2 Şubat 2026 Pazartesi

Kafasız Torun

15 günlük tatilin ardından ikinci yarıyıl için öğrenci ve öğretmenler ders başı yaptı.

İstiklal Marşı okunacağı zaman bahçe kapısından biri öğrenci biri de yaşlı iki kişi girdi. Öğrenci arkadaşlarının arkasına sıraya geçti. Veli de bizim yanımıza durdu. 

Kimsin, necisin, hoş geldin demeden konuşmaya başladı. "Ben şunun dedesiyim. Kafa yok bunda. Gerçi buradakilerin hiçbirinde kafa yok. Hele benim torun gül gibi işini bıraktı." dedi. 

Torunuyun bölümü ne dedim. "Elektrikçi" dedi. 

Niye kafasız diyorsun dedim. "Kafa yok tabi. Okula gelmek istemedi. Zorla getirdim. İşi gücü telefon. Elinden telefonu düşürmüyor. Bunların hepsi böyle" dedi. 

Kafasız deme torununa. Tatil sonrası ben de okula gelmek istemedim. Zoraki geldim dedim. İyi günler diyerek dersime geçtim. 
*
2005-2010 yılları arasında Sarayönü ilçesinde çalışırken yaz dönemi okuldan çıkıp toplantıya katılmak için endüstri meslek lisesine gittim. 

Kapıdan içeriye girerken bir başka okul müdürüyle karşılaştım. Birlikte konuşarak toplantının yapılacağı salona doğru ilerledik. Yaz dönemi eğitim ve öğretim yapılmadığı için ses tonumuzu da kısmadık. 

Öğretmenler odasına geçerken bir sınıfın kapısında bir öğretmeni dikilir gördüm. Selam verip ne hayır diye sordum. "Sınav yapıyorum" dedi. Belli ki ortalama yükseltme veya sorumluluk sınavı yapıyor. Öğretmene, hocam, sınav olduğundan haberimiz yok. O yüzden sesli konuşarak geldik. Öğrencilerin motivesini bozduk. Rahatsız ettik. Kusura bakmayın dedim. "Sorun yok hocam. Bizim öğrencilerde kafa olmadığı için rahatsız olmazlar" dedi. Öğretmenin verdiği bu cevabı sınav olan öğrenciler de duydu. 
Birkaç yıl önce Afyon Gazlıgöl'de lokum almak için bir dükkana girdim. Yaşlı biriydi sahibi. Yanında küçük bir çocuk da ona yardım ediyordu. 

İhtiyarın eli pratik. Belli ki bu işi yıllardır yapıyor. Çırak ise yaz dönemi çalışmak için alınmış acemi bir öğrenci. 

Müşteriler birikti. İhtiyar hızlı hızlı lokumları kesip tartı için teraziye hızlıca koyup kaldırıyor. Çırağına da "şunları paketle çabuk" dedi. 

Çocuk, "Bu tam bir kilo olmamış. Eksik. Ne yapayım" dedi. "Ne yapılması var mı? Eksik değil. Baksana" deyip kuvvetiyle lokumu teraziye koymasıyla kaldırması bir oldu. Bak, bir kilodan fazla. Geri zekalı seni" dedi. Müşterilere de bakıp "Bu çocuk geri zekalı" dedi. Çocuk bir başkasını daha tarttı. İhtiyaç "çek, bir kilo" dedi. Çocuk, "burası 996 gram daha" deyince, çocuğa yine kızdı. Geri zekalı dedi. Önünden az Hindistan cevizi alarak lokumun üzerine serpti. "Tamam, çek, paketle" dedi. 

Esnafa, çocuğa böyle söyleme dememe rağmen esnaf arka arkaya ismiyle hitap eder gibi geri zekalı demeye devam etti. Halbuki çocuk tam tartmak isteyerek doğruyu yapıyordu. Bu çocuk niye geri zekalı olsun değil mi? 

Size biri veli biri de öğretmenin bir de esnafın öğrencilerle ilgili üç kanaatini paylaştım. İşin garibi bu düşüncede olan kişilerin sayısı az değil. Genelde eskinin çıraklık eğitim, şimdinin MESEM öğrencileri ve EML (MTAL) gibi meslek liselerinde okuyan öğrenciler için "kafasız", "geri zekalı", "beyinsiz" gibi bu şekil hakaretvari şeyler söyleniyor. Herkes böyle diyor veya böyle görüyor diyerek toptancı olmak istemiyorum. Yalnız istisnalar olmakla beraber öğretmen, veli, esnaf, yönetici ve vatandaşın çoğunun gözünde bu şekil meslek öğrenen çocuklar için bu bakış açısı ve üslup söz konusu.

Hem velinin hem öğretmenin hem de esnafın bu bakış açısını ve üslubunu tasvip etmediğimi söylemeliyim. 

İşin bir başka garip yönü de şu. Kendisine kafasız, geri zekalı ve beyinsiz dendiğini duyan öğrenci de bir tepki vermiyor. Görünen o ki çevresi tarafından sürekli hakaret edile edile bu vasfı özümsemişler belli ki. Tepkisizlikleri bundan olsa gerek. Bunun bir diğer sakıncası, işi öğrenmek istemeyen ya da bir kesere sap olmak istemeyen, herkesin gözünde nasılsa ben kafasızım diyerek çoğu şeyi boş verebilir. 

Esnafta çalışan, meslek öğrenen, MESEM ya da MTAL'ne giden çocukların  "kafasız", "beyinsiz" ve geri zekalı olduğunu düşünmüyorum. Bu çocukların ilgi alanları ve yetenekleri farklı. Biz toplum olarak sayısal ve sözel soruları çözerek sınavlarda başarılı olan çocukları zeki ve işe yarar görüyoruz. Halbuki her çocuğun yeteneği farklı. Evinin yolunu biliyorsa, bir insan geri zekalı olmaz. Hele okula gelmek istemediği ve sürekli telefonla oynadığı için kimse kafasız olmaz. Nedense çocuklara daha bu yaşta hakaret ederek onlardaki özgüveni yok ediyoruz. Yeteneklerini tam ortaya koymalarını engelliyoruz. 

Hülasa, her ne iş yaparsa yapsın çocuklarımızı bu şekilde örselemeyelim. 

İşini Düzgün Yapmayanların Hikayesi

Adıyaman Kahta'da çalışırken teneffüslerde öğretmenler odasına gelen öğrenci eksik olmazdı. Hele bazı öğretmenler vardı ki onların ardından adeta sınıf öğretmenler odasına girerdi. Öğretmenle görüşmek için odada bekler dururlardı. Beklerken sağı solu seyreder, diğer öğretmenlerin ne yaptıklarına bakarlardı.

Bu durumdan rahatsız olurdum. Çünkü öğretmenler odası öğretmenin beş dakikalık teneffüste rahat edeceği, belki de sigara içeceği, diğer meslektaşlarıyla şakalaştığı bir yerdi. Tüm olup bitenler burada kalmalı. Öğrencinin de bundan haberinin olmaması gerekirdi. Hele öğretmenini sigara içerken görmemeliydi.

Arkasından sürekli öğrencinin geldiği öğretmen sayısı bir elin parmağını geçmezdi. Yani hep aynı öğretmenlerin öğrencileriydi. İşini sınıfta bitirmeyenler diyelim buna.

Birkaç defa şakaya tutturup hocam, müritlerin ve sevenlerin çok maşallah. Bu sevgi ve muhabbet sınıfta kalsa iyi olur dedim ise de aymazlık ve plansızlık parayla mı, hiç oralı olmadılar.

Sonunda bu rahatsızlığımı bir öğretmenler kurulunda dile getirdim. Bazı arkadaşların seveni pek çok. Arkalarından müritleri de geliyor. Öğretmenler odası adeta sınıfa dönüşüyor. Benim pek değil, hiç sevenim yok. Onları kıskanıyorum dedikten sonra birkaç önerimi söyledim. Hatta yer varsa öğrenci-öğretmen görüşme odası ayarlanabilir dedim. Ama bu mümkün değildi. Okul kalabalıktı. Boş hiçbir yer yoktu. Müdür bey de "Ramazan Bey haklı. Öğretmenler odası öğretmenlerin özel yeri. Bundan sonra öğrenci girmesin. Nöbetçi öğretmen odaya kimseyi girdirmesin. Öğretmenle görüşmek için gelen öğrenci hangi öğretmenle görüşecekse, nöbetçi öğretmen öğretmeni koridora çağırsın" dedi.

Çoğu yine bu uygulamaya riayet etmese de nöbetçi olduğum gün öğretmenler odasına hiç öğrenci almadım. Öğretmeni, ziyaretçin var diyerek koridora davet ettim. Kendi öğrencilerime de sınıfta sıkı sıkıya tembih ederdim. Sakın benimle görüşmek için olur olmaz soluğu öğretmenler odasında almayın derdim.

Bu anekdottan milletvekillerine geleceğim. Ne alaka demeyin. Az sabır.

Ne zaman milletvekili maaşları gündeme gelse, fazla alıyorlar dense, birileri, "Efendim, o para onlara yetmez. Meclis lokantasındaki yemeklerin piyasadan çok ucuz olmasına bakmayın. Meclise onların gelen ziyaretçileri pek çok. Her gelen seçmeninin yeme, içme ve barınmasını vekiller karşılıyor." şeklinde gerekçe öne sürüveriyorlar.

Bugüne kadar hiç Meclise gitmedim. Kimseyle de görüşmedim. Gerekçe doğrudur. Vekiller sabahtan akşama memleketinden gelen ziyaretçilerine ikram yapıyor, yüklü miktar ödeme yapıyor olabilir.

Bir vekilin memleketinden gelen hemşerilerinden kaç tanesi ziyaret için gelir? Diyelim ki ilk vekil seçildiğinde memleketinden ve diğer yerlerdeki tanıdıkları hayırlı olsun, tebrik ederiz diye gelsinler. Bu da bir, bilemedin iki, haydi üç ay sürsün. Bu tebrik için gelenlere vekil izzet ve ikramını esirgemesin.

Ya beş yıl boyunca diğer gelenlere ne demeli? Büyük çoğunluğu sorununu arz etmek ve çözmesi için gelir. Yani işi var, ondan gelir. Bu iş için gelenler de vekilin Meclisteki işini tam yapmasını büyük ihtimalle engeller. En azından aksatır.

Vekile işini çözdürmek için seçmenin Meclise gelmesini, bu ülkede taşların daha tam oturmadığı, işleyen bir sistemimizin olmadığı şeklinde anlıyorum. Hala araya vekil girecek de işimizi çözdüreceğiz. Diyelim ki vekilin bir işi de seçmenlerinin halledilemeyen sorununu çözmek. Peki, bunun için tüm işi olan seçmenlerin Mecliste ne işi var? Bu görüntü ve fiili durum vekilin mahallinde seçmenleriyle yeterince hemhâl olmadığı anlamına gelir.

Bildiğim kadarıyla vekiller çok özel durumlar hariç üç gün Mecliste, diğer günler seçmenleriyle ve şehrinin sorunlarını yerinde görmek için seçildikleri şehre giderler. Haftanın diğer günleri yani Mecliste olmadıkları gün şehirlerinde hemşerileriyle görüşüp onların derdini dinlese, hepsini not alsa, Ankara'ya geldikten sonra da sorunun çözümü için ilgili kurum ve kuruluş ile görüşse ya da telefon açıp meramını anlatsa, iş mahallinde çözülmüş olur. Ayrıca hemşerilerinin Meclise akın etmesine gerek kalmaz. Kendi de rahat eder, seçmenleri de. Ayrıca her gelen için Meclis lokantasında masraf etmesine de gerek kalmaz. Aldığı vekil maaşının çoğu da cebinde kalır.

Hâlâ öğretmenler odasına öğrencinin girmesiyle, seçmenin Meclise akın etmesi arasında ne bağlantı var? Biz bir bağlantı kuramadık derseniz, bilin ki kızarım. Çünkü o kadar yazıp çizdim. Meramımı anlattığımı düşünüyorum. Yine de şu kısa açıklamayı yapayım. Nasıl ki sayıları birkaçı geçmese de bazı öğretmenler sorunu sınıfta çözmeyip öğrencileri öğretmenler odasına akın ediyorsa bilin ki bu öğretmen sınıfında yani mahallinde işi çözmeyen kişidir. İşini tam yapmayan kişidir. Vekiller de öyle. Bunlar da hem sılayı rahim hem de seçmenin derdiyle şehirlerinde ilgilenip, çözülecek soruna aynı anda müdahale etse ya da aracılık etse bu seçmen Meclise gelmeyecek. Bu demektir ki bu tip vekiller de işini tam yapmıyor. Kısaca mesleği ve işi ne olursa olsun tüm işler mahallinde çözülmeli. Çözülmeyince yani işler yerinde ve zamanında yapılmayınca gereksiz kalabalıklar oluşuyor. Şekil A ve B'de olduğu gibi.

Sanırım meramımı anlatabildim. Yok, bu işler öyle göründüğü gibi değil derseniz, seçin beni, gönderin Meclise. Görün gününüzü. Bakalım, ziyaret için Meclise gelebilecek misiniz?

1 Şubat 2026 Pazar

Değerleri Hamasete Taşımak

2005-2006 yılları olsa gerek. Doğu ve Güneydoğu'da polis ve askerimizi teröre kurban verdiğimiz, Türk-Kürt geriliminin yaşandığı yıllardı. Zaman zaman da bayrağımıza saygısızlık eksik olmuyordu.

Nüfusu 8-9 bin olan küçük bir ilçede bir lisede görev yapıyorum.

İlçe milli eğitim müdürü telefonla ya da telefon zinciri aracılığıyla acil toplantıya çağırdı. Tüm müdürler ilçe milli eğitim müdürü başkanlığında toplandık.

Sabahın ilk saatlerinde bu acil ve önemli toplantı ne olabilir diye beklerken, ilçe milli eğitim müdürü “bir ilköğretimde görev yapan okul müdürü sabah mesai başlar başlamaz aradı. Toplantının sebebi de bu. Ben sözü müdürümüze bırakıyorum” dedi.

İlköğretim müdürü sözü aldı. "Arkadaşlar, ben 4. ve 5. sınıf öğrencilerini okulda tutamıyorum. Sabah derse zor girdirdim. 'Biz elimize bayrağı alıp ilçe sokaklarında eylem yapacağız' dediler. Arkadaşlar, ben öğrencileri zor zapt ediyorum. Bir şeyler yapmamız gerek. İlçede ilköğretim ve lise öğrencilerinin katıldığı bir yürüyüş yapalım. Öğrenciler ellerine bayrakları alsınlar. Slogan atsınlar, terörü lanetlesinler. Bayrağımıza uzanan eller kırılsın desinler. Tüm Türkiye'ye sesimizi duyuralım" türünden bir şeyler söyledi.

Milli eğitim müdürü diğer müdürlerin de tek tek görüşünü sordu. Görüş bildirenlerin hepsi, bu öneriyi çok uygun ve yerinde buldular. Yürüyüş yapalım diyerek görüş bildirdiler.

Öğrencilerin nerede toplanacağı, hangi güzergahlarda yürüyüş yapılacağı bile belirlendi. Öğrencilerin ellerine de bayraklar vereceğiz.

Milli eğitim müdürü, "Yürüyüşü biz organize edeceğiz ama ön planda görünmeyeceğiz. Kaymakam’ın bilgisi var ama izinsiz bir yürüyüş olacak" dedi.

O zamana kadar görüş bildirmeyip sessizce konuşanları ve dile getirilen önerileri dinledikten sonra sözü ben aldım: Pişmiş aşa su katmak istemiyorum. Elbette terör başımızın belası. Nice canları bu terör belasına kurban veriyoruz. Zaman zaman bayrağımıza da saygısızlık yapılıyor. Bu konuda hepimiz çok üzgünüz. Yalnız bu iş bizi aşar. Öğrencileri dersten çıkarıp sokağa çıkarmayı uygun bulmuyorum. Hele ki organizeyi biz yapacağız ama ön planda görünmeyeceğiz gibi bir yaklaşıma da sıcak bakmıyorum. Bir okul müdürü 4.5.sınıf küçücük çocukları nasıl zapt edemez? Bu çocuklar eylemi ne bilir, protestoyu ne bilir. Daha süt çocuğu bunlar. Bu çocukları diyelim ki cadde ve sokaklara çıkardık. Velilerin gönlü olacak mı? Haydi gönülleri var diyelim. Burası kasaba gibi küçük bir ilçe. Bu ilçede Kürt uyruklu insanlarımız da yaşıyor. Çocuklar hangi evde Kürt ailelerin yaşadığını da bilir. Yürüyüş yaparken bir liseli, 'Arkadaşlar, işte şu evdekiler terörist, haydi bu evi taşlayalım dese, geri planda biz bu çocukları zapt edebilecek miyiz? Topluluk psikolojisi çok farklıdır. Bu konuda biraz soğukkanlı düşünmemiz gerekir. Hazırında ilçe barışını bozmayalım. Ayrıca bu küçük ilçede 8-10 okul öğrencisinin katılımıyla sesimizi ilçe dışında kimse duymaz. Polis ve askerimiz görevinin başında. Kendisine silah doğrultanların hakkından gelmek için mücadele veriyor. Devlet de gereğini yapıyor. Bana kalırsa biz çocukları meydanlara indirmeyelim. Üstelik izin alınmadan yapılmasını da uygun görmüyorum. Yürüyüş yapacaksa siviller, anne babalar yapsın dedim.

Ben görüşümü serdettikten sonra az önce "Ülke bizim, vatan bizim. Bayrak bizim her şeyimiz. Yürüyüş yapalım. Varız" diyen müdürlerin çoğu, görüşlerinden vazgeçerek bana hak verdiler. Yapılması planlanan yürüyüş kaldı.

Toplantıdan kalkıp okullarımıza doğru giderken milli eğitim müdürü beni kenara çekti. "Ramazan Hocam, niye böyle konuştun? Şimdi herkes seni bayrağa karşı sanacak. Ha katılsan ne olurdu" dedi. Hocam, görüşümü söyledim. Onlar da görüşlerini söylediler. Ayrıca kimse benim bayrak sevgimi sorgulayamaz. Bu kimsenin ne hakkı ne de haddi. Ayrıca bu ilköğretim müdürünü siz benden iyi biliyorsunuz. Aklın önüne duygularını geçirmede, sonrasını hesaba katmamada, sağlıklı düşünmemede üstüne yok. İşi heyecan, stres, hamaset. Ayrıca 4. 5. sınıf öğrencilerine de hakim olamıyorsa, sınıfa geçiremiyorsa müdürlük falan yapmasın dedim. Okuluma geçtim.

Bu anekdot 20 Ocakta Mardin Nusaybin sınıfındaki bayrağımızı indirme olayı üzerine aklıma geldi.

Bir avuç kendini bilmez sınırda dalgalanan bayrağımızı indirmiş. Devlet gereğini yapıp bu menfur olaya imza atanları tek tek toplamış. Yani birkaç çapulcunun yaptıkları yanlarına kâr kalmadı. Devlet gereğini yaptı. İyi de yaptı. Zira olması gereken budur. Ötesi hamaset olur. Ama görüyorum ki içimizdeki hamaset hiç dinmiyor. Bir şekilde dilimize ve fiilimize malzeme yapıyoruz. Hem büyüğümüz hem küçüğümüz hem etkili ve yetkili ve de sorumlu kişilerimiz hamasetten geri kalmıyor. Hamaset iyidir ama bu hamaset yemeğin içindeki tuz kadar kararında olmalı. Fazlası zarardır. Yemekte hiç tuz olmazsa yemek yavan olur, fazla olursa da o yemek yenmez. Üç beş densizin seslerini duyurmak amacıyla yaptıkları, gereğinin yapılarak mahallinde kalması gerekirken bunu tüm Türkiye'ye yaymak, bayrak sevgisini işlemek bu menfur eyleme imza atanların ekmeğine yağ sürmektir. Çünkü onların amacı reklam ve propaganda. Biz ise bunu yazılı ve görsel basına yayıyoruz. Yetmedi. Başka yerlere taşıyoruz. 

Hasılı, görüyorum ki benim bir zamanlar heyecan ve hamaset denince ilk aklıma gelen ilköğretim müdürüyle hamasette yarışan başkaları da varmış.