13 Mart 2026 Cuma

Fıtrat Hadisi

Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.

Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.

Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.

Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım. 

1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".

2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".

Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.

Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.

Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.

Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.

Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.

Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.

Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz. 

Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum. 

Çiğ Kabak Çekirdeği Hikayem

Ramazanın bir pazarında adımlayalım diye komşuyla çıktık. Ne tarafa gidelim derken İstasyon, Anıt, Zafer, Alaaddin, Kayalıpark derken Aziziye'ye yürüdük. Oradan Yeni Larende Caddesinden mahalleye doğru yöneldik. 

Muhacir Pazarı civarına gelince pazara girelim dedik. Kabak çekirdeği bulabilir miyiz dedim komşuya. Daha önce birinden aldım. İyiydi dedi. Köylülerin satış yaptığı daracık sokağa girdik. 

Gözümüz kabak çekirdeğindeydi. Birinin sattığı kabak çekirdeğini biraz nemli gördük. Az daha gittikten sonra bir başkasının sattığı çekirdek gözümüze güzel göründü. Görüntüye göre alacağız. Çünkü oruçlu oruçlu tatma imkanımız yok. ikişer kilo aldık. 

Eve giderken, "bu bölgedeki satıcılar bizim bölgenin insanı. Konuşmalarından belli. Ben genelde bunlardan alırım" dedi komşu. Ardından evlere geçtik. 

Kayın biraderin ablası çekirdeği görünce, "Bu çekirdek iyi değil. Fazla almasaydın keşke" dedi ama almış bulundum. 

Evde kabak çekirdeğini eksik etmem. Sezonunda alırım her sene. Bu sene de 8 kilo almıştım birinden. Bir başkası 2 kilosuna göz koydu. Bana kaldı 6 kilo. 

Akşam çay içerken çitlerim. Son aldığımın çitlemesi de tadı da güzeldi. Bitmesin, sezonu geçirsin diye gözüne baktım durdum ama ramazandan bir gün önce bitmişti. 

Bakalım bu yeni aldığım nasıl çıkacaktı. İki, üç gün misafir, davet derken yeni kabak çekirdeğinin tadına bakamamıştım. 

İlk defa çarşamba akşamı kaseye doldurup çayla çitlemeye başladım. Çitlerken tadını alamadım. Çayı bitirip çitlemeyi de bırakınca ağzımın içi zehir gibi oldu. Dişlerimi fırçaladım. Üzerine bol su içtim. Nafile. Gece boyunca ağzım bu nahoş tadı hissettim durdum. 

Belli ki çekirdek eskiydi. Eski değilse de yaşken düzgün kurutulmamış. Acımaya yüz tutmuş. Daha doğrusu acımış. 

Bir de iki kilo almıştım. Kayın validenin kızını dinlesem iyiymiş. 

Ertesi günü komşuyu aradım. Çekirdeği beğendin mi diye. Öyle ya belki de benim ağzımın tadı bozuktu. Çekirdeği de komşu beğenmişti, pazarlığı da kendisi yapmıştı. Birer kilo alalım demişti de madem ki beğendi. Bir kilo dediğin nedir ki birden biterdi. Sonrasında tekrar çekirdek arayışına girmeyeyim düşüncesiyle ikişer kiloya çıkarmıştım. 

Komşu, daha tadına bakmamış. Eşime bir sorayım dedi. Daha dönüş yapmadı. Kendisine, çekirdek acı geldi bana dedim. "Acıysa pazar günü gidip geri verelim" dedi. 

Pazar günü gidince çekirdek aldığımız adamı bulabilecek miyiz? Bulsak adamı tanıyacak mıyız? Sürekli geliyor mu? Geliyorsa da her daim aynı yerinde mi sergi açıyor? Haydi bulduk diyelim. Adam geri alacak mı? Şayet pazar günü gidersek, Satıcı ne yapacak göreceğiz. Şu var ki geri para iadesi almaktansa çekirdek dışında sattığı bir şey varsa ihtiyaç olsa da olmasa da değiştirme, geri almasa ya da değiştirmese kabak çekirdeğini kendisine bırakıp gelme niyetim var. 

Hasılı, bir kez daha pazarcı esnafına kanmış oldum. Bu deliğe kaç defa girip çıkacağım, bilemedim gitti. Belli ki onlar beni kandırmaktan ben de kanmaktan bıkıp usanmadan ömrümü tamamlayacağım. 

Türkiye'nin kronik sorunu pazarcı sorunu. Bu ülkenin her bir sorunu çözülse bu sorun çözülmez. Artık hiç umudum kalmadı. Ne zaman ki bu pazarcı esnafı düzelir, bu ülke de düzelir. Böyle derken tüm pazarcılar sahtekardır demiyorum. İçlerinde temiz satan, helalinden satanlar da var. Her zaman böyle dürüstlere rastlamak mümkün değil. Düzgün esnafın içine karışmış pirincin içindeki beyaz taş bunlar. 

Ben pazarcı olsam, bozuk ürüne para verip evime sokmam. Misafirime de ikram etmem. Yemediğim ya da yiyemeyeceğim bir şeyi de satmam. Pazara bile getirmem. Pazara getirsem bile müşteriye, "Geçen senenin çekirdeği, biraz acıma var. Yaşken düzgün kurutulmamış. Bu şekilde alırsanız siz bilirsiniz" şeklinde doğrusunu söylerim.

Sattığım ürününün bozuk olduğundan haberim olmaz da bir müşteri, ürünümden şikayetçi olsa özür diler, geri iade alırım. Bu ürünü de zarar etsem bile kaldırır, çöpe atarım.

Pazar günü pazara gidip çekirdeği geri verir miyim ya da çöpe atar mıyım, pazarcı nasıl davranacak şimdiden kestirmek mümkün değil. Yalnız değiştirme ve geri iadeyi sevmeyen biriyim. Bu işi yaparken de utana sıkıla yanaşırım. Bakalım pazarcı, sattığı çiğ kabak çekirdeği gibi çiğ mi davranacak yoksamahcup mu olacak ya sa satılan geri alınmaz mı diyecek? Bunu da pazar günü anlayacağım. Son durumu da bu yazının sonuna not yazarım.

Kabak çekirdeğinden zarar etsem de kısa günü kârı olarak o gün 2 saat yürümüşüm. 12.167 adım atmışım. 7 km yapmışım. 

12 Mart 2026 Perşembe

Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri

Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.

Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.

Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum. 

Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:

Bu aya hürmet gerek

Nimete şükür gerek

Mübarek ramazanda

Hakk'a ibadet gerek


Göz aydın hepimize 

Mübarek günler bize

On bir ayın sultanı 

Hoş geldin evimize 

Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek". 

Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.

Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi. 

En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi. 

Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı.