10 Mart 2026 Salı

Karadenizliler Çay Ocağı

Konya merkez PTT'nin arka tarafında şimdilerde adı değişmiş Ulusan İşhanı vardı. Bu hanın içinde sol köşesinde bir çay ocağı vardı. Çay ocağının adı Karadenizliler Çay Ocağı idi.

Penceresi yoktu çay ocağının. Gündüz vakti bile ışık yakılırdı aydınlatmak için. Tavanında bir havalandırması vardı bildiğim kadarıyla. 

Bu çay ocağını diğer çay ocaklarında ayıran özellikleri vardı: Birkaç gazete gelirdi her gün. Masalara konur. İsteyen gazete okurdu. Her masada satranç takımı vardı.

Buranın müşterileri hep tanıdık sima idi. Çoğu üniversitede okuyan öğrencilerden ibaretti.

Satranca merakımdan dolayı bu çay ocağına lise üç ve lise dördüncü sınıfta iken gitmeye başlamıştım. Üniversite boyunca da hafta sonları ve ders bitimi gitmeye devam ettim.

Birkaç el değiştirdi bildiğim kadarıyla. En son işleten Ali Bey'den önce Adnan isminde biri çalıştırıyordu.

Adnan ya da önceki işleten, belki de ilk bu çay ocağını açan Karadenizli olmalı ki bu çay ocağına bölgesinin adını vermiş diye düşünüyorum. 

Birkaç el değiştirse de değişmeyen özelliği, çayının güzel olması. Gelen müşteriye çay içiyor musun, ne alırsın diye sorulmaması, müşteri isterse çay verilmesi, içilen çayın yazılmaması, çay parasını ödeyen öder, parası olmayan ödemeden gider, sonraki gelişinde verirdi. Ocağı işleten diğer esnafa da çay verdiğinden zaman zaman yerinde olmazdı. Çay parasını verecek olan içtiği çayın meblağını masaya ya da para kutusuna koyardı. Sahipleri, çay içen var mı, şu kadar çay içtin, içmedin hesabı yapmazdı.

Müşterilerin çoğu öğrenci olduğu için çoğunun cebinde yeterince para olmazdı. Buraya gelen satrancını oynar, gazetesini okur, sigara içen sigarasını içer, sohbetini yapar. Çoğu da namazını kılardı. Namazını kılmaya arkadaşlarıyla camiye gider, birlikte namazlarını cemaatle eda ederdi.

Havasız bir yer olmasına rağmen içerisi genelde dolu olurdu. O kadar doluluğuna rağmen aşırı ses olmazdı. Gelenler zaten satranç oynamaya geliyor, satranç ise sessiz oynanan bir oyun. Buna bir de gelenlerin seviyesi eklendiğinde oturmaya doyum olmazdı.

Müdavimlerin çoğu fakir Anadolu insanının evladı. Buralarda dostluklar edinilmiş. İsimcek bilmeseler de müdavimleri birbirini simasından bilirdi. Fakülte bittikten sonra Obruk bölgesinde vekil öğretmenlik yapmıştım. Çocuğun bir tanesinin kulağı akıyordu. İşittim ki köye doktor gelmiş, muayene ediyor. Çocuğu götürdüm. Doktor beni görür görmez, ben seni tanıyorum dedi. Nereden tanışıyoruz dediğimde, Karadenizliler Çay Ocağından demişti.

İlk atamam Gaziantep'e çıktığında hangi ilçeye atanmam iyi olur derken Gaziantepli Mustafa isminde bir mühendislik öğrencisi vardı. "Abi, Nizip iyidir. Ben Nizip İHL'de okudum. Dayım il milli eğitimde müstahdem. İstersen söyleyeyim. Mümkünse Nizip olsun" demişti.

Bir zaman sonra Nizip İHL bahtıma çıktı. Gaziantep'e varınca Mustafa'yı aradığımda, "Abi, dayım izinde olduğu için daha senin tayini konuşamadı" demişti. Gerek kalmadı. Zaten Nizip İHL geldi demiştim.

Gaziantep ve Adıyaman'da çalışırken de yaz dönemi Konya'ya geldiğimde Karadenizliler Çay Ocağı yaz dönemleri yine uğrak yerim oldu. Çay ocağını uzun süre işleten Ali Bey ile hukukum da oluştu.

Sonraları bu çay ocağının bulunduğu İşhanı yıkılıp yerine yenisi yapıldı. Ali Bey yan tarafta bir başka yere yine aynı isimle açtı ama çay ocağının eski havası yoktu. Sonunda Ali Bey de bu çay ocağını kapatarak Karadenizliler Çay Ocağı zihnimizde ayrı bir yer olarak kaldı. 

Sahibi Ali Bey emekli olduktan sonra hala çalışmaya devam ediyor. İşe giderken zaman zaman karşılaşırız. "Çalışmayıp da ne yapacağım Ramazan Abi. Elim mahkum. Vücut tamam deyinceye kadar çalışacağım" dedi. Bu yeni işini bulan da zamanında bu çay ocağının müdavimlerinden olan, sonraları işadamı olan Harun adında bir arkadaştı. Her karşılaştığımızda, "Sağ olsun, bu işi bana Harun buldu" diye dua eder.

Buranın müdavimlerinin bu çay ocağına dair anıları vardır. Müdavimlerinden dinlemek lazım. Nereden aklıma geldiyse bu çay ocağı aklıma geldi. Bu şekilde kayda geçirmek nasip oldu. 

ABD ve İsrail'in Acziyeti

Trump, "Savaş büyük ölçüde bitti. İran'a büyük zarar verdik" açıklaması yaptı. 

Bu demektir ki savaşın son demleri. 

Yine bu demektir ki ABD ve İsrail'in İran'a başlattığı 12 gün savaşının ardından aynı ikilinin tekrar başlattığı savaşın 10. gününde yaptığı bu açıklamayla Trump havlu atmış görünüyor.

Çünkü ne 12 gün ne de 10. gününde İran'ı dize getirmiş durumdalar. İran yakılıp yıkılsa da yönetimiyle dimdik ayakta. Ne yönetim değişti ne de ülkede iç karışıklık çıktı.

Bakmayın Trump'ın zafer naraları attığına. İran'a verdikleri zarar İran'ın sakalını kesmekten ibaret.

Bu ikilinin hesapları tutmadı. Ne İran halkını yönetime ayaklandırabildiler ne körfez ülkelerini savaşa dahil edebildiler ne kendileri adına kara savaşı yapacak figüran bulabildiler.

Bir enkaz bırakarak arkalarına bakmadan çekip gidecekler. 

Bu gidişle cesaret edip üçüncü defa İran'a saldırı akıllarını ucundan geçmeyecek. Rezil olduklarıyla kalacaklar. Oturup biz bu haltı niye yedik deyip duracaklar.

Bir defa savaş orantısızdı. ABD ve İsrail son silah teknolojisine sahip olmasına rağmen yıllardır ambargo altındaki İran'ı dize getiremedi. Üstelik İngiltere ve Fransa başta olmak üzere adeta bütün NATO arkasındaydı bu ikilinin. Buna rağmen başarılı olamadılar. 

Trump ve İsrail'in üstünlüğüne rağmen bu savaşta başarılı olamaması, bir anekdotu aklıma getirdi. 

Üniversitede okurken Merkez PTT'nin arkasında bulunan Ulusan İşhanı'nın içinde, Karadenizler Çay Ocağı isminde bir çay ocağı vardı. Buranın müşterileri genelde üniversite öğrencisiydi. Buraya gelenler satranç oynar, çayını içer, gazetesini okurdu. 

Beni kendine rakip gören biri vardı. Beni yenmek için karşıma çıkar, her defasında yenilirdi. Bana yenilmeyi bir türlü hazmedemezdi. Oyun bittikten ve ben gittikten sonra "Ben bunun oyununa değil, çenesine yeniliyorum" dermiş. 

Yenildikçe, yenilen güreşe doymaz misali beni yenmek için benimle oynamaya can atardı. Yine bir gün teklif etti. Oynamaya başladık. Oyunda benim sadece bir filim kaldı. Onunsa aşağı yukarı tüm taşları duruyordu. Normalde taşım azalınca, oyun senin der, oyunu bırakırım. Bu defa demedim. O benim filimi yemek için uğraştı durdu. Ben de kaçtım. Tam pat pozisyonuna gelince, yemesi için fili önüne koydum. Epey bir düşündükten sonra "yerim" dedi. Fili yedi. Pat dedim. Oyun pat olmasına rağmen hiç konuşmadan satranç tahtasından başını kaldırmadan bir 15 dakika düşündü. 

Ne düşünüyorsun? Oyun pat dedim. Bu sözüm üzerine yine uzunca düşündü. Ardından, "Olsun. Oyun yine benim sayılır" demez mi. Böyle demesine, oyun niye senin sayılır? Bunca taşın varken, oyun üstünlüğü sende iken bu oyunu pat yapman ve beni yenememen senin acizliğini gösterir dedim. Hiç cevap veremedi. 

O hesap bu orantısız savaşta ABD ve İsrail, İran'a karşı o kadar güçlü olmalarına rağmen İran'ı yenemediler. Adeta acizliklerini göstermiş oldular. 

Ümit ederim ki bu savaş ABD ve İsrail'in zayıflamasına, ardından yok olup gitmesine vesile olur. 

9 Mart 2026 Pazartesi

İran, Yedi Düvele Karşı

Beğensek de beğenmezsek de İran kadim ve köklü bir devlet. Bildim bileli ambargo uygulanıyor bu ülkeye. Tüm ambargoya rağmen dimdik ayakta ve kendi yağıyla kavrulmaya devam ediyor.

İran, bize ambargo uygulanıyor diye yatmamış. Herhangi bir saldırıya karşı tedbirini almış. Füzenin her türlüsünü almış ya da yapmış.

Her şeyden önce bir Irak bir Libya bir Suriye bir Venezuela olmadığını gösterdi. Çünkü bu dört ülkenin ordusu, ülkelerini işgal eden güçlere tek kurşun atmadı. Savaşın ilk gününde dini lideri ve üst düzey komutanları öldürülmesine rağmen İran'ın ordusu dağılmadı. Yönetim zafiyeti ortaya çıkmadı. Füze rampaları yerle bir edilmesine rağmen İsrail'e füze göndermeye devam ediyor. Komşu ülkelerdeki ABD askeri üslerini nokta atış vurdu, vuruyor.

Gözle görülür ve açıkça destek veren bir ülke olmamasına rağmen İran, tek başına ve yapayalnız. Adeta yedi düvele karşı mücadele ediyor. Dünyanın süper gücü ABD'ye ve dünyanın saldırgan ve şımarık çocuğu İsrail'e boyun eğmiyor.

Sonuçta belki ülkesi yerle bir olacak. Ülkesini imar için yıllarını verecek. Belki savaşı kaybedecek belki binlerce insanı ölecek belki yeni yaptırımlara maruz kalacak belki ülkesinde iç karışıklık çıkacak belki ülkesi ikiye, üçe bölünecek ama kolay lokma olmadığını cümle aleme gösterdi. Savaşın onuncu günü itibariyle başını dik tutuyor. Ne ABD'ye ne İsrail'e ne Batı'ya eyvallah diyor.

Ülkesi ağır bombardıman altında iken yeni dini liderini seçiyor. ABD'nin bu lideri kabul etmiyorum demesini iplemiyor bile.

ABD ve İsrail'in savaşı komşu ülkelere yayma stratejisini suhuletle savuşturuyor. "Komşu ülkelere saldırı niyetlerinin olmadığını, ABD üslerini vurmakla yetindiğini" ifade ederek diplomasiyi de iyi yönetiyor. Burada komşu ülkelerin de ABD ve İsrail'in savaşı yayma emellerine alet olmamasını da takdir etmek gerek.

Bu yazı İran'ı övme, güzelleme yapma, İran doğru yolda, İran sütten çıkmış ak kaşık yazısı değil. Bir durum tespiti. Benim için İran'ın başka devletler eliyle ayakta duran, destek çekilince çöken bir devlet olmadığını göstermesi önemli. Dini lider ve üst düzey komutanlarının öldürülmesine rağmen ordusunun görevinin başında olması ve mücadele etmesi takdire şayan.

Bu savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın. Bu savaşın şu sonuçları ortaya çıkarmasını istiyorum. İran gibi böyle birkaç ülke daha olsa ABD ve İsrail'in bir hiç olduğunu tüm dünyanın anlaması. ABD ve İsrail'in saldırgan tutumlarını gözden geçirmesi. Haydi deyince bir ülkeye saldırmaması. Yoğurdu üfleyerek yemesi.

Bu savaş uzadıkça zararı en fazla biz çekeceğiz. Çünkü petrol ve doğal gazda dışa bağımlıyız. Savaş devam ettikçe petrolün varil fiyatı iyice yükselecek. Belki bize hayat pahalılığı ve enflasyon olarak dönecek ama şu durumda yapılacak bir şey yok.

Temenni ediyorum ki İran savaşı ABD ve İsrail'i zayıflatsın. ABD ve İsrail'in güç kaybetmesi, çekeceğimiz enflasyon ve hayat pahalılığına değer.