1992 yılıydı. Gaziantep Nizip'te çalışırken oturduğum evin pis su gider borusunda bir çatlak oluştu. Bir çeşmeci buldum. Çeşmeciye, maaşa iki, üç gün var. O zamana kadar beklersen, işimi yapıver. Maaşı alır almaz gelir öderim. Borcum borçtur. İstemek için gelme dedim. Tamam dedi.
Çeşmeci işini yaptı gitti.
Bir pazar gününün sabahıydı. Sabah 7,5-8.00 sularında, kapının zili acı acı çaldı. Gözlerimi ovuşturarak kimdir diye pencereden dışarıya baktım. Çeşmeci idi kapıda bekleyen. Hayırdır dedim. "Bugün maaş günü. Borcumu almaya geldim. Hani maaş günü verecektin" dedi.
Güler misin ağlar mısın, kızar mısın? Be kardeşim, sabah sabah derdin ne? Vereceğim dedim ya. Ayrıca gelmene gerek yoktu. Bugün pazar. Tatil gününe geldiği zaman maaşlar yatmaz, ilk iş günü yatar. Yarın çekip vereceğim. Buraya kadar zahmet etmişsin dedim. "Ha tamam öyleyse" dedi gitti.
Bilmeyenler için söyleyeyim. Aradan yıllar geçti. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar maaşlar tatile denk gelince pazartesi hesaba yatardı. Şimdiki gibi EFT ya yoktu ya da yaygın değildi. Herkesin banka hesabı olmazdı.
Ertesi günü ilk işim erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya çıkıp Ziraat Bankası önündeki ATM'ye gitmek oldu. Çünkü çeşmecinin sağı solu belli olmazdı. Tekrar param da param diye kapıma dayanabilirdi.
Belli ki cins birine iş yaptırmışım. Cins birinden de dengeli bir hareket beklemek safdillik olur.
Ama çatmıştım işte böyle birine. Borcumu öteleyen, borcuna sadık olmayan, borcunu isteten biri olsam gam yemem. Ne alacağımı isteyebilirim ne de borcumu istetirim. Günü gelince ilk işim borcumu ödemek olur. Çünkü istetmeyi sevmem. Borçlu da duramam. Ne zamanki borcumu öderim. İşte o zaman rahatlarım. Gel de bunu benim araya araya bulduğum çeşmeciye anlat. Bu arada bizim borçlu devlet bu borçla iyi rahat ediyor.
*
2003 ya da 2004 yılı olsa gerek. Adana'da Çakmak Plaza'da küçük bir esnaftan çocuklara kıyafet almıştım. Esnaf aldıklarımızı poşete koyup uzattı. Ben de ödeme için kredi kartını. "Bizde kredi kartı yok" demez mi. O zaman bende de nakit yok. Bu durumda aldıklarım kalsın dedim ve poşeti tezgaha koydum. Esnaf, "Koyma tezgaha. Al poşeti götür" dedi. Anlatamadım galiba. Maaş öncesi bende para yok dedim. "Götür, çocuklar giysin. Sonra verirsin" dedi. İyi de beni tanımıyorsun. Çıktıktan sonra getirmesem, beni nerede arayıp bulacaksın bu koca Adana'da dedim. "Götür. Sen getirirsin. Sende getirmeyecek göz yok. Getirmesen de canın sağ olsun" dedi. O zaman yazar mısın borcumu bir yere dedim. "Yazmaya gerek yok" dedi, poşeti elime verdi. Dükkandan çıktım ama içim içime sığmadı. O anki yaşadığım mutluluğu anlatamam. Eve giderken adeta ayaklarım yere basmadı. Çünkü fellah denilen Adanalı tanımadığı bana güvenmişti.
Tam hatırlamıyorum ama maaşa üç beş gün vardı. Maaş günü ya dersimin olmadığı ya da hafta sonu tatili olan bir gündü.
Sabah evde kahvaltıyı yaptıktan sonra oturduğum mahalle olan Belediye Evleri Mahallesinden (Adana Koop) dolmuşa binip çarşıyı boyladım. ATM'den parayı çekip esnafın dükkanına girdim. Sizden kıyafet almıştım. Borcumu getirdim diye kendimi tanıttım. Teşekkür edip ayrıldım.
Borcumu ödemenin ve bana güvenenin güvenini sarsmamanın mutluluğunu da çıktıktan sonra yaşadığımı söylemeliyim.
Çok dürüst biri olmasam da borcumu ödeme konusunda titiz ve duyarlıyım. Borcumu getirmesem de adam peşime düşecek biri değildi. Ki senet bile yapmadı, deftere de yazmadı. Peşime düşecek olsa Adana kazan, ben kepçe. Arasın ki bulsun. Gel de bunu Nizip'teki çeşmeciye anlat.
Geçmişte başımdan geçen bu iki anekdot, borcuna sadık olmayan kişileri görünce aklıma geldi. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.