10 Ocak 2026 Cumartesi

İyi Gün Dostlarına Gelsin!

Üç dört yıl, mevcudu kalabalık gözde bir ortaokulda öğretmenlik yaptım. İkili öğretim yapan bir okuldu. Aynı dönemde çalışmadığım çoğu kimseyi tanımasam da dönemimdeki çoğu kimseyi tanıdım. Her okulda olduğu gibi okul kadın öğretmen ağırlıklı idi. Erkek öğretmenler, öğretmenler odasının bir kenarında oturur, muhabbetini yapardı.

Bazıları ile merhaba, selamın ötesine geçmedi ilişkimiz. Bazıları ile hukukumuz oluştu. Hele bir tanesi vardı ki hem okul ortamında hem de okul dışında zaman zaman bir araya gelerek muhabbeti koyulaştırdık. Erzincanlı olmasına rağmen hanım köylü olmuş ve Konya'ya yerleşmiş.

Sonrasında tayin isteyerek bu okuldan ayrıldım.
Aradan beş yıl geçtikten sonra WhatsApp'ıma bir gün bu hocamdan bir düğün davetiyesi geldi. Düğünümüze beklerim abi dedi. İnşallah katılacağım. Şimdiden hayırlı olsun dedim.

Arkadaşın iki kızı vardı. İlk düğününü yapacak, kızının mürüvvetini görecekti.

Düğüne daha üç hafta vardı. Düğüne gideceğim derken düğünden bir gün önce kayınvalidem vefat etti. Taziyeden fırsat bulup beş dakikalığına da olsa düğüne uğrayıp tebrik edeyim, çam sakızı çoban armağanı hediyemi de takdim edeyim, mutlu gününde yanında bulunayım dedim.

Düğün ve kına birlikte idi. Düğünün tam ortasında vardım. Fotoğraf çekiniyorlarmış. Yanına varıp tebrik ettim. Beni görünce hocamızın yüzü güldü. Eşiyle tanıştırdı. "Ramazan Abi, beni sen sevindirdin. Allah razı olsun. Görüyor musun, koca okulumdan bir kişi gelmedi. Çiçek göndermişler okul adına. Ben ne yapayım çiçeği" dedi.

Mutlu gününde birlikte yıllar yılı çalıştığı mesai arkadaşlarından kimsenin düğüne iştirak etmemesine belli ki çok içerlemişti hocamız. Sadece hocamız değil, kim olsa gönül koyardı. Okuldan hiç öğretmen gelmese bile okul idaresinden birkaç kişi katılıp bu mutlu gününde hocamızı yalnız bırakmayabilirdi. Gel gör ki yüzün üzerinde öğretmeni olan okulun arkadaşlığı sadece okuldan ibaretmiş. Demek ki yılların hukukunun bir anlamı yokmuş dedim kendi kendime.

Hocamıza, boş ver hocam. Düğünün ortada kalmadı. Mesai arkadaşların gelmese bile başkası gelmiş. Bu, senin değil, onların ayıbı. Hiç kafana takma diyerek moral vermeye çalıştım.

Gerçekten koca okuldan 8-10 kişi de mi gelip görünmez. Anlamadım gitti. Yaz dönemi herkes tatilde desem, okul zamanı idi düğün. Okulundan bir ben geldim. Ben de o okuldan ayrılalı beş yıl oldu. Artık o okulun personeli değilim.

Hocamız problem biri olsa eh dersin. Herkesle uyumlu, nazik ve kibar, çok konuşmayan, herkese değer veren, herkesi dinleyen, içine sinmeyen bir durumu da ifade eden medeni cesareti olan biri. Uyumsuz ve geçimsiz biri değil. Kimsenin ara öğretmenliği kabul etmediği zamanlarda hem sabahçı hem de öğlenci olmuş biri olmasına rağmen okul idaresinin, bu mutlu gününde bu personeli yalnız bırakmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Ben o okuldan ayrıldıktan sonra çok sular akmış, eski çamlar bardak olmuş olabilir. İşin iç yüzünü bilmiyorum. Yalnız sebep ve hikmet her ne olursa olsun, belli ki okulda okul kültürü oluşmamış. Bu durumda başarılı bir okul olsan ne yazar, mevcudu kalabalık gözde bir okul olsan ne yazar. Önce insanlık bence.

Merak ediyorum, düğün bittikten sonra mesai arkadaşları bu arkadaşı okulda görünce ne yaptılar? Hazır okula gelmişken o değilden hayırlı olsun mu dediler yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam mı ettiler ya da "Kusura kalma. Düğününe gelemedik, şu mazeretimiz vardı" dediler mi?

Sebep her ne ise insanlığın öldüğü, hukukun pamuk ipliğine bağlı olduğu, vefanın olmadığı, hatırın güdülmediği bir görüntü idi okulun verdiği imaj. Maalesef acı bir gerçeklik. Ama bir gerçek daha var ki mesai arkadaşları ayıp edip düğüne teşrif etmese de hocamız düğünde yalnız değildi. Hatır bilenler, vefanın ne olduğunu bilen sevenleri oradaydı. Bu da ona yeter de artar bile. Varsın az olsun, öz olsun. Ne yapacaksın iyi gün dostlarını. Böylelerinin ne ihsanı ne de gölgesi. 

Emekliler Hak Arayışında

Cumartesi evden çarşıya doğru çıktım. İstasyon-Anıt-Zafer-Alâeddin-Kayalı Park’a doğru gitmeyi niyete aldım. Alâeddin’in hemen karşısında 30 kişilik bir grup gördüm. Ellerinde pankart, omuz omuza vermişler. Benden önce basın açıklaması yapmışlar belli ki.

Duraklayıp kimdir, necidir, ne isterler diye seyrettim. Emeklilerdi slogan atanlar. Yazılı dövizleri önlerine tutmuşlar. “Tüm emeklilerin sendikasıyız. Hakkımızı alacağız” şeklinde slogan atmaya başladılar. Bir taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyordu bazıları.

Belli ki emekliye verilen zam oranını ve en düşük emekli maaşının 20 bine çıkarılmasını protesto etmek ve seslerini duyurmak için burada toplanmışlar.

Hafta sonu olmasına rağmen bu eyleme katılanların sayısının otuzlarda kalması dikkatimi çekti. Nereden baksak sadece Konya merkezde binlerce emekli var. Çoğu da verilen zamdan ve maaşlarının asgari ücretin altında kalmasından şikayetçi olmasına rağmen emeklilerimiz bu eyleme katılmak istememişler.

Katılımın az olmasında, organizasyon eksikliği olabilir. Belki tüm emeklilere ulaşamamış olabilirler. Hoş, haberleri olsa bile emeklilerin hepsinin gelip bu eyleme katılması mümkün değil. Çünkü milyonlarca emekli bu konuda yani hak arama ve seslerini duyurma konusunda yeknesak değil. Biz her şeyden önce bu basın açıklamasını kim yapıyor, ona bakarız. Eğer protesto edenler kendimize yakın hissetmediğimiz bir sendika ise mücadele haklı bile olsa aynı karede görünmek istemeyiz.

Emeklilerin içinde, “Buna da şükür. Ya bu da olmasa ne yapardık” diyenlerin sayısı da az değil. Belli ki bu düşünceye sahip olanlar öbür dünyada zenginlerden beş yüz yıl önce cennete girmek isteyenler. Bu kafada olanlar züğürt tesellisine devam ederler. Sanki eskiden maaş ödenmemiş gibi “Eskiden maaş bile alamıyorduk. Ne var şimdi. Biz geçmiş tüp kuyruklarını daha unutmadık” diyen de eksik değil. Kimi de eline geçenden hoşnut olmasa da ne olur ne olmaz deyip sesini kesiyor. Bazısı da “bu kadar emekliye hükümet nasıl versin, sayımız çok” diyor. Kimi de dünyanın neresinde erken yaşta emeklilik var diyerek mevcut durumu savunma yoluna gidiyor. Bir kısmı da “protesto etsek bile imam bildiğini okur” deyip uzak duruyor.

Hak arayışında tüm emekliler bir araya gelemese de emeklilere reva görülen maaş yeterli olmaya yeterli değil. Ne yapıp ne edip nereden kaynak bulunulacaksa en düşük emekli maaşını asgari geçim ücreti olan asgari ücret seviyesine çıkarmak gerekiyor. Diğer taraftan da erken emekliliğin önüne geçecek radikal kararlar alınmalı. Hatta emekliliğini hak edenlere emekli olmamaları için teşvik bile düşünülebilir. EYT’den emekliliği gelen işçileri emekli olmaya zorlayan belediyelerin bu gayri resmi tasarrufuna ve işçisine “emekli ol” şeklinde mobbing uygulamasına dur demek lazım. Çünkü emekli sayısı arttıkça emeklilerin yüzü hiç gülmeyecek. Bu sorun ülkenin birinci sorunu haline yükselecek.

Not: En düşük emekli maaşını 20 bine çıkarırken adaleti de elden bırakmamak lazım. Çünkü daha önce en yükseğinden emekli olacağım diye yüksek prim yatıran emeklilerin de hakkını korumak lazım. Bu toptancı anlayış doğru değil. En düşüğünü 20 bine çıkarırken maaşı 20 bin olanlara da ilave zam vermekte yarar görüyorum.

Borçlanmalarda Dikkat Edilecek Hususlar

Zaman zaman ayağımızı yorganımıza göre uzatamayız. İhtiyacımızı gidermek için kısa veya uzun vade borçlanma yoluna gidiyoruz.

Kimi kredi almayı tercih ederken kimi de eş dosttan borç alıyor.

Kredi çekmek yerine, eş dosttan borç almak güzel bir borçtur. Yalnız bu şekil borç alıp vermede zaman zaman mağduriyetler oluşabiliyor. Araya kırgınlıklar girebiliyor. Çünkü borç alıp vermede ölçü, borç verenin de borç alanın da zarar görmemesidir.

Mağduriyetlerin oluşmaması ve araya kırgınlıkların girmemesi için borçlanmada dikkat edilmesi gereken hususlar:

Ödemenin tarihi belli olmalıdır.

Karşılıklı senet yapılmalıdır. Senedi güvensizlik olarak görmemek gerek. Ölümlü dünya ne de olsa. Yarın kişinin başına ne geleceği belli olmaz.

Uzun vade borçlanmalarda, TL ile borç alınıp verilmemeli. Çünkü paranın değer kaybettiği enflasyonun yüksek olduğu, dövizin yerinde durmadığı, altın ve gümüş gibi madenlerin yükseldiği ortamlarda, değer kaybeden para ile borçlanmak borç verenin mağduriyetine sebep olabilir.

TL'nin değersizliği malum. Bu yüzden kimse kullanmayacağı parayı TL'de tutmaz. Elinde parası olan bir şekilde parasının değerini korumak ister. Döviz de yıllardır baskı altında tutulduğu için kimse değerini korusun diye döviz almaz. Geriye altın ve gümüş kalır. Çünkü bu ikisi parasının değerini koruduğu gibi artı kazanç da sağlar. Özellikle altın ve gümüş son yıllarda iyi yükseldiği için kenarda köşede üç beş kuruşu olan ya da kazancından artıran bu iki değerli madeni alma yoluna gidiyor.

Elinde TL durduran da bu iki element yüksek olduğu zaman bunlardan almak için biraz düşmesini bekliyor olabilir.

Demem odur ki kimsenin TL tutmadığı günümüzde, borçlanılacaksa altın ve gümüş üzerinden borçlanılmalı. Borç veren bir şey demese bile borç alan, borcu aldığı gün borcu altına çevirmeli. Bu, borç vereni korumak için gereklidir.

Unutmayalım ki TL borcunu aylar ve yıllar bekletip sonra TL üzerinden vermek borç veren kişinin aleyhine bir durumdur. Çünkü altı ay önceki 100 liranın alım gücü ile altı ay sonraki 100 liranın alım gücü aynı değildir.

Borç alan da aldığı borcu altın ya da gümüşe çevirdiği zaman altın ve gümüşün değer kazanıp yükseleceğini hesaba katarak borç almalı.

Uzun vade ya da tarihi belirsiz borçlanmalarda, “Efendim, ben sizden TL aldım. Ben de TL öderim demek doğru değildir.

Aldığımız borcun değerini altın ya da gümüşle korursak, aynı kişiden ikinci defa borç istemeye tekrar yüzümüz olur. Aksi takdirde aynı kişiden başka zaman borç almaya kalkarsak, kişi vermemek için yalan söylemek durumunda kalabilir.

Bir diğer husus, borç aldığımız kişinin paraya ihtiyacı olmayabilir. Nasılsa ihtiyacı yok diye en sona bırakmak doğru değil. Yine borcu ödeme günümüz geldiğinde, borç vereni arayarak “İhtiyacın yoksa daha sonra vereyim” demek de doğru değil. Kişi, borcu altına çevirelim dediği zaman “Ben altın borçlanmam” demek yerine borcu ödemek araya kırgınlıkların girmemesi için uygun olandır.

Yine günü geldiği zaman borcu istetmemek gerek. İsteyen kimseye de bozuk çalmak olmaz. Hele borç isteyecek diye telefonunu engellemek akıl alır gibi değil.

Hasılı, borç alan ihtiyacını giderirken alacaklıyı korumalı. Tekrar ihtiyacı olduğu zaman borç istemeye yüzü olmalı. Araya kırgınlıklar girmemeli. Makul bir zamanda ödeyemeyeceğimiz borcun altına girmemeli.