9 Ocak 2026 Cuma

Çarşamba Günlüğüm

Günlerden çarşamba. Ocak ayının ilk haftası olmasına rağmen dışarıda hava 15 derece ve güneşli. Tam yürünecek hava. Epeydir uğramadığım Çarşamba semt pazarına ve Meram Yaka'daki markete uğrayayım. Biraz pazardan biraz marketten ihtiyacımı gidereyim dedim. Çıktım yola. 

Pazarın içine girerek öylesine fiyatlara göz attım. Hiçbir şey almadan markete geçtim. Marketin önü anam babam günüydü. Adeta pazar müşterisi buradaydı. Sebze ve meyve seçen seçene. Son yılların yükselen geleneği diyelim buna. 

Çok değil, yakın zamana kadar halkın çoğu daha hesaplı diye semt pazarlarını tercih ederdi. Şimdi marketler fiyat yönünden semt pazarlarıyla yarışıyor. Yeter ki yakınında bir semt pazarı kurulsun. O gün sebze ve meyvede indirime gidiyorlar. Mahalleli de bunu bildiği için semt pazarı yerine marketi tercih ediyor. Hem nakit harcamıyor hem daha hesaplı alıyor hem de sebze ve meyvesini kendi seçip poşetine dolduruyor. Kısaca ne aldığını biliyor. 

Semt pazarları (özellikle Konya) esnafı, kendisine çekidüzen vermez, kendisini yenilemez, eski bildik usul müşteriye seçtirmez, kendi doldurmaya kalkar, tezgahın müşteri çeken önü ile arkasını farklı tutar ve arkadan doldurur, kısaca kısa günün kârı müşterisini kandırmaya devam ederse, günün birinde semt pazarları sinek avlar. 

Adeta semt pazarı kurulmuş marketin önündeki ürünlere bir göz attım. Hangi ürünleri marketten hangisini pazardan alacağıma karar verdim. Kalabalıklar arasına girerek üç dört kalem ihtiyacımı poşetlere doldurdum. İçeriye geçip tarttırdım. 

Ödeme yapmadan önce gözüme çarpan bir ihtiyaç olur mu diye şarküteri, temizlik ve mandıra taraflarına adımladım. Peynire bakayım derken biri "Ne yapıyorsun" dedi. Baktım, lisede dersime giren şimdilerde emekli olan bir öğretmenimizdi. Hal hatır sorduk. Ardından "Gözlerim görmüyor. Şu markanın böreklik peyniri vardı şuralarda. Görebiliyor musun? Aman başka marka olmasın. Hanımı kızdırmayayım. Benim gözler görmüyor yaştan. Aman yaşlanma. Saçını sakalını ağartma" dedi. Epey bir göz attım. Baktığım tarafa bir daha baktım. Göremedim. Hocam, eşiniz size kızamaz. Bizim gibi değilsiniz. Siz kazaksınız dedim. "Öyle değil de neyse. Galiba yok. Bu marka diğer markalara göre beş-on lira daha uygun da ondan. Hesaplı olunca kalmamış. Kalsın. Sonra bir daha gelirim" dedi. 

Bildim bileli emekli olan hocam yaşına göre yine iyiydi. Yaşını sordum. 82 dedi. Maşallah çok iyisin dedim. "Öyle değil. Yaşlılık fena. Aman yaşlanma" dedi bir kez daha. Belli ki yaşını mesele ediniyor. Ben de yaşlandım. Ardından geliyorum. Saçım sakalım da ağardı gördüğün gibi dedim. Vedalaşıp ayrıldık. 

Görüşmenin ardından bir iki kalem daha alıp ödemeyi yaparak marketten çıktım. Markette beğenmediğim bazı meyve ve sebzeleri almak için semt pazarına yöneldim. 

Yolda giderken emekli hocamla ayaküstü görüşmemizi zihnimden geçirdim. "Aman yaşlanma" demesini düşündüm. İlk defa bir hoca sözü dinleyip yaşlanmayayım dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü gerçekleştirilmesi muhal bir istek idi hocamın dediği. Ne çare ki her doğan fani, yaşlanmaya mahkum. Hocamınki de bir temenni. Bu demektir ki yaşlılık zor. Çünkü dış görünüşünden sağlam gibi gözükse de belli ki zorlanıyor. Ne diyelim, Allah ele avuca muhtaç etmesin kimseyi. 

Ardından acaba hocamız Meram Yaka'da bu markette ne arardı? Arkadaşın komşusu olduğu için biliyorum. Hocamız Lalebahçe'de oturuyor. Ta Lalebahçe'den böreklik peynir almak için buraya gelmiş olamaz. Acaba birçok emekli gibi maddi sıkıntı mı çekiyor? Fiyatı diğerlerinden 5-10 lira daha hesaplı dediğine göre büyük ihtimalle, aradığı markanın peynirini daha ucuza almak için nereden baksan 10 km mesafedeki bu markete gelmiş olmalı. Toplu alışverişe de gelmiş olamaz. Çünkü önünde market arabası yoktu. Elinde de aldığı bir şey yoktu. Emekli olduğuna göre yalnızlara oynayan birçok emekli gibi hem vakit geçireyim hem de peyniri ucuza alayım demiş olmalı. Nasılsa 65 üstü olduğu için toplu taşımaya ücret de ödemiyor. Neyse Allah her konuda herkesin yardımcısı olsun. 

Pazara vardım. Marketten almadığım sebze ve meyveyi de buradan farklı satıcılardan aldım. En son elma alayım dedim. Birbirine yakın birkaç satıcıdaki kırmızı starking elmalar dikkatimi çekti. Hangisinden alayım derken bir tanesine yaklaşıp ön ve arka kontrolü yaptım. Farklıydı. Delikanlı, arka farklı sanırım. Şu ön taraftan verir misin dedim. "Olmaz. Ön ve arka aynı. Gözlerin flu görüyor da ondan farklı görüyorsun" dedi. Suçlu ben olmuştum pazarcının gözünde. Yok, farklıydı dediğime kim inanırdı. Nasılsa yaşlıyım. Millet, gözleri iyi gören gence mi inanır yoksa ben ihtiyara mı? Yaşlılık demek organların işlevinin yavaş yavaş eski gücünü kaybetmesi demekti. Az önce yaşlılıktan dert yanan hocam kadar olmasam da ben de yaşlıydım gencin gözünde. Zaten çoğu pazarcının gözünde hep biz müşteriler suçluydu. 

Burnundan kıl aldırmayan, beni suçlayan, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gören bu pazarcıya cevap vermedim. Geçip tezgahın önü ile arkası aynı olan yanındaki komşusundan aldım. 

Hesapta olmayanları da alarak pazar arabamı iyice doldurduktan sonra çıkışa doğru giderken, "Dur, nere giden" diyerek pazar arabamı tutan bir kişinin sesiyle durakladım. Kimdir diye yüzüne baktım. Yüzünde maske olduğu için önce çıkaramadım. Dikkatli bakışıma o da hiç ses vermedi. Ben falanım demedi. Sonra Hasan Tanoğlu Hocam, siz misiniz dedim. "Evet" Benim Ramazancığım" dedi. Hasan Hocam da emekli hocalarımdandı. 1985-1986 öğretim yılında müdür yardımcımızdı. Mezun olduktan sonra birkaç defa görüşmüştük. İlerlemiş yaşına rağmen dinç gördüm kendisini. Hafızasına da hayran kaldım. Türkçesi zaten mükemmel. Nazik ve kibarlığından zaten hiç ödün vermedi. Hassasiyetine zaten diyecek yok. Grip olduğu için başkasına geçmesin diye maske bile takmış. Görüşelim diyerek telefonlarımızı aldık. Vedalaştık. 

Yükümü tutup evimin yolunu tuttum. Yolda giderken zihni bir şeyle meşgul etmek yolu da birden bitiriyor. Zihnimi neyle yorayım diye düşünmedim. Çünkü tezgahın önü ile arkası farklı pazarcının "Önü de aynı, arkası da. Gözlerinden farklı geldi" demesi, suç bastırır türünden bir savunma psikolojisinden başka bir şey değildi. Daha önce de böyle biri denk gelmişti bana. O da beni daha doğrusu gözlerimi suçlamıştı. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2015/12/sen-o-gozlerini-goster.html

Bilmiyor ki yaşım 62 olsa da hâlâ yakın gözlüğü kullanmıyorum. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2022/10/masallahm-var.html). 

Yıllardır uzak için 2,75 olarak kullandığım göz numaramı göz doktorum, "Senin göz numaran 1,5'a düşmüş ama ben 2 yazacağım" diyerek değiştirdi ve beni cam masrafına soktu. Tüm bunları düşünürken bir bakmışım. Evimin önündeyim. 

Sebze ve meyveyi eve taşıdım. Sonra ver elini çarşı deyip çıktım yola. Aziziye taraflarını dolaşıp geldim. Eve geldiğim zaman günün kârı 9 km idi. 





7 Ocak 2026 Çarşamba

Devletin Altını Oyan Oyana

Lisede okurken benden yaşça çok küçük bir arkadaşım vardı. Yollar sonra en son pandemi zamanı karşılaşmıştım. Liseyi bitirdikten sonra bir belediyede çalışmaya başlamış.

Bu görüşmenin ardından geçen gün çarşıda yine karşılaştım. Hal hatır sonrası mesai günü bu saatte burada ne arıyorsun dedim. “Abi, ben emekli oldum. Şimdi de bir esnafın yanında ona yardımcı oluyorum” dedi. Yaşın daha genç. Madem çalışmaya devam edecektin. Niye emekli oldun dedim. “Abi, ben de çalışmak isterdim. İşçi kadrosunda olunca belediyelerde çalışmaya devam etmek pek mümkün değil. Amirime, çalışmak istediğimi söyledim. Emekli olacaksın dedi. Emekliliğe yanaşmayınca mezarlıkları gösteriyorlar” dedi. Daha da kabul etmezsen seni en ücra köşeye tayinini çıkarıyorlar. Bu da emekli ol demektir” dedi.

Çalıştığın belediyede fazlalık mıydın dedim. “Yok abi, hemen yerime birini aldılar. Zaten buralar böyle. Emekliliği hak edeni emekli edip yerine birini almak mutat bizde. Yerime aldıklarına benden düşük maaş verseler, emekli olmam belediyenin lehine diyeceğim. Ama öyle değil” dedi.

Ayaküstü olunca konuşmayı fazla uzatmadık. Vedalaştık. Ortam müsait olsaydı, niye mezarlıkları gösteriyorlar diyecektim. Bir daha karşılaşınca sorarım. Mezarlıklardan kasıt, “Şu mezarlıklara bak. Hepsi kendini vazgeçilmez sanıyordu. Hepsi öldü gitti. Yani sen de vazgeçilmez değilsin. Yerine gelen de senin yaptığın işi hayli hayli yapar” demek olsa gerek.
*
Yine belediyede çalışan, çalıştığı birimin beyni mesabesinde iken EYT’den emekliliği gelen birine, emekli ol denir. Çalışan, ihtiyacı olduğundan emekli olmayacağını söyler. Aynı gün tayini 120 km uzaklıkta olan bir yere tayini çıkar. Gelen yazıda “İlgili kişinin ilişiğinin kesilerek ayrılış yazısının gönderilmesi” rica edilir.

Çalışan, tayininin çıkmasına ve tayindeki hıza şok geçirir. Ücra ve uzak olsa da tayininin çıktığı yere gitmek ister. Ne var ki tayininin çıktığı yerde barınma sorunu olduğunu öğrenince, çaresiz emekli olmaya karar verir. Kendisinden jet hızıyla emeklilik dilekçesi alınır. Birikmiş izinlerimi kullandıktan sonra emekli olayım talebini iletir. Amiri bir alicenaplık örneği sergiler. Bu isteği kabul eder. Aynı gün “Şu kişiye ait şu tarih şu sayı ile gönderilen atama kararnamesi iptal edilmiştir” yazısı gelir. Kısaca önce tayini çıkarılan sonra da tayini iptal edilip yerinde kalması sağlanan kişi yıllık izninin bitiminin ardından emekli edilecektir.

Hangi belediye diye sormayın. Türkiye’nin değişik yerlerinde çalıştım. Her birinde de hala görüştüğüm dostlarım vardır. Üstelik verdiğim iki örnek istisna değil. Adeta tüm belediyelerde uygulanan bir teamül. Bu şekil emekli edilen işçi sayısı çoktur. EYT gereği emekliliği gelip de çalışmasına izin verilen işçi sayısının bir elin parmağını geçtiğini sanmıyorum. Tüm belediyelerimiz, yerine yenisini almak için mevcut işçisini emekli ediyor. Kısaca al birini, vur ötekini.

Devlet bu hakkı vermiş. Emekliliği gelen de emekli olsun. Piyasada o kadar iş arayan var. Belediyeler de yenisini alsın diyebilirsiniz. Bu görüşe katılmıyorum. Çünkü devletin emekli sayısının çokluğundan dert yandığı, SGK bütçesinin yüzde 67’sinin maaşlara gittiği bir gerçek iken çalışmak istediği halde baskı yaparak çalışanı emekliliğe sevk etmek doğru değildir. Çünkü her emekli devlet bütçesine artı bir külfet getirmekte. Özel sektörde çalışıp EYT gereği emekli olanları anlarım. Çünkü işçi hem emekli maaşı alacak hem de emekli olduğu yerde çalışmaya devam edecek. Buna özel sektör patronu da bir şey demez. Çünkü emekli olan işçisinin maaşını devlet verecek. İşinde aksama da olmayacak. Çünkü aynı kalifiye işçi işine devam edecek.

Benim anlamadığım, anlamakta zorlandığım, devletin maaş vermede zorlandığı günümüzde belediyelerin işçisini baskıyla emekli edip yerine yenisini alması. Halbuki belediyeler birilerine istihdam düşüneceğine devleti düşünmeli. Çünkü her yeni emekli devlete artı külfet. Görüyorum ki devletin sahibi yok. Teşbihte hata olmasın. Devletin kurumları bilerek veya bilmeyerek devletin altını oyuyor vesselam.

6 Ocak 2026 Salı

Kabalıkta Sınır Tanımayan Tipler

Bazı insanlar vardır. Okumuş, makam ve mevki sahibi de olmuşlardır. 

Gel gör ki o kadar okuduğu boştur. Çünkü makam sahibi olmuştur ama adam olamamışlar. 

Yaşını başını almış bu tipler o kadar yer gezip dolaşsa da bir yerlere girip çıksa da toplum içinde kendini belli eder. 

Geldikleri makamdan dolayı sınıf atlafıklarına kendilerini inandırmış olsalar da kabalıkta sınır tanımazlar. 

Hiç yontulmadan toplum içinde oturup kalkarlar. 

Görgü, nezaket nedir bilmezler. Usul adap hak getire. 

Bağırıp çağırmayı marifet sayarlar. 

Tehdit savururlar. 

Barut fıçısı gibiler. Ne zaman, kime patlayacağı belli olmaz. Kah yanardağ patlaması gibi lav fışkırtırlar kah depremin çıkardığı ses gibi ses çıkarırlar. Depremin ardından dinmezler. Artçı deprem gibi zamanlı zamansız ürkütücü ses verirler. Deprem doğalsa da bunların ki değişmez huy. Ancak can çıkınca sesleri kesilir. 

Aksilikte üstlerine yok. Her gün mü sol tarafından kalkarlar bilmem. 

İletişimleri sıfır. 

Bakar görmez, görür bakmaz. Ha öküz ha bunlar. Öküz de kırar döker. Geriye dönüp bakmaz. Yoluna devam eder. 

Görmek istediğini görür, görmek istemediğini iplemez. 

Konuşması faul, bakışı faul, oturuşu faul. 

Asla pozitif enerji vermezler. Sendeki olan enerjiyi de alırlar. 

Huzuru önüne çıkanın huzurunu bozmada bulurlar. 

Konuşmayı çok severler. Mikrofon hastasıdırlar. 

Bulundukları yere hak ederek geldiklerine inanırlar. 

Kendilerini mükemmel görürler. 

Kimsenin yapamadığını kendilerinin yaptığına inanırlar. 

Övünmeyi pek severler. 

Ben yaptım ben derler. 

Gönül alma bunların semtine uğramaz. 

Temcit pilavı gibi bildiklerini tekrar eder dururlar. 

Bildiğin makinenin iki ayaklı gezeni bunlar. Makine nasıl ki insan psikolojisi, gönül almayı, kalp kırmayı bilmezse bunlar da bilmez. Bunun için ruh gerek. O ruh da makinede olmaz. Kısaca freni patlamış kamyon gibidirler. Önlerine çıkanı ezip geçerler. Aslında iyi kamyon şoförü olurlarmış. 

Bakmayın başarılarıyla övündüklerine. Ne yapıp ne ettiklerini anlamayacak kadar zavallı bunlar. Çünkü bunu anlayacak kapasite ve çaptan mahrumlar. 

Kısaca yontulmamış odun diyeceğim ama oduna kurban olsunlar. Anlaşılması için odun denirse de bunlar öyle işe yarar dümdüz odun değil. Dokunduğun zaman hatta yanından geçerken eline, ayağına veya vücudunun herhangi bir yerine batıp acıtan cinsten odun. Ancak yakmaya gelir. Doğal gaz gelince yakmaya da ihtiyaç kalmadı bunlara.

En iyisi ırak olsunlar ilimizden, çevremizden, tepemizden, ensemizden... Hiç gölge etmesinler. Günlük sara nöbetlerini ötede tutsunlar.