27 Nisan 2026 Pazartesi

İyiliği Fırsata Çevirmek

Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.

Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.

İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.

İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim. 

Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi. 

Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler. 

1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım. 

Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti. 

Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım. 

Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı. 

Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim. 

Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime. 

Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık... 

Bize Özgü

Üretim yönünden pek çeşitliliğimiz yok. Marka değeri olan, para getiren, aransn ürünümüz de hemen hemen yok gibi. 

Bilim, teknoloji, sağlık vb. alanlarda da üretimimiz yok. 

Yönetim anlayışımız da hakeza. 

İyi bir üretici olmadığımızın göstergesi, dilimizde de kendini göstermekte. Çünkü aynı fakirliği dilimiz de çekmektedir. Bu yüzden yeni üretilen ne varsa hepsi yabancı dilden bize geçme. 

Görünen o ki kullandığımız ne varsa hepsini en azından çoğunu dışarıdan almışız. Yani ihraç yerine ithal etmişiz. 

İthal ettiğimizi aynen korumadığımız da bir gerçek. Hepsinin içini boşaltarak bize özgü hale getirmişiz. Mesela laiklik, demokrasi, cumhuriyet, medeni, ticari ve ceza kanunlarımız, başkanlık sistemi vb. şeyleri gelişmiş ülkelerden almışız. Ama hepsini işlevlerinden uzaklaştırarak bize özgü yapmışız. Mesela, laiklik bu ülkede yıllar yılı baskı aracı olarak kullanıldı. Yakın geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı sistemi de başka ülkelerinkine hiç benzemiyor. Yani aldığımız ne varsa kuşa çevirmişiz. 

Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB) son yıllarda futbolda VAR sistemini uygulamaya koydu. Bu kural dünya futbolunda işe yarıyor. Hakemin görmediği veya yanlış verdiği karar VAR eliyle düzeltiliyor. Aynı VAR bizde de uygulanıyor. Fakat VAR'ın uygulanması bizde evlere şenlik. Hakemin görmediğini VAR da görmüyor. Hakemin doğru karar verdiği VAR eliyle yanlış karara dönüşüyor. 

Kısaca bizdeki VAR uygulaması evlere şenlik, içi boşaltılmış VAR'dan ibaret. Adı VAR olsa da bize özgü bir VAR. Tıpkı diğer ithal ettiklerimizi içimi boşalttıpımız gibi. Bize özgü olan da problem çözemediği gibi problem üretmektr ve problemi büyütmektedir. 

Hayatımız Kurtarıcı Beklemek

Gülistan Doku dosyasının seyrinin değişmesiyle birlikte yeni gözaltılar başlayınca, gözler operasyon emrini veren Tunceli Başsavcısı'na döndü. Başsavcı' ya sitayişler bitmek bilmedi:

"Ne kahraman Başsavcısı. Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Tüm savcılar böyle olmalı. Daha önce dokunulmayanlara dokunuyor. Nihayet sayesinde adalet tecelli edecek" türünden yazı, çizi, konuşmalar yazılı ve görsel basında bugünlerde yer alıyor.

Tüm bu yazılanlardan anlaşılıyor ki her savcı bu savcı gibi olsa adalet tecelli edecek, faili meçhul kalmayacak. Sorunumuz iyi savcınının olmaması. Kısaca iyi bir savcı adalete dair tüm sorunları çözer. 

Sadece savcı değil beklediğimiz. Sıra dışı vali, kaymakam, siyasetçi, bürokrat, ekonomist, emniyet müdürü, teknik direktör, bakan, Cumhurbaşkanı vb. kişiler bekliyoruz. Hepsi iyi olursa tüm dertlerden kurtuluruz.

Aynı beklenti, 80 öncesi sağ sol olaylarında da vardı. Orta bir öğrencisiyim o zaman. İnşaatta çalışıyordum okul dışında. Molada çaylarımızı yudumlarken "Ne olacak bu sağ-sol kardeş kavgası" sorusuna, ustamız, "Şöyle daşşaklı bir general gelse, bu kanı dindirir. Ama nerede böyle biri" diyerek son noktayı koydu. Aynen böyle dedi. Tabirim için kusura bakmayın. Kısa zaman sonra 12 Eylül İhtilali olunca akan kan durdu. Çünkü "Daşşaklı bir general" yönetime el koymuştu. 

Kısaca ülkemizdeki tüm sorunların çözümü, makam ve mevkilere"; gözü pek, vatan sevdalısı iyi ve ehil kişilerin gelmesiydi. 

Yani ülke olarak en azından büyük çoğunluğun her alanda beklentisi, kurtarıcı beklemek. Bir sihirli el ile tüm sorunları çözersin. Tıpkı mehdi beklendiği gibi. Aşağı yukarı tüm dinlerde kurtarıcı/hidayete erdirsin anlamında bir mehdi beklentisi var. Bir mehdi gelecek, hayat güllük gülistanlık olacak. Yani biz, problemlerin çözümü ve zulmün sona ermesi için kılımızı kıpırdatmayacağız. Beklenen mehdi zuhur ettiği zaman tüm dertlerimiz ve zulüm bitecek. 

Açıkçası bu beklenti, kişi ve toplulukları atalete sürükleyen bir züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Bu anlayış zulmeden ve haksızlık yapanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu, sen mücadele etme. Sabret. Bir kurtarıcının gelmesi yakındır. O seni kurtaracak demektir bu. 

Aslında iyi vali iyi başsavcı iyi siyasetçi vb. beklemek çözüm değildir. Bu, hazırında problemin çözümünü ötelemek, zulmü meşrulaştırmak ve zulmü daha da artırmaktır. 

Şunu iyi bilelim ki bu ülkenin çözüm bekleyen sorunları; kişilerin iyi, kahraman, efsane ve sıra dışı olmasıyla çözülmez. Yani çözüm kişilerde değil. Çözüm sistemdedir. İşleyen ve aksaklığı olmayan bir sistemin kurulmasındadır. Elbette bu sistemi de insanlar kuracak. Öyle bir sistem kurulmalı ki sistemin işleyişi kişilere bağlı olmayacak, atlar yani kişiler sahibine göre kişnemeyecek. Bir makama kim gelirse gelsin, yapacakları ve yapmayacakları bellidir. Tüm makam sahiplerinin sınırları ve yetkileri bellidir. Kurumlar birbirini denetler. Devletin tepesinde bulunanlar sistemin işleyişini, kurumlar arası koordinasyonu takip ederler. Sistemin aksayan yönlerini revize ederler. Yani bu sistemin işleyişi makam sahibi kişilere göre değişmez. 

Kişiye göre işleyen bir sistemden ziyade kişilere bağlı olmadan işleyen sistem her alanda tek kurtuluşumuzdur. Sistem işlerse kurtarıcı beklenmez. Sistem kişiye göre değişmez. Çünkü başsavcı da diğer bürokratlar da görevini yapacak. Görevini yaptığı için kimse kahraman ilan edilmez. Bu başsavcıdan önce aynı ilde başka başsavcılar da görev yaptı. Eğer bu Başsavcı, işleyen sistemin gereğini yaptıysa, önceki başsavcılar niçin bu sistemi işletmedi diye sorgulamak lazım. Tunceli'deki dosyanın seyri bu Başsavcı'nın kendi isteğiyle ortaya çıktıysa Başsavcı takdiri hak etmekle beraber bu durum ülke için felakettir. 

Hasılı, bu ülkenin kronikleşmiş problemlerinin çözümü işleyen bir devlet mekanizması kurmaktan geçiyor. Böyle bir sistemde tüm kurumlar görevini yapacağı için kurumların başındakiler; iyi, efsane, sıra dışı ve kahraman olmaz. İş, işleyiş ve işlemler kişiye göre değişmeyeceği için devlette bir devlet kültürü oluşur. Böyle bir devlette adalet olur, ekonomi iyi olur, tüm işler evladiyelik olur. 

Gelin hep birlikte kurul ve kurallarıyla oturmuş, tıkırında işleyen bir devlet sistemini tesis edelim. Siyasetin yönetim anlayışına göre hazır ol vaziyetine geçmeyelim, ayı şekilde bizimkiler diye işleri esnetmeyelim. Kimse makama, siyasete şu geldi diye ihya oldum ya da yandım havasına kapılmasın. Böyle olursa bir şehrin başsavcınının, valisinin, bakanın, bürokratın, cumhurbaşkanının kim olduğuna kimse bakmaz. Herkes işine yoğunlaşır. Kimse gündemle yatıp kalkmaz, akşam sabah hükümet yıkıp hükümet kurmaz. Çünkü yönetenler işine bakar, çalışanlar da halk da. Böyle bir ülke gelişir, böyle bir ülkede yaşayan herkes huzurlu ve mutlu olur.