. Gaziantep Nizip'te çalışırken oturduğum evin pis su gider borusunda bir çatlak oluştu. Bir çeşmeci buldum. Çeşmeciye, maaşa iki, üç gün var. O zamana kadar beklersen, işimi yapıver. Maaşı alır almaz gelir öderim. Borcum borçtur. İstemek için gelme dedim. Tamam dedi.

Çeşmeci işini yaptı gitti.

Bir pazar gününün sabahıydı.  Sabah 7,5-8.00 sularında, kapının zili acı acı çaldı. Gözlerimi ovuşturarak kimdir diye pencereden dışarıya baktım. Çeşmeci idi kapıda bekleyen. Hayırdır dedim. "Bugün maaş günü. Borcumu almaya geldim. Hani maaş günü verecektin" dedi.

Güler misin ağlar mısın, kızar mısın? Be kardeşim, sabah sabah derdin ne? Vereceğim dedim ya. Ayrıca gelmene gerek yoktu. Bugün pazar. Tatil gününe geldiği zaman maaşlar yatmaz, ilk iş günü yatar. Yarın çekip vereceğim. Buraya kadar zahmet etmişsin dedim. "Ha tamam öyleyse" dedi gitti.

Bilmeyenler için söyleyeyim. Aradan yıllar geçti. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar maaşlar tatile denk gelince pazartesi hesaba yatardı. Şimdiki gibi EFT ya yoktu ya da yaygın değildi. Herkesin banka hesabı olmazdı.

Ertesi günü ilk işim erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya çıkıp Ziraat Bankası önündeki ATM'ye gitmek oldu. Çünkü çeşmecinin sağı solu belli olmazdı. Tekrar param da param diye kapıma dayanabilirdi.

Belli ki cins birine iş yaptırmışım. Cins birinden de dengeli bir hareket beklemek safdillik olur.

Ama çatmıştım işte böyle birine. Borcumu öteleyen, borcuna sadık olmayan, borcunu isteten biri olsam gam yemem. Ne alacağımı isteyebilirim ne de borcumu istetirim. Günü gelince ilk işim borcumu ödemek olur. Çünkü istetmeyi sevmem. Borçlu da duramam. Ne zamanki borcumu öderim. İşte o zaman rahatlarım. Gel de bunu benim araya araya bulduğum çeşmeciye anlat. Bu arada bizim borçlu devlet bu borçla iyi rahat ediyor. 

*

2003 ya da 2004 yılı olsa gerek. Adana'da Çakmak Plaza'da küçük bir esnaftan çocuklara kıyafet almıştım. Esnaf aldıklarımızı poşete koyup uzattı. Ben de ödeme için kredi kartını. "Bizde kredi kartı yok" demez mi. O zaman bende de nakit yok. Bu durumda aldıklarım kalsın dedim ve poşeti tezgaha koydum. Esnaf, "Koyma tezgaha. Al poşeti götür" dedi. Anlatamadım galiba. Maaş öncesi bende para yok dedim. "Götür, çocuklar giysin. Sonra verirsin" dedi. İyi de beni tanımıyorsun. Çıktıktan sonra getirmesem, beni nerede arayıp bulacaksın bu koca Adana'da dedim. "Götür. Sen getirirsin. Sende getirmeyecek göz yok. Getirmesen de canın sağ olsun" dedi. O zaman yazar mısın borcumu bir yere dedim. "Yazmaya gerek yok" dedi, poşeti elime verdi. Dükkandan çıktım ama içim içime sığmadı. O anki yaşadığım mutluluğu anlatamam. Eve giderken adeta ayaklarım yere basmadı. Çünkü fellah denilen Adanalı tanımadığı bana güvenmişti. 

Tam hatırlamıyorum ama maaşa üç beş gün vardı. Maaş günü ya dersimin olmadığı ya da hafta sonu tatili olan bir gündü.

Sabah evde kahvaltıyı yaptıktan sonra oturduğum mahalle olan Belediye Evleri Mahallesinden (Adana Koop) dolmuşa binip çarşıyı boyladım. ATM'den parayı çekip esnafın dükkanına girdim. Sizden kıyafet almıştım. Borcumu getirdim diye kendimi tanıttım. Teşekkür edip ayrıldım.

Borcumu ödemenin ve bana güvenenin güvenini sarsmamanın mutluluğunu da çıktıktan sonra yaşadığımı söylemeliyim.

Çok dürüst biri olmasam da borcumu ödeme konusunda titiz ve duyarlıyım. Borcumu getirmesem de adam peşime düşecek biri değildi. Ki senet bile yapmadı, deftere de yazmadı. Peşime düşecek olsa Adana kazan, ben kepçe. Arasın ki bulsun. Gel de bunu Nizip'teki çeşmeciye anlat.

Geçmişte başımdan geçen bu iki anekdot, borcuna sadık olmayan kişileri görünce aklıma geldi. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.

ABD-İsrail ve İran Savaşının Düşündürdükleri

Görünen o ki dünya küresel gücün elinde bir oyuncak. Dünyanın ipini elinde tutan bu küresel şer gücü, hedeflediği süfli emellerine adım adım ilerliyor. Dünya kaybederken hep onlar kazanıyor. 

Hedeflerine savaşla ulaşacaklarsa savaşı başlatıyorlar.

Hedeflerine iç savaşla ve istikrarsızlıkla ulaşacaklarsa her ülkenin bünyesinde tuttukları yerel güçleri harekete geçirerek kendi adlarına vekalet savaşı yaptırıyorlar.

Hedeflerine barışla ulaşacaklarsa bu da ellerinde.

Küresel güçlerin operasyonel gücü ABD. Bu ülkeye hangi rolü vermişlerse bu ülke bunu yerine getiriyor.

Bunun için ülkenin başına uçuk kaçık ve deli birini getirmek istiyorlarsa, akıllı lafını deliye söyletir misali böyle bir başkan buluyorlar. 

Yazdıkları senaryoyu deliye veriyorlar. O da bir güzel rolünü oynuyor. 

Bu deli yeri geliyor altınla oynuyor. Altını çıkarıyor ve indiriyor. 

Petrolün varilini yükseltmek istiyorlarsa bunu da çok iyi beceriyorlar. 

Tüm bu yaptıklarına ve son ABD-İran savaşına bakınca, küresel güçlerin amacının dünyayı yaşanmaz kılmayı hedefledikleri bir gerçek.

Bu küresel güçler huzur ve mutluluğa kavuşmadan, amaçlarına ulaşmadan dünyaya rahat yok. 

Öyle görünüyor ki ABD ve İran savaşı, ülkelerin enflasyonun azdıracak, hayat pahalılığını beraberinde getirecek. Bu yaşadığımız enflasyon ve hayat pahalılığına rahmet okutacak bir pahalılık bizi bekliyor. 

Bunun için öldürmedik insan bırakmayacaklar. Çünkü onlar için insanlar, çocuk ve kadınlar birer kobaydır.

Bu küresel güçler, kan, gözyaşı, ölüm ve katliamdan beslenen birer vampirdir. Bu uğurda tüm dünyayı ateşe vermeye dünden hazırlar.

ABD de bu rolü üstlenmiş durumda ve dünya bir deliye emanet. Delinin ise ne vicdanı olur ne de insanlığı.

İnsanlıktan çıkmış bu insan görünümlü vampirler yaşadıkça bu dünya yaşanmaz olacaktır.

Hasılı, canavarlaşan bu küresel güçlerin elinde dünya insanı bir tutsak bir esir bir figür. 

Eski Bayramlar

Yaşlanmış olanlardan çok duyarız. Nerede o eski bayramlar deriz.

Çocukluğumuzdaki bayramlara özlem duyarız. 

Aslında değişen bayramlar değil, biziz. Çünkü çocuklukta sorumluluğumuz yoktu. Sorumluluk yoksa bayramın tadını alırız. Ne zamanki sorumlu oluruz. İşte bu sorumluluk bizi çocukluluğumuzdaki bayramlara götürür. 

Kısaca bayramlar aynı olsa da eski bayramlara özlem duyduran üstlendiğimiz sorumluluktur. Nerede bir sorumluluk varsa ağzımızın tadı kaçar. Çünkü bayramlar, eş dostu ziyaret etmek, hal hatır sormak, büyüklerin gönlünü almak, çocukları sevindirmek ise de sorumluluk sahibi büyükler için bayram demek masraf demek. 

Eskiden her bayramda ya da bayramın birinde üst baş almak masrafı varken şimdi giyim kuşam için bayramlar beklenmediği için bayramlarda kıyafet masrafı pek olmuyor. 

Eski bayramlar gibi eş dost ziyaret edilmiyor. Sen bana, ben sana şeklinde genelde karşılıklı gidip gelmeler oluyor. Ziyaret ettiğimiz kişileri alabildiğine daralttık. Daha seçiciyiz artık.

Hele uzun tatil olursa bu bayram tatili tatil için birebir oluyor. Soluğu tatil beldesinde alıyoruz.

Bayramı evde geçireceksek eskisi gibi pek hazırlık yapmıyoruz. Eskiden sadece ikramlık olarak şeker ve lokum alıp diğerlerini el emeği, göz nuru kendimiz yani annelerimiz komşularla birlikte yaparken şimdi tamamen hazıra yöneldik.

Bayrama börek mi lazım. Nasılsa ev ve el yapımı börekçiler var. Sipariş için bir telefona bakar. 

Tatlı mı lazım. Yine ev yapımı baklava yapanlar var. Hemen bir tepsi sipariş verip alıyoruz. 

İnanın, ne şekerin yanına varılıyor ne lokumun ne böreğin ne de tatlının. 

Pahalı olduğunu bile bile günümüz kültürü bu. 

Eskiden yaptığımız böreğin, tatlının lezzetinden dolayı evin hanımına, çok güzel olmuş, ellerine sağlık derken, şimdi böreği, tatlıyı kimden aldın diye soruyoruz. Çünkü herkes hazıra yöneldi.

İşin garibi dünyanın masrafını yaparak aldığın tatlı ve böreği, lokum ve şekeri pek beğenen de yok. 

Sadece ikramlıklar değil. Çocuklar ve gençler harçlık da beğenmiyor şimdi. Büyükler ne vereceğini şaşırıyor. Ne kadar versen bile paranın değeri olmadığından verilen harçlıktan çocuklar da memnun değil. 

Bundandır ki eski bayramların tadı yok. Tat almayınca, nerede kaldı eski bayramlar diyoruz. Dediğim gibi bayramlar aynı bayramlar. Değişen biziz. İkramlarımızdır değişen. Bayram hazırlıklarımız değişti. Masraflarımız değişti. Bir de roller değişti. Dün sorumluluk almayan çocuklardık. Bugün sorumluluk alan büyükleriz. Sorumluluk ise insanın ağzının tadını kaçırır.