14 Ocak 2026 Çarşamba

Salı Günlüğüm

Günlerden salı. Hava soğuk mu soğuk. Rüzgarın hızıyla birlikte hava daha bir üşütüyor. Çünkü rüzgarın ayazı yüzüne vuruyor. Kışlık giyinmez, başına bir takke geçirmez, pantolonun altına tayt giymezsen bil ki donarsın. De sen buna, işi yoksa aklı olan bu havada dışarı çıkmaz. Çünkü hava kapalı, sıfır derece, soğuk soğuk esen rüzgarın hızı ise 31,3 km.

İşten gelirken markete uğradım. Öğlen bir şeyler atıştırdıktan sonra çıkarım, son ödemesine dört gün kalmış vergi borcumu öderim diye düşünmüştüm. Hava kötü olunca vergi evrakını alıp bankanın İnternet bankacılığından girmeyi denedim. Ödenecek kalemi bulamadım.

Hava soğuk olsa da madem ki kafaya koydum. Yavaştan gidip cebime sıkışmış olan şu borcumu ödeyeyim hem de rutin yürüyüşümü yapayım dedim. Saat 14.00 sularında çıktım yola.

İstasyonun Havzan çıkışına gelmiştim ki biri kadın diğeri erkek iki yaşlı, "Meram Bağlarına gideceğiz. Burada bir yerden otobüs geçermiş. Gezip geleceğiz. Nereden bineceğiz" dediler. Şu yoldan düz gidin. Meram Yeniyol'a çıkın. Oradaki duraktan dört numaraya binin dedim. Yavaş yavaş yürüyerek uzaklaştılar. Dediğim yere varmak için en az yedi yüz metre yürümeleri gerekecek. Artık nereden yürüyerek geldiler bilmem. Belli ki yabancılar. Köyden gelmiş olmalılar. Sabah erkenden belki de hastaneye geldiler. Öğleden sonra da bu soğukta gezip tozup vakit geçirecekler.

Yalnız Meram Bağlarına hem de gezmek için gidecek olmaları beni düşündürdü. Çünkü gidilecek normal hava değildi. Haydi otobüsle gittiler. Zaten şimdiden üşümüşler. Bu yaşlarında zirveye nasıl tırmanacaklar? Haydi tırmandılar. Zirvede rüzgar daha çok eser. Bu demektir ki bu ikili daha fazla üşümeyi göze alarak çıkmışlar yola.

Ellerinde de yiyecek bir şey yok. Orada kafeye veya lokantaya girecek durumları da görünmüyor. Gerçi para ile imanın kimde olduğu bilinmez derler. Belki de hanımı, "Bu yaşıma geldim. Daha beni Meram Bağlarına bir defa götürmedin. Hep gideriz dedin. Daha siftahımız yok. Ne zaman götürecen herif? Ben öldükten sonra mı? Daha köyün otobüsüne şu kadar vakit var. Haydi vakit bu vakit gidelim" dedi. Kocası da "Ulan avrat, sözüm söz. Götürecem demişsem götürecem. Her gün kafamın etini yedin. Haydi düş yola gidelim" deyip çıktılar yola.

Belki de her ikisi de ikinci baharını yaşıyorlar. Konya’da nişanlanan, nikahı kıyılan çiçeği burnundaki eşler soluğu Alaeddin Tepesinde ve Meram Bağlarında alır. Kim bilir, belki böyle özel bir durum vardır.

Dediğim yerden otobüse binip Meram Bağlarına gittiler mi, gittilerse zirveye çıktılar mı, geri dönebildiler mi bilmem. Bildiğim eski toprak bunlar. Kafaya koymuşlarsa soğuk, sıcak, ayaz dinlemezler. Üşüseler de mesele edinmezler. Çünkü geçmişte ne soğuk ne ayaz görmüşlerdir. Bu falan ne ki onlar için. Arabasız kim çıkacak bu vakitte, bu havada demezler. İnşallah sağ salim gidip dönmüşlerdir.

Yeni nesil bu havada Meram Bağlarına çıkar mı? Çıksa da otobüsü tercih ederler mi? Ne mümkün. Onların yeri, yurdu kafeler. Onlara güllük gülistanlık bir hava olacak.

Bense yoluma devam edip vergi dairesine vardım. İçerisi doluydu. Sıramatikten 423.sırayı aldım. 30 kişi vardı önümde. Bu sıra gelir mi diye işleyişe bir baktım. Hızlı ilerliyor. Boş bir yere geçip oturdum. O kadar kalabalık olmasına rağmen sessizdi içerisi. Herkes oturmuş, kurbanlık koç gibi sıranın kendisine gelmesini bekliyor. İçlerinde para alacak olan yoktur. Hepsi de envaiçeşit vergilerimizden birini yatırmak için buradaydılar. Tıpkı benim gibi. Ben de bu devlet ayakta nasıl durur dersim. Buralarmış devleti ayakta tutan.

15 dakika beklemeden sıram yandı. Tesadüf mü, tevafuk muydu bilmem. Günlerden ayın on üçü. Vezne de 13 numaralı vezne idi. Yaklaşıp elimdeki evrakın gireceği kadar boşluktan kağıdı uzattım. Boşluk aynı zamanda iletişim sağlamada işe yarıyordu. Veznedeki beyefendi ben gelirken ayakta idi. Kağıdı aldı. Önüne koydu. Sonra oturdu. Tekrar ayağa kalktı. Elindeki bezle camın en üst kısmını boydan boya sildi. Ardından dezenfektan ile elini temizledi. Arka taraftaki boşluğa gitti. Orada elini yıkayıp tekrar geri geldi. Kırmızı havlusuna elini sildi. Uzattığım kredi kartını eline aldı. Dezenfektan ile kartı temizledi. Kartı masanın üzerine koydu. Eline bezi alıp az önce sildiği aynı yeri tekrar sildi. Tekrar dezenfektan, tekrar kurulamanın ardından kartı post makinesinin içine koydu, çıkarıp tekrar koydu. "Kart bozuk galiba" dedi. "FV plakalı araç senin mi" dedi. Evet dedim. "Bunun vergisini de alayım mı" dedi. Olur dedim. "İlk taksidi mi, ikisini birden mi" dedi. İlk taksit yeterli dedim. Yalnız kart bozuk değil. Temassız özelliğiniz yok mu dedim. "Yok" dedi. Üçüncü denemede "Şimdi gördü" dedi. Şifreyi girmem için post makinesini camın üstünden uzattı. Şifreyi girdim. Ödemenin ardından kartımla birlikte slipi de verdi. İşim tamam mı dedim. "Dur, ödeme makbuzlarını da vereyim öyle" dedi. Makbuzu uzattı. Teşekkür edip ayrıldım.

Ayrılırken hafifçe geriye dönüp baktım. Tekrar sağı solu temizlemeye mi yönelecek diye. Düşündüğüm gibi ben ayrılır ayrılmaz eline bezi alıp silmeye başladı. Buna şaşırmadım.

Arka tarafa elini yıkamak için hareket ettiğinde hafifçe topalladığını gördüm. Belli ki ayağında bir engeli var bu görevlinin. Keşke engeli sadece ayağında olsaydı. Gördüğüm kadarıyla çoğu kadınlarda var olan temizlik hastalığı bunda da vardı. Pandemide çoğu insanımız salgına yakalanmamak için temizlik ve elleri dezenfekte etmeyi abartmıştı. Bu arkadaşa da ya salgından kaldı bu temizlik hastalığı ya da öncesinden vardı.

Kredi kartına varıncaya kadar dezenfekte etmesi, pandemi döneminde tatlı aldığım pastane sahibini hatırlattı. O da kartı dezenfekte etmişti.

Bu arkadaşın temizlik hassasiyeti belli ki hastalık derecesinde. Sildiği yeri bir daha siliyor. Sabahtan akşama kadar işinin arasında kaç defa bu şekil temizlik yapıyor bilinmez. Ama bunun bir iyiliği var. Hiç boş kalmaz. İşi olduğu için sıkılmaz. Nasılsa bol miktarda ıslak mendil var. Silip silip atıyor.

Her işinin öncesi ve sonrası oyuncak gibi masasının arkasında tuttuğu, çoğumuzun resmi dairelerde pandemi zamanı görerek aşina olduğu dezenfektan ve kutusu eski Ticaret Bakan'ından kalma mı bilinmez. Benimki de merak işte. 

Bir diğer husus işinin ehli ve bir o kadar da pratik olan bu arkadaş öyle zannediyorum, evinde de temizlik konusunda çok hassastır. Şayet evliyse temizliği hanımına bırakmaz, evin altını üstünü sürekli temizler. Bu durumda hanımı yaşadı demektir. Hanımı da böyleyse bir evde iki temizlik hastası var demektir. Bu eve girmek, misafir olmak, rahatça oturmak da çok zor olur diye düşünüyorum. Şayet hanımı bu derece temizlik hastası değilse, bilin ki hanımının çekeceği var.

Şu var ki kadınların çoğunda olan bu temizlik hastalığı, tedavi gerektiren bir hastalıktır. Yalnız tedavisinin olduğunu düşünmüyorum. Hasılı bu tür temizlik hassasiyeti ileri derecede olanlar ne etrafına huzur verir ne de kendilerine huzur verir. Hiçbiri de temizlik hastası olduğunu kabul etmeyen bu tiplere ve bunlarla oturup kalkanlara yardım etsin.

Dönüşte mandıraya uğrayıp alışveriş yaptıktan sonra evin yolunu tuttum.

Neyse geleyim sadede. Başkasıyla uğraşmak suretiyle kendimi unutturmaya çalışsam da bugün Hristiyanlarca uğursuz sayılan 13 Ocak günü 13.vezneye vergimi ödemenin ardından market+vergi+mandıra toplamı 7.740,50 TL olmuş. Bu kadar harcamanın ardından içimin yanması vücudumun üşümesini bir nebze dindirdi diyeyim de kendi kendimi teselli etmiş olayım. Bu arada kısa günün kârı, bu soğukta toplamda 2 buçuk saat yürümüşüm. 16.086 adım atmışım. 9 km yapmışım.

Kısaca, devlete iki vergimi birden günü gelmeden ödemişim. Evin, market ve mandıra ihtiyacını gidermişim. Okulda günün öğrencilerine karneyi vermişim. Bu kadar da yürümüşüm. Daha ne isterim.

13 Ocak 2026 Salı

Yeni Versiyon Valiler

90'lı yıllarda mal müdürlüklerinde işini halletmen pek mümkün değildi. Şurası eksik, burası eksik türünden git gel yapardın. Ödeme yapmamak için kırk dereden su getirirlerdi. Derdini anlatman için fazla da muhatap olmazlardı. Muhatap olursa da çoğunda nezaket pek olmazdı.

2000'lerin başlarında idarecilik göreviyle birlikte mal müdürlüğüyle yolum çok kesişti. Malmüdürü çok efendi idi. Hal hatır soran, güler yüz gösteren, rehberlik yapan, yardımcı olan, sohbet eden biri idi.

İlçeden ben ayrıldım. Sonra o da ayrıldı. Yolu düşmüş tekrar ilimize geleceğinde, "Müsait olursanız, şu gün şu saat şurada görüşelim" mesajı yazmış. Dediği yere gittim. Benim dışımda 8-10 kişi daha vardı buluşma yerinde. Hepsi de malmüdürü imiş. Koyu bir muhabbete daldık. Malmüdürlerinin muhabbeti hoşuma gitti. Laf arasında, arkadaşlar, benim daha önce tanıdığım ve muhatap olduğum malmüdürleri gibi değilsiniz. Öncekiler daha soğuk iken sizler sıcakkanlısınız. Sizler mi farklısınız yoksa malmüdürleri değişti mi dedim. Güldüler. "Hocam, aynı dediğiniz gibi eski malmüdürleri öyledir. Biz ikinci jenerasyonuz. Hepimiz gördüğün gibi böyleyiz" dediler. Ben bu jenerasyonu çok sevdim. Sayılarınızı artsın inşallah dedim.

Devlet mal müdürlüklerini kaldırma kararı aldı. Çoğu yerde kapandı. Bir kısmı da geçiş sürecinde aksaklık olmasın diye açık tutuluyor. Haliyle yeni jenerasyon malmüdürleri de defterdarlık bünyesine geçmiş olacaklar.

Gördüğüm yeni nesil malmüdürleri dışında yeni nesil ya da yeni versiyon valiler de bu yıllarda pek revaçta.

Geçmişte diğer valilerden farklı Erzincan Valisi Rahmetli Recep Yazıcıoğlu vardı. Diğerleri, bulundukları makamın ağırlığından mıdır, temsil makamından mıdır bilinmez, genelde protokol insanı gibi soğuk bir görüntü verirlerdi. Halkın içine pek çıkmazlardı. Karşılama, uğurlama, rutin ziyaret, çelenk töreni gibi resmi durumlarla ön plana çıkarlardı. Kısaca pek doğal bir görüntü vermezlerdi.

Dışarıdan biri olarak dış görüntüleri ve verdikleri imajla, pek doğal davranmadıkları yönünde bir kanaatim olmakla beraber lise öğrencisi iken annesinin vefatı nedeniyle, okunan hatim duasını yapmak üzere bizi makamında kabul eden Rahmetli Kemal Katıtaş'ı, bu merasimde çok doğal ve babacan bulduğumu da söylemeliyim.

Şu var ki genel tablo halkın mülki amirlere, mülki amirlerin de biraz mesafeli oldukları yönünde. Hatta fıkralara bile konu olmuştur. "Hani Erzurum'a yeni atanan bir valinin, halkın nabzını tutmak için ‘Şehrinize gelen hangi valilerden memnun oldunuz’ şeklinde bir soru sorduğu, halkın da 'Şu validen çok memnunduk' dediği, valinin de 'Çok sevecek kadar o valinin ne yaptığını' sorduğu, halkın da 'Erzurum'a gelmeden öldüğü' şeklinde cevap verdiği" anlatılır.

Günümüz valilerine gelirsek, geneli nasıl bilmem ama yeni versiyon valilerle karşı karşıyayız. Erzincan Valisi Sayın Hamza Aydoğan, Karaman Valisi iken Ardahan'a atanan Sayın Mehmet Fatih Çiçekli, yeni versiyon valilere verebileceğim örnek. Belki başka örnekleri de vardır ama bu iki vali sosyal medya paylaşımlarıyla öne çıkanlar.

Sosyal medyada kısa videolarıyla tanıdığım bu iki Vali, halkın içinde, halktan biri gibiler. Kibirden, soğukluktan, protokolden ve mesafeden uzak çok doğal bir görüntü veriyorlar. Çocukla çocuk, yaşlı ile yaşlı. Bulundukları ilin halk ağzıyla konuşmaktan da geri durmuyorlar. Kah tamircideler kah yurttalar kah sınıftalar kah ekmek yapan kadınların arasındalar. Kısaca çat kapı her yerdeler.

Girdikleri her yere de pozitif enerji verip ayrılıyorlar. Her yere iz bırakıyorlar.

İlk valiliği Karaman olan ve görev süresi çok uzun sürmemesine rağmen tayininin Ardahan'a çıkmasıyla birlikte Karaman halkının valiye gösterdikleri ilgi ve teveccüh, uğurlamaya gelen kalabalık bu Vali'nin kısa sürede Karaman'da iz bıraktığına bir örnek.

Erzincan ve eski Karaman, yeni Ardahan Valisi, nazarımda yeni nesil valilere en güzel örnek. Bu şekil yeni versiyon mülki amirlerin sayısının artması dileklerimle.

11 Ocak 2026 Pazar

Kafe Nesli

Bir zamanlar 18 yaşın altındakilerin giremediği kahvehane ve kıraathaneler vardı. Okey, tavla ve kağıt oynamak isteyenlerin buluşma noktasıydı. Kimi de oyun oynamadığı halde seyretmek, çay içmek, televizyon izlemek, arkadaşlarıyla buluşmak için giderdi.

Televizyonların evlerde pek yaygın olmadığı zamanlarda film, maç ve Muhammed Ali Kılay’ın boks maçlarını izlemek için hınca hınç kahvehaneler dolar taşardı.

Sabaha kadar açık, adına da sabahçı kahvehane dedikleri kahvehaneler vardı.

İnternet kafeler yaygınlaştı bir ara. Evinde İnterneti olmayan gençlerin, oyun oynamak ve İnternete girmek için buluştuğu yerler oldu.

Esnaf çay ocakları tek tük hayatımızda vardı. Esnafa çay satardı. Son yıllarda esnaftan ziyade eli boş, gönlü hoş ve emekli kimselerin uğrak yeri oldu çay ocakları. Yan yana ve her köşe başında var. Hepsi de tıklım tıklım dolu.

Şimdilerde kahvehaneler olsa da belli kahvehaneler dışında buraların pek doluluğu yok.

Bir zamanlar her köşeye açılmış İnternet kafeler bildiğim kadarıyla kalmadı.

Son yılların yükselen yıldızı kafeler. Her bir yerde bol miktarda var. Hepsi de neredeyse hınca hınç dolu. Çay, kahve, çerez, yemek ve atıştırmalık türü yiyecek ve içeceklerin de servis edildiği bu kafeler, gençlerin ve sevgililerin buluşma ve uğrak yeri.

Kahvehane ve esnaf çay ocaklarına göre fiyat yönünden pahalı olmasına rağmen tüm kafelerin müşterisi eksik değil. Ne kadar işsiz ve avare insan varsa buradalar. Çoğunun harcadığı da kendi kazancı değil. Günübirlik bu kafelere takılan kişilere para dayanmaz. Aileler mecburen harçlıkları artırmak zorunda kalıyor.

Pek toplum içine çıkmayan ve görüş serdetmeyen, amacı ve hedefi ne olduğu pek bilinmeyen bu gençler bu kafeleri pek sevdi. Bu pahalı yerlere para dayanamayacağını bildikleri halde oturma ve buluşma yeri için başka seçenek akıllarına gelmiyor. Çok kibirli olmamalarına rağmen çay ocakları ve kahvehanelerde buluşmayı hiç düşünmüyorlar. Çünkü kızlı erkekli, bir çay ocağına oturup taze çay içmeyi ve daha az ödemeyi kendilerine yediremiyorlar. Kazara biri çay ocağını düşünse bile arkadaşları hiç oralı olmuyor. Arkadaş hatırına hepsi kafeleri mesken ediniyorlar.

Kafelerde yeme içme pahalı olmasına rağmen açılan tüm kafeler müşteri sıkıntısı çekmiyor. Kafelerin alternatifi halihazırda olmadığından bu gidişle kafeler eli boş bu gençlerin meskeni olmaya devam edecek. Ben bu kafeleri mesken edinen gençlere kafe nesli diyorum.

Bu kafe neslinin kafa yapısını anlamak zor. İçlerine girip niyetlerini de okumak mümkün değil. Rahatlarına düşkün ve Rahatlarına ödün vermeyen bir görüntü verseler de çok rahat olduklarını sanmıyorum. Ama rahat davranıyorlar görüntüsü veriyorlar.

Yine bu kafe nesli yürümeyi, otobüs ve dolmuşa binmeyi de aklının ucundan pek geçirmez. Gidecekleri yer ve kafe yakın bile olsa mutlaka arabayla gidiyorlar.

Bu kafelerin saltanatı ne zaman sona erer, yerine hangi alternatif gelir bilmem ama bu kafe nesli farklı bir nesil. Kısaca dünyada, içimizde yaşayan farklı dünyanın insanları gibiler. Bunlar bizim oğlumuz, kızımız. Ama dünyaları farklı. Ne biz onları anlıyoruz ne de onlar bizi. Birbirimize Fransız iki Fransız gibi yaşayıp gidiyoruz.