12 Mart 2026 Perşembe

Bir Taşınma Hikayesi

Ev küçük diye kayınpederin kızının aklına uyarak bir ara oturduğum evden çıkıp kiraya taşınmaya karar verdim.

Birkaç eve baktık. İçimize sinmedi.

Bir evi beğendik. Dubleks idi. Hem soğuk olur hem kışın evi ısıtamayız hem temizliği zor olur hem de merdivenden in, çık zor olur diye vazgeçtik.

Öğretmen ama gayri resmi emlakçılık yapan biri "Şu daireye bakın" diye mesaj göndermiş. Bir oğlan ve annesiyle birlikte eve bakmaya gittik. Oğlanla annesi evi beğendi. Tutalım dediler. Ciddi misiniz? Bol merdivenli diye dubleks evi tutmadık. Burası tripleks. Daha çok merdiven var. Benim için bol merdivenli ev problem değil. Yağmurlu havalarda dışarıda yürüyüş yapma imkanı olmazsa bu üç katın merdiveninde günlük yürüyüşümü tamamlarım. Benim için aliyyülala olur. Bu işin evi ısıtamama ve temizlik problemi olur. Temizlikten bıktım, yetişemiyorum. Temizlikçi çağıracağım demeyin. Yarın bana merdivenden in çık, ayaklarımıza kara sular indi. Ah ayağım, vah kaderim, çıkalım buradan demeyin. Geniş bir ev alıncaya kadar burada oturacağız. İyi düşünün dedim. "Tamam, idare edeceğiz" dendi.

Ev sahibi yurtdışında imiş. Telefonla aradım. Evinizi tutmak istiyorum. Dört, beş sene oturmayı düşünüyorum. Bir yıl sonra ben geleceğim. Yakınım oturacak der misiniz dedim. "Şu anda yurtdışındayız. Yakın zamanda dönmeyi düşünmüyoruz. Oturabilirsiniz" dedi. Evi telefonla tuttum.

Hasılı, Allah'tan bir göz istemiştim. Allah bize verdi üç göz.

2016-2021 arası bu evde oturdum. İki katın koridoruna sensor taktırdım. Aşırı rüzgarlı, soğuk ve yağışlı havalarda bu merdivenlerden inip çıkarak yürüyüşümü yaptım. Sensor olunca her katta lamba tak, söndür derdi yoktu.

Merdivenden dert yananlara hiç kulak asmadım. Hele ayağım ayağım, bıktım şu merdivenlerden diyenlere hiç prim vermedim. Nasıl gaddar biri olduğumu bilesiniz diye bu kısmı da yazmış bulundum.

Beş yılın sonunda döviz patlamadan bir gün önce eski de olsa geniş bir daire alarak kendi evime taşındım.

Niyetim taşınma ve tripleks evde oturmayı anlatmak değildi. Ama gördüğünüz gibi tripleks eve girip çıkamadım. Bu arada kimin nerede olduğunu öğrenmek ve haberleşmek için cep telefonuyla birbirimizi aradığımızı da söyleyip neler çektiğimi anlaşılsın, sonra sadede geleyim.

Bu tripleks eve taşındığımda, aynı villalardan birinde kiracı olarak oturan iki Suriyeli kardeş, daha önce haber vererek, ellerine tatlı paketi almışlar, evime ziyarete geldiler. “Siz herhalde hayırlı olsun diyorsunuz” diyerek tatlıyı uzatmışlardı. Bu iki Suriyeli kardeşle ilgili yazımı da bir başka yazımda ele alayım.

11 Mart 2026 Çarşamba

Ye'cüc ve Me'cüc'ün Değirmenine Su Taşımak

ABD ve İsrail emellerini gerçekleştirmek için yıllara yayarak Ortadoğu'da yakıp yıkmadığı ve kana bulamadığı ülke kalmadı. Nereye girmişse kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmadı. Harap edilen yerlerin yönetimleri bir tarafa hepsi İslam beldesi. Görünen o ki bu süfli ve kirli emellerine ulaşmak için yaptıkları planları bir bir ve sırayla uyguluyorlar.

Gözü dönmüşlük onlarda. Kan içicilik onlarda. Orantısız güç kullanmak onlarda. 

Haksız olduklarını cümle alem biliyor ama bu iki gücü hiçbir ülke karşısına almıyor, alamıyor. 

Engel gördükleri ve suyunu bulandırdıkları neresi varsa acımasızca saldırıyorlar. En büyük destekçileri bana dokunmayan yılan bin yaşasın sessizliğinde olan ülkeler.

ABD ve İsrail'in yerinde ben de olsam bu sessizlikten yararlanarak gözüme kestirdiğim ve kurban seçtiğim her bir yeri yakar yıkarım. Nasılsa güç onlarda, sermaye onlarda, teknoloji onlarda, silah ve teçhizat onlarda.

Bu iki terör devletine karşı acizlik başka bir şey. Bu iki terör devletinin saldırdığı ülkelere dair abuk sabuk, evlere şenlik ve sam başında saksağan şeklinde değerlendirme başka bir şey. Bu kafayı anlamıyorum bir türlü. Neyin kafasını taşıyorsak artık.

Bu iki Ye'cüc ve Me'cüc devlet kendi menfaati için Irak, Libya, Suriye'yi istikrarlaştırarak, Türkiye'den önceki son öküze yönelmişken ve bu uğurda her yolu mübah görürken biz ne yapıyoruz? Saddam zalimdi, Beşşar Esat zalimdi, Kaddafi Zalimdi. Hamaney ise Beşşar gibi birine destek verdi diyerek Ye'cüc ve Me'cüc'ün değirmenine su taşıyoruz. Evet, bunlar Katmerli zalim. Ama şimdi sırası değil. 

Hızımızı alamayıp "Allah bir zalimi başka bir zalimle cezalandırıyor" diyoruz. Burada bir hakkı teslim edeyim. Şükür ki İran'a saldıran ABD ve İsrail'i zalim olarak görmeleri. Bu objektif yönleri itibariyle bu kafada olanları tebrik ediyorum. Pekala İran ve Suriye gibi dinsizin hakkından imansız geldi diyebilirlerdi. Hatta ABD ve İsrail'i sütten çıkmış ak kaşık ilan edebilirlerdi. Vah yazık... Belli ki Suriye ve İran'ın mezhep tassubu bu tiplerin de gözlerini kör etmiş. Aynı mezhep tassubunu yaşıyorlar. Bu kafadakiler ne yiyorlar ne içiyorlar ne okuyorlar ne ile besleniyorlar? Anlamadım gitti.

Büyük ve katmerli zalime sesi ve gıkı çıkmayanların küçük zalimlere söz söylemeye hakkı yok. 

10 Mart 2026 Salı

Karadenizliler Çay Ocağı

Konya merkez PTT'nin arka tarafında şimdilerde adı değişmiş Ulusan İşhanı vardı. Bu hanın içinde sol köşesinde bir çay ocağı vardı. Çay ocağının adı Karadenizliler Çay Ocağı idi.

Penceresi yoktu çay ocağının. Gündüz vakti bile ışık yakılırdı aydınlatmak için. Tavanında bir havalandırması vardı bildiğim kadarıyla. 

Bu çay ocağını diğer çay ocaklarında ayıran özellikleri vardı: Birkaç gazete gelirdi her gün. Masalara konur. İsteyen gazete okurdu. Her masada satranç takımı vardı.

Buranın müşterileri hep tanıdık sima idi. Çoğu üniversitede okuyan öğrencilerden ibaretti.

Satranca merakımdan dolayı bu çay ocağına lise üç ve lise dördüncü sınıfta iken gitmeye başlamıştım. Üniversite boyunca da hafta sonları ve ders bitimi gitmeye devam ettim.

Birkaç el değiştirdi bildiğim kadarıyla. En son işleten Ali Bey'den önce Adnan isminde biri çalıştırıyordu.

Adnan ya da önceki işleten, belki de ilk bu çay ocağını açan Karadenizli olmalı ki bu çay ocağına bölgesinin adını vermiş diye düşünüyorum. 

Birkaç el değiştirse de değişmeyen özelliği, çayının güzel olması. Gelen müşteriye çay içiyor musun, ne alırsın diye sorulmaması, müşteri isterse çay verilmesi, içilen çayın yazılmaması, çay parasını ödeyen öder, parası olmayan ödemeden gider, sonraki gelişinde verirdi. Ocağı işleten diğer esnafa da çay verdiğinden zaman zaman yerinde olmazdı. Çay parasını verecek olan içtiği çayın meblağını masaya ya da para kutusuna koyardı. Sahipleri, çay içen var mı, şu kadar çay içtin, içmedin hesabı yapmazdı.

Müşterilerin çoğu öğrenci olduğu için çoğunun cebinde yeterince para olmazdı. Buraya gelen satrancını oynar, gazetesini okur, sigara içen sigarasını içer, sohbetini yapar. Çoğu da namazını kılardı. Namazını kılmaya arkadaşlarıyla camiye gider, birlikte namazlarını cemaatle eda ederdi.

Havasız bir yer olmasına rağmen içerisi genelde dolu olurdu. O kadar doluluğuna rağmen aşırı ses olmazdı. Gelenler zaten satranç oynamaya geliyor, satranç ise sessiz oynanan bir oyun. Buna bir de gelenlerin seviyesi eklendiğinde oturmaya doyum olmazdı.

Müdavimlerin çoğu fakir Anadolu insanının evladı. Buralarda dostluklar edinilmiş. İsimcek bilmeseler de müdavimleri birbirini simasından bilirdi. Fakülte bittikten sonra Obruk bölgesinde vekil öğretmenlik yapmıştım. Çocuğun bir tanesinin kulağı akıyordu. İşittim ki köye doktor gelmiş, muayene ediyor. Çocuğu götürdüm. Doktor beni görür görmez, ben seni tanıyorum dedi. Nereden tanışıyoruz dediğimde, Karadenizliler Çay Ocağından demişti.

İlk atamam Gaziantep'e çıktığında hangi ilçeye atanmam iyi olur derken Gaziantepli Mustafa isminde bir mühendislik öğrencisi vardı. "Abi, Nizip iyidir. Ben Nizip İHL'de okudum. Dayım il milli eğitimde müstahdem. İstersen söyleyeyim. Mümkünse Nizip olsun" demişti.

Bir zaman sonra Nizip İHL bahtıma çıktı. Gaziantep'e varınca Mustafa'yı aradığımda, "Abi, dayım izinde olduğu için daha senin tayini konuşamadı" demişti. Gerek kalmadı. Zaten Nizip İHL geldi demiştim.

Gaziantep ve Adıyaman'da çalışırken de yaz dönemi Konya'ya geldiğimde Karadenizliler Çay Ocağı yaz dönemleri yine uğrak yerim oldu. Çay ocağını uzun süre işleten Ali Bey ile hukukum da oluştu.

Sonraları bu çay ocağının bulunduğu İşhanı yıkılıp yerine yenisi yapıldı. Ali Bey yan tarafta bir başka yere yine aynı isimle açtı ama çay ocağının eski havası yoktu. Sonunda Ali Bey de bu çay ocağını kapatarak Karadenizliler Çay Ocağı zihnimizde ayrı bir yer olarak kaldı. 

Sahibi Ali Bey emekli olduktan sonra hala çalışmaya devam ediyor. İşe giderken zaman zaman karşılaşırız. "Çalışmayıp da ne yapacağım Ramazan Abi. Elim mahkum. Vücut tamam deyinceye kadar çalışacağım" dedi. Bu yeni işini bulan da zamanında bu çay ocağının müdavimlerinden olan, sonraları işadamı olan Harun adında bir arkadaştı. Her karşılaştığımızda, "Sağ olsun, bu işi bana Harun buldu" diye dua eder.

Buranın müdavimlerinin bu çay ocağına dair anıları vardır. Müdavimlerinden dinlemek lazım. Nereden aklıma geldiyse bu çay ocağı aklıma geldi. Bu şekilde kayda geçirmek nasip oldu.