3 Mayıs 2026 Pazar

Bol Yağmurun Sebep ve Hikmeti

Türkiye son 66 yılın en fazla yağış alan mevsimini yaşıyor. Gün geçmiyor ki yağmur yağmasın. Yazı ve kışı hep kurak geçen Konya, bu sene Karadeniz oldu dense yeridir.

Kuyu sularının iyice çekildiği, baraj sularının dibi gördüğü bugünlerde, susuzluk kapıda endişesini yaşatmaya başlamışken ardı arkasına yağan bu yağmurlar Hızır gibi yetişti. Haliyle yüzler gülüyor, belediyeler kara kara düşünmüyor.

Yıllardır böyle yağmurlar görmemiz normal değildi. Şimdi de normal değil ama bu normal olmayan yağmur yağışını pek sevdik. Toprağımız suya doydu. Susuz günler endişesi mi şimdilik öteledik.

Su hayattır. Susuzluk hayatı yaşanmaz hale getirir. Azı da sorun, fazlası da. En iyisi kararınca yağması.

Aylardır yağan bu yağmurlar inşallah barajlara gider ve barajları doldurur. Boşalan su havzalarını doldurur. Sel baskılarına sebebiyet vermez. Giderler vasıtasıyla boşa gitmez.

Temenni ederiz ki bu tür yağışları ülkemiz alsın. Toprak iyice kuruyunca son çare olarak yağmur duasına çıkmayalım.

66 yıldır bu şekil yağmayan yağmurların bu mevsim yağması ümit ederim ki doğal yolla olsun. Ne demek istiyorum? "İran'ın Birleşik Arap Emirliklerinde bulunan İsrail'e ait bulut tohumlama tesisini vurması sonucu, yağmurların bu derece arttığı" iddiaları sosyal medyada ve sanal alemde dolaşıyor. Çünkü yağmuru bu sene fazla alan ülke sadece biz değiliz. İran ve Irak da Türkiye gibi fazla yağış almaya başladı. Acaba İsrail bulut tohumlama tekniğiyle yağmurlarımızı bugüne kadar çalmış olabilir mi?

İddia ne derece doğru ve ne derece bilimsel bilmiyorum. Bu iddianın asılsız olduğunu iklim bilimci Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, "Bulut tohumlama tekniğini bilim insanları kuraklığı çözmek için denedi. Başarılı olmadı ve çöpe atıldı" şeklinde bilimsel cevap verse de işin içinde teknolojiyi çok iyi kullanan İsrail olunca ister istemez düşündürüyor. Bilim insanımız bu iddiayı reddetse de bu iddiayı doğru bulan insanımızın sayısı da az değil. Bilim insanımızdan bu sene bu derece yağmuru niye aldığımızın sebep ve nedenlerine de açıklık getirmesini isterdim. Bu iddia da bu vesileyle çürütülmüş olurdu.

Belki işin içinde olanlar bilirlerdir ama ben ve kamuoyunun ekseriyeti bu vesileyle "Bulut tohumlama" sistemini belki de ilk defa duymuş oldu. En azından ben ilk duydum. Wikipedi, bulut tohumlama hakkında, "yağış miktarını veya türünü değiştirmeyi, doluyu azaltmayı veya sisi dağıtmayı amaçlayan bir tür hava durumu değişikliğidir. Genel amaç, ya kendi adına yağmuru ya da karı artırmak ya da sonraki günlerde yağışların meydana gelmesini önlemektir." açıklamasına yer vermiş.

Yağmur ve karın doğal yolla yağmasını temenni ederiz. Dışarıdan doğal olmayan yollarla havaya müdahale edilmesi doğanın doğallığını da bozar, iklimi de. Son yıllarda ülkelerde ve bizde iklim değişikliği bakanlığının kurulması da dikkat çekici ve manidar.

Devamsız Vekillerin Durumu

TBMM'de emekli vekil ve aktif vekillik yapan bir vekilin, "Zihnimde siyaseti bitirdim. 2028'den sonra siyaseti bırakıyorum. Kimse bana bir gün bile siyaset yaptıramaz. Zaten Meclise pek gitmiyorum. Sadece genel başkanımın konuşmasını dinlemek için haftada bir uğruyorum" meyanında bir açıklaması dikkatimi çekti.

Vekilin bu açıklamasını pek yadırgamadım. Çünkü bu ülkede vekil olduğu halde geçmişte hiç Meclise uğramayıp vekilliği devam eden ve özlük haklarını alan vekiller bilirim. Bedrettin Dalan bu vekillerden biri idi.

Baştan söyleyeyim. Amacım siyaset yapmak, birilerine dokundurmak değil. Geçmiş ve şimdi olsun, vekillerin aldığı hem emekli vekil ve aktif vekil maaşında da değilim.

Garibime giden, Meclise uğramadığı halde yaptığı devamsızlıktan dolayı bir vekilin vekilliği niçin düşmez ya da düşürülmez? Yapılan devamsızlıktan dolayı maaşından niçin kesinti yapılmaz ya da maaşı kesilmez? Bir vekil kafasında aktif siyaseti bıraktığından dolayı Meclise uğramaya tenezzül etmediği için hesabına yatan maaşı nasıl içine sinerek harcar?

Vekilin Meclise uğramaması aslî görevini yapmaması anlamına gelir. Vekilin yaptığı bu devamsızlığı lise öğrencisi yapsa, öğrenci devamsızlığını doldurduğu zaman sınıf tekrarına kalır. Tekrarı halinde öğrencinin örgün eğitimle ilişiği kesilir, açık liseye kaydı yapılır.

Kamuda çalışan bir memur ve öğretmen bir mazereti olmadığı halde kesintisiz olarak görevine 10 gün gelmezse müstafi (istifa etmiş) sayılır. Bir yıl içinde kesintili olarak toplam 20 gün devamsızlık yaparsa devlet memurluğundan çıkarılma durumu söz konusu olur.

Özel sektörde çalışanın mazeretsiz devamsızlığında başına neler gelebileceğini zaten söylememe gerek yok.

Elbette vekillik devlet memurluğu değildir. Vekilin esnek çalışma durumu söz konusu olabilir. Mazereti olan, partisi ya da Meclis tarafından TBMM dışında görev verilen vekilin, Meclis çalışmalarına katılmamasına kimsenin bir diyeceği olamaz. Ama hiçbir mazereti olmadığı halde bile isteyerek aslî görevini yapmaya tenezzül etmemesi, buna bir yaptırımın olmaması ve bedel ödenmemesi olacak şey değil.

Burası muz cumhuriyeti olmadığına göre mutlaka vekillerin de çalışma usul ve esasları vardır. Meclise devam etmeyene bir müeyyide vardır. Ya müeyyide uygulanmıyor ya da uygulanan müeyyidenin vekili zor durumda bırakan bir yönü yok.

Siz ne derseniz deyin, vekilin keyfi olarak aslî görevine gitmemesinin makul bir izahı olamaz.

Görevleri arasında hepimizi bağlayan Anayasa çıkarmak, kanun yapmak olan kişilerin her şeyden önce Meclise devam gibi bir zorunluluğu olmalı. Bu yönüyle vekiller vatandaşa ve kamuda çalışanlara örnek olmak zorunda.

İstisnalar kaideyi bozmaz. Görevini hakkıyla yerine getiren vekillere sözümüz olmaz. Ama aslî görevini yapmayanların durumu, imam ve cemaat ilişkisine benzer. 657 sayılı DMK’yi çıkaran imam bunu yaparsa, kamuda çalışan cemaat neler yapmaz. Zira ele veriyorlar telkini, kendileri yutuyor salkımı.

Bir diğer husus, Meclise uğramayan vekilin durumu, işe gitmediği halde maaşını almaya devam eden ve özlük haklarını kullanan bankamatik memurlarına benziyor. 

Yaşlanıyoruz

Nüfus artış hızımız halen eksiye düşmese de sıfıra yakın. Nüfus artığımız binde beş imiş. Bu demektir ki yaşlanıyoruz. Ben de ben yaşlanıyorum sanırdım. Meğer ülke de benimle birlikte yaşlanıyormuş.

Bir zamanlar Avrupa yaşlanıyor, nüfusları yerinde sayıyor, eksiye düşüyor. Bizde genç nüfus fazla diye övünürdük. Bu gidişle nüfus artışında Avrupa gibi olmaya doğru gidiyoruz.

Görünen o ki aile yılı ilan edilmesi, evlenenlere maddi destek verilmesi, doğum izninin 24 haftaya çıkarılması, yeni doğan 1.2.3.çocuklara çocuk yardımı yapılması, anneye süt izni gibi desteklerin verilmesi nüfus artışına artı bir katkı sunmadığı gibi eksiye doğru gidiyoruz.

Sayın Cumhurbaşkanı'nın yıllardır "En az üç çocuk" demesi de pek işe yaramamış. Aslında en az üç çocuk nüfusun kendini yenilemesi ve artı artış için gerekli. Çünkü bir çocuk eksi, iki çocuk anne ve babanın yerine geçeceği için nüfusun yerinde sayması, üç çocuk ise nüfusun artması anlamına gelir.

Türkiye bugünleri hesaba katamamış olmalı ki 80'li yıllarda az çocuk planlaması dillerdeydi. Kenan Evren gittiği yerlerde Erdoğan'ın aksine az çocuk diyordu. 90'lı yıllarda sağlık ocaklarına varıncaya kadar nüfus planlaması çalışması yapılmıştı. O zamanlar aman az çocuk denirdi. Şimdi aman çok çocuk diyoruz. Her konuda olduğu gibi maalesef bu konuda da iyi bir planlama yapamadık.

Gerçi az çocuk yapın diyeni de dinlemedi bu toplum, çok çocuk yapın diyeni de. Adeta kendi bildiğini okuyor bu millet.

Nüfusun eksiye doğru gitmesinin sebep ve nedenleri ve çözüm önerileri üzerinde işin uzmanlarının epey bir kafa yormalarında fayda var.

Gözlemlerime göre nüfus azalmasında;
Evlilik yaşı yeni evlenenlerde 30'a çıktı. 30-35 yaş aralığında evlenenler nasıl çok çocuk doğurup büyütebilsin?

Evlilik çağı geldiği halde evlenmeyip bekar olarak yaşayanlar ve evliliği düşünmeyenler var.
Evlenmek isteyip de düğün masrafından dolayı evlenemeyenler var.

Boşanma oranları öyle böyle değil, baya arttı. Belki de evlenenden çok boşananımız var.

Çalışan anne sayısı geçmişe oranla çok arttı. Çoğu mesleklerde kadın çalışan erkek çalışanı geçti. Çalışan kadınların çoğu ya bir ya da iki çocukla yetiniyor. Çünkü çalışan anne ve babaların korkulu rüyası, çalışırken çocuklarına kim bakacak endişesi. Büyükanneler de olmasa çoğu çalışan anneler çocuk doğurmaya yanaşmaz.

Genç nüfusta önünü görememe ve gelecek endişesi hakim.

Yine genç nüfusta işsizlik oranı daha fazla.

Çoğu daha geç yaşta iş güç sahibi oluyor. İş bulanın çoğunda, aldığı maaşla geçinememe düşüncesi hakim.