12 Şubat 2020 Çarşamba

Dertler Ülkesi Türkiye ***


Deprem, sel, çığ düşmesi, toprak kayması gibi doğal afetler; bina çökmesi; terörle mücadele, Suriye'ye operasyon; tren, uçak kazası, kadın cinayetleri gibi nedenlerden dolayı son yıllarda ülkemizde ölümler, yaralanmalar eksik olmuyor. Bu yüzden siyasilerin ağzından ve sosyal medya kullanıcılarının paylaşımlarından aşağıdaki mesajların benzerlerini çok duyar ve okuruz:

"Başın sağ olsun Türkiye'm!", "Başımız sağ olsun!", "Milletimizin başı sağ olsun!"
"Şehitlerimize Allah'tan rahmet diliyorum.", "Şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralı askerlerimize şifa diliyorum. Milletimizin başı sağ olsun!"
"...şehit düşen kardeşlerimizin mekanı cennet olsun.", "Ruhunuz şâd, mekanınız cennet olsun!"

Yaşadığımız coğrafyanın zorluğundan ve bu coğrafyaya ayak uyduramadığımızdan mıdır?
İzlediğimiz siyasetin yanlışlığından ve iş bilmez, işinin ehli olmayan insanlarla çalıştığımızdan mıdır?
İşimizi düzgün yapmadığımızdan mıdır?
Doğal afetlere olması gerektiği gibi hazırlanmadığımızdan mıdır veya doğal afetlerin her türlüsüne nasıl yaklaşacağımızı iyi analiz edemediğimizden midir?
Derinlemesine düşünüp doğru adım atmadığımızdan mıdır?
Yeterince istişare etmediğimizden, şeffaf ve hesap verebilir olmadığımızdan mıdır?
İç ve dışta açık ve sinsi bolca düşmanımız olduğundan mıdır?
Ağır ve hantal devlet yapımızdan veya bürokrasinin işini düzgün yapmadığından mıdır?
İktidarı ve muhalefetiyle acı ve kederde ve milli meselelerde hemfikir olamadığımızdan mıdır?
Başımıza gelenler bir ihmal ve ihmaller zincirinin bir sonucu mudur?

Bu ülkede yüzümüz gülmüyor bir türlü. Durmadan ya deprem veya bina çökmesi sonucu göçük altından insanlarımızın bedenini canlı veya cansız olarak çıkarıyoruz, polis ve askerimizi teröre kurban veriyoruz, Suriye bataklığı zaman zaman askerimizi yutuyor, çığ altında insanlarımız kalıyor, onları kurtarmaya gidenler de geri dönmüyor, kadın cinayetleri    -aslında insan cinayetleri- hiç eksik olmuyor. (Kadın cinayetleri diye diye son yıllarda kadınların işlediği erkek cinayetleri de baş göstermeye başladı) Taciz olayları zaten hiç eksik olmaz bu ülkede. Türü ne olursa olsun bu ülkede durmadan insan kaybediyoruz.

Ne yapacağız bu durumda? Bu coğrafyanın kaderi deyip başımıza gün aşırı gelen ölüm ve şehit haberlerinden sonra başsağlığı…kanları yerde kalmayacak…yaralar sarılacak mesajları yayımlamaya ve paylaşmaya devam mı edeceğiz? Eskiden olsa başımıza gelenlerin çoğuna -ateş düştüğü yeri yaksa da-  “takdiri ilahi” der, acıları paylaşırdık. Ama şimdi öyle bir çağda yaşıyor, öyle bir dönemden geçiyoruz ki hemen hemen her şeyin sorgulandığı ve hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir dönemi yaşıyoruz. İnsanımızın aklına bu işte bir ihmal var mı sorusu geliyor.
Elbette yaşadığımız coğrafyanın zorluğu vardır. Ama burada yeni yaşamaya başlamadık. 1071’den beri biz bu topraklardayız. Tecrübe dersen fazlasıyla var. Geçmişten günümüze yaptığımız hatalardan fazlasıyla ders çıkarmamız ve şu ana kadar dayak yiye yiye dayak atmayı, en azından dayak yememeyi öğrenmemiz gerekirdi.

Şu ya da bu şekilde insanlarımız ölmeye veya şehit vermeye devam edeceğiz. Bu millet dertlerle yoğruldu. Söz konusu vatan ise acısını içine atar, gerekirse ölüme gider. Ama her şeyin sorgulandığı bu dönemde birlik ve beraberliğe daha çok ihtiyacımız var. Özellikle ulusal meselelerde, kenetlenildiği takdirde gelen şehit haberlerini hazmederiz. Bunun için emir komuta zincirini elinde tutanların kamuoyu desteğini arkasına alması lazım. Bunun yolu da şeffaflık, paylaşım, istişare, eleştiri ve önerilere açık olma ve insanımızın her bir düşüncesine değer vermekten geçer. İktidarın muhalefete, muhalefetin iktidara saldırmayı ve atışmayı bırakması lazım. Özellikle dış politika ve Suriye meselesi iç malzeme yapılmamalı.

2011’den beri iç meselemiz olan Suriye sorunundan nasıl ve ne şekilde kurtulabilir ve karlı çıkarız başlığı altında, tarafların dile getirdiği her türlü seçenek üzerinde samimiyetle kafa yorulması gerekir. Bu yapıldığı takdirde politikamız yanlış olsa, yine şehitler vermeye devam etsek bile kimse kimseyi suçlamaz… Dışarıda başarılı olmanın yolu, geride barışı sağlamakla olur. Bu sağlanmadan her kafadan bir ses çıkar. Bu da amaca hizmet etmez, gücümüzü zayıflatır. Unutmayalım ki bizi dertler değil, birbirimize güvensizliğimiz yıkar.

***13/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.





10 Şubat 2020 Pazartesi

Kopya ve Sözlü Mülakatlar *


Öğrenci olup da sınavlarda kopya çekmeyen yok gibidir bu ülkede. Varsa da bir elin parmaklarını geçmez. Kopya çekmeyenlerin pek azı, dürüstlüğünden çekmez iken çoğunluğu ya beceriksizliğinden ya korkusundan ya da sınav esnasında göz açtırılmadığı için kopyaya yeltenmez.

Ortaokul, lise ve üniversite okurken çekilen kopyalar, çoğunluk tarafından masum kabul edilir. Yakalanmadıkları müddetçe sorun teşkil etmez. Bu yüzden kopya çekenler fazla tepki almazlar. Hatta yıllar sonra çekilen bu koya bir marifetmiş gibi ballandıra ballandıra anlatılır. Esas tepki ÖSYM tarafından yapılan merkezi sınavlarda kopya çekilmesinedir. 2010 KPSS'de kopya çekildiği basına yansıdı. Kimlerin tam puan aldığı yazıldı, çizildi. Bu organize kopya skandalı savcıları da harekete geçirdi. Adı geçen kişiler hakkında dava açıldı.

2010 KPSS'den hareketle ÖSYM'nin yaptığı her sınav sorgulanır oldu. Kopyaya karşı kamuoyunda büyük bir tepki ve hassasiyet oluştu: "Birileri kopya çekerek çocuklarımızın önüne geçti, hakları yendi..." dendi.

Kamuoyunda oluşan bu tepkiler üzerine sınavlarda kopya çekmenin önüne geçmek amacıyla ÖSYM, sınavlarda bir dizi katı tedbir aldı. Hemen hemen her şeye yasak koydu. Koyduğu katı kuralları uyguladı. Adaylar sınav salonuna girerken didik didik arandı. Üzerlerinde ne varsa cepleri boşaltıldı.

Hasılı, okul dönemlerinde pek hassasiyet gösterilmese de merkezi sınavlarda toplum ve yetkililer kopya konusunda çok hassas. Çünkü kopya çekilerek diğer adayların önüne geçiliyor. Bu da kamuya alımlarda haksızlığa sebebiyet veriyor. Bu durumda kopya bir nevi hırsızlıktır. Belki de hırsızlığın en kötü şeklidir. Zira burada milyonların hak ve hukukunu çiğnemek vardır.

Kopya çekmek bir hırsızlık ise o zaman kopya çekmeye gösterilen tepki sadece merkezi sınavlarla sınırlı olmamalı. Sınavın olduğu her alanda aynı hassasiyet gösterilmeli. Çünkü ortaokul, lise ve üniversite hayatında kopya çekmeye alışan, fırsatını bulduğu zaman merkezi sınavlarda da kopya çekmeye yeltenir. Zira alışmış kudurmuştan beterdir.

Hasılı, kopya çekmeye gösterdiğimiz tepkinin temelinde, kamuya hak etmediği halde yerleşme vardır.

Burada bir başka soru sormak istiyorum. Kamuya yerleşmede son yıllarda bir kural haline getirilen sözlü mülakatlara, kamuoyu ve devlet yetkilileri ne der? Yazılı sınavlarda kopya çekmek suretiyle kamuya atanan ile sözlü mülakat vasıtasıyla kamuya atanan arasında bir fark var mıdır? Çünkü sözlü mülakat dendi mi bu ülkede referans, torpil, kayırmacılık, “bizden” olanı seçme akla gelir. Sözlü mülakatlarda alımlar eğer akla geldiği gibi yapılıyorsa kamuya ehliyetsiz ve liyakatsiz atanma durumu söz konusu demektir. Bu da merkezi sınavlarda kopya çekmek suretiyle emsallerinin önüne haksız bir şekilde geçip kamuya atanma yönüyle sözlü mülakatlardan farklı değildir. Kopya çekme ile sözlü mülakat ile atanmanın arasındaki fark, kopya çekmenin gizli yapılması, sözlü mülakatların ise aleni yapılması. Kopya yasak iken sözlü mülakatlar yasal hale getirilmiştir.

Sonuç olarak kopya çekme ile sözlü mülakatı aynı kefeye koyarsak, sınavlarda kopya çekmeye gösterdiğimiz tepkiyi onun ikiz bir kardeşi olan sözlü mülakatlara niçin göstermiyoruz? Sözlü mülakatların devlet eliyle meşru hale getirilmesi, onun ahlaki olduğu anlamına mı geliyor yoksa? Unutmayalım ki bir şeyin yasal olması, onun ahlaki olduğu anlamına gelmez.

*15/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Şubat 2020 Pazar

Futbol Sistemim

Duydum ki Konyaspor, teknik direktörüyle yolları ayırmış. Sanmayın ki boşalan koltuğa talibim. Israr olmadan da talip olma gibi bir niyetim yok. Sadece istediğim şehrimizin takımının bu badireden kurtulması. Takımın başına kim gelirse uygulayacağı taktiği kamuoyuna arz ediyorum. Tek reçete budur. Yoksa takımı ben bile kurtaramam.

1.Takıma takviye futbolcu alınmayacaktır.

2.Takım hep savunmada kalacak, rakip takım hep kalemizin önünde top çevirecek. Durmadan kalemize şut çekecektir.

3.İster klasman ister deplasmanda olsun tüm maçların 0-0 bitmesi sağlanacaktır.

4.Maçlar 0-0 bittiği takdirde takımın puanı 34 olarak tescillenecek ve takımın ligde kalması sağlanacaktır.

5.Takım ister klasman ister deplasmanda oynasın 1+10 sistemine göre oynayacaktır. Daha doğrusu takım, kalenin önünde etten duvar örecek. Kaleye hiçbir top girmeyecektir. Bu sistemde;

a-Futbolcu tüm sahaya yayılmayacağı ve kalmayacağı için hiçbir futbolcumuz koşup terlemeyecektir. Haliyle futbolcu sık sık forma değiştirmeyecek.

b-Seyirci maçı seyrederken gözünü ve kafasını yormayacak, top nerede diye topu aramayacak. Bakışını sadece kalemize odaklayacaktır.

c-Futbolcu koşmayacağı için sakatlanmayacak. Haliyle 11 as futbolcunun dışında yedek futbolcuya da ihtiyaç kalmayacak. Her maça aynı kadro çıkacak.

d-Kaleciye fazla iş düşmeyeceği için kaleci antronörüne ve yedeğine ihtiyaç olmayacak.

e-İzlediği maçı yeterli görmeyip Loto oynamak isteyenler Konya için skor ne olur, tereddüdü yaşamayacak. Maç sonucu hep 0-0 olacağı için banko, sıfırı işaretleyecek.

e-Bu sistem oturunca takıma taktik verme ihtiyacı olmayacağı için kulüp yöneticileri teknik direktör arayışına girmeyecek, o kadar parayı teknik heyete vermemiş olacak.

f-Bu sistemde futbolcunun antraman yapmasına, fizik-kondüsyon çalışmasına gerek kalmayacak. Kulüp hangi mevkiye kimi alalım demeyecek. Kalenin önünde duracak ve top geçirmeyecek futbolcuyu yeterli görecektir. Mevcut futbolcular iyi beslenecek, kaleyi tam kapatacak şekilde bol kilo almaları sağlanacak. Yeni futbolcuya ihtiyaç olursa kilolu, göbekli, uzun boylu olanı tercih sebebi olacaktır.

Gördüğünüz gibi benim önerdiğim bu sistemle kulübün işi kolaylaşacak. Yönetim her yıl transfer işiyle uğraşıp dünyanın parasını harcamayacak. Kulüp, tüm futbolculara aynı parayı verecek. Kulüp masrafları aniden düşecek ve kısa zamanda geliri giderinden fazla olacak. Arta kalan parayı diğer kulüplere borç verecek.

Demedi demeyin. Düştük, yanımızda kimse kalmadı demeyin. Zira ligde kalmanın kesin çözümü bu. Yeter ki uygulayın. Kısa zamanda siz de göreceksiniz gününüzü, spor kamuoyu da görecek.

Kamuoyuna saygıyla arz olunur...

Kötülüğe Sessiz Kalmamanın Bedeli *


20 yaşında üniversite sınavına hazırlanan ve bir hedefi olan, gençliğinin baharında başarılı bir gencimiz, yaşı kadar suç kaydı (19) olan bir suç makinesinin ölümüne sebebiyet verdiği için katil oluyor.

Olay Selçuklu ilçesinde cereyan etmiş. Parkta bir kadını darbeden erkeğin elinden kadını kurtarmak için genç araya giriyor. Dayağı aracı yer misali, kadını döven saldırgan genci bir güzel döver. Genç kaçsa da saldırgan peşini bırakmaz. Gencin boğazını sıkar, yüzünü yaralar. Arbede esnasında bıçakla yaralanan saldırgan, tüm müdahalelere rağmen hastanede vefat eder. Kadına şiddeti önlemeye çalışan genç de kasten adam öldürmekten tutuklanır.

Olaya nereden bakarsanız iki yönden üzücü bir durum. Birincisi, kötülüğü önlemek isteyen genç, gençliğinin baharında hiç ummadığı bir olaya sebebiyet veriyor: katil oluyor. Bundan sonra nice yıllarını demir parmaklıkların arkasında geçirecek, okuma hayatı bitecek ve hayatı kararacak. İkincisi, bu olayın bir kötülüğü önlerken başına gelmesidir. Bundan sonra bir kötülük gördüğümüz zaman bu gencin başına gelen aklımıza gelecek. Ne olur ne olmaz deyip olayı görmezden gelip geçip gideceğiz belki de. Kimse bir kavgayı aralama yoluna gitmeyecek. Bizim, bana dokunmayan yılan bin yaşasın duyarsızlığımız, kötüleri ve kötülük yapanları daha bir cesaretlendirecek ve meydan onlara kalacaktır. 

İmam nikahlı eşine (ne demekse) şiddet uygulayan 19 suçtan kaydı bulunan birine müdahale ederek 20'li yaşlardaki genç, insanlık görevini yerine getirmiştir. Haksızlığa ve şiddete bigane kalmamıştır. Gencin bu yaptığı "Kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin, buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin, buna da gücü yetmiyorsa kalbiyle buğzetsin. Bu da imanın en zayıf noktasıdır" hadisine en uygun harekettir. Bugünkü adalet anlayışımıza göre bu genç katil muamelesi görse de Allah kendisinden razı olsun. Başına gelenden dolayı belki bu dünyada yüzü gülmese de inşallah öbür dünyada kötülüğe dur diyen cesaretinin karşılığını kat be kat alacaktır. Keşke bu olayda ne 19 suçtan sabıkalı olan ve şiddet uygulayan kişi ölseydi ne de gencimiz katil olsaydı. Olana çare yok maalesef.

Burada, gencin kendisini şiddetten kurtarmaya çalıştığı kadına, yargılama esnasında büyük görev düşecektir. Çünkü yapacağı şahitlik gencin daha fazla ceza almasını önleyecektir. Öyle zannediyorum, bu olayda ağır bir tahrik görünüyor. Ümit ediyorum ki maktulün ailesi de gençten davacı olmaz. Savcı iddianameyi en makul hazırlar, hakim de gencin iyi niyetini, şiddete maruz kalmasını ve kendisini savunmasını dikkate alarak karar verir.

Allah iyilerle karşılaştırsın ve bu niyetle büyüyen gençlerin sayısını artırsın.

*10/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




8 Şubat 2020 Cumartesi

Derdimiz KKTC ***


İngiliz The Guardian gazetesine konuşan KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı;
-“Yarım asırlık bölünmüşlükten sonra tek işler çözümün federal bir çatı altında yeniden birleşme olduğunu, bu başarılamadığı takdirde Kuzey Kıbrıs'ın daha fazla bağımlı hale geleceğini, KKTC’nin ‘Ankara tarafından yutulabileceğini’ ve ‘de facto Türkiye iline dönüşebileceğini’,
-'Kıbrıslı Türklerin kendilerine özgü bir kimliklerinin olduğunu, bunun laik, demokratik ve çoğulcu bir kimlik olduğunu', ‘bunu korumak istediklerini’,  Türkiye STK’larının 'Ankara'nın İslamcı etkisini yavaş yavaş artırma kampanyası yürüttüğünü', 'bunun karakteristiğinin cami inşa etmek, Kuran kursları açmak ve müfredattan evrim kuramını çıkarmak olduğunu',
-‘Kırım'ın ilhakı’ gibi Kuzey Kıbrıs'ın Türkiye bağlanmasının ‘korkunç’ olacağını,
-‘Türkiye-Kuzey Kıbrıs ilişkisinin anavatan-yavru vatan diye tanımlanmasına karşı çıktığını, bağımsız, kardeşçe ilişkiler istediğini’, hükümetin faturalarını ödeyen Türkiye'ye ekonomik bağımlılığı azaltmak için Güney'in desteğine ihtiyacı olduğunu’…dile getirmiş, daha doğrusu zırvalamış.

Önce Mustafa Akıncı’ya bir bakalım. Kimdir Mustafa Akıncı? Türk anne ve babadan doğmuş Türkoğlu Türk’tür. Üniversiteyi ODTÜ mimarlıkta okumuş, milletvekilliği yapmış, üç dönem Lefkoşe belediye başkanı olarak seçilmiş, 2015 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde de rakiplerine fark atmış biridir.

Akıncı’nın bu açıklamalarına tepkiler, haliyle çığ gibi. Bunları burada yazmaya gerek yok. Merak edenler gazetelere düşmüş bu tepkileri okuyabilir. Ki bu açıklamalar kabul edilebilir bir açıklama değil. Gösterdiğimiz bu tepkilerin faydası olacak mı? Sanmıyorum. Çünkü Mustafa Akıncı, bu ve benzeri tepki çeken konuşmalarıyla cumhurbaşkanı seçilmiş, üstelik halkının yüzde 60’ının oyunu almış ve görüşlerinde yalnız olmayan güçlü bir figürdür. Özellikle gençlerin oylarını alan Akıncı, seçmenine güveniyor olmalı ki nisan ayında yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçiminde yeniden aday.

Verdiği demeçle kızıp köpürdüğümüz, istifaya davet ettiğimiz ve kınadığımız Akıncı, tepki çeken bu konuşmasında tek başına olsa, onu zırvalarıyla baş başa bırakalım, konuşmaya değmez diyeceğim. Ama görünen o ki halkı da kahir ekseriyetiyle Akıncı’nın arkasında, Akıncı ise KKTC’yi ve ülkenin birliğini temsil ediyor. Esas sorun da burada. Bu demektir ki uğruna Kıbrıs Barış Harekatı yaptığımız, şehitler verdiğimiz, ekonomik olarak sürekli desteklediğimiz KKTC, soydaş ve dindaşımız olmasına rağmen Rumlara yakın, bize yabancı. Bunca iyilik yaptığımız ve onlar için dünyayı karşımıza aldığımız KKTC’ye ne yaptık da bizimle ilgili böyle düşünebiliyorlar? İzahı olmayan bu durumu nasıl okumak lazım? Zira sözün bittiği yer burası.

Akıncı’ya kızarken arkamıza yaslanıp bir düşünceye dalalım. Soydaşımız ve dindaşımız olan, bağımsız bir ülke statüsü alamamış, dışarıyla ilişkisi bize bağlı olan, ekonomisi kendi kendine yetmeyen, canımızı ve malımızı verdiğimiz KKTC niye bizim gibi düşünmüyor? Biz dış politikada bizden olan bir ülkeyi bile arkamıza alamıyorsak diplomasi ve dış siyasette bizim yanımızda görünmeyen diğer ülkelere kızmaya ve gönül koymaya hiç hakkımız var mı? Her operasyon ve icraatımızda dünyanın kahir ekseriyeti, karşımızda yer alıyorsa politikamızı gözden geçirmemizde fayda var. Demek ki bir şeyleri yanlış yapıyoruz. Ama ne? Niçin bu haldeyiz? Düşünelim hem de derinlemesine. Ama kızmadan aklıselim ile düşünelim. Çünkü herkese kıza kıza kızarıp bir başına kalıyoruz hep.

***11/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.





7 Şubat 2020 Cuma

‘Saçma’ ve ‘Boş’ ***


Bir konuda bir görüş belirtirsin. Muhatabın katılmadığını 'saçma' diye ifade eder. Böyle cevap verenlere “Sakın ola ki saçmalık beyninde olmasın” derim. Aslında görüş görüştür, bir fikirdir, olaylara bir başka zaviyeden bakabilmektir. Görüş, bizim bakış açımıza göre mantıklı ve isabetli olmayabilir. Bunu da 'Görüşünüze katılmıyorum. Ben bu konuda şöyle düşünüyorum' şeklinde ifade etmek gerekir diye düşünüyorum. Bu şekil bir cevap, muhataba daha şık gelir, daha nazik olur. Kapıyı kapatmadığı gibi gönülleri de fethedebilir. En azından tartışma ve müzakere ortamını germeden devam ettirir.

Beğenmediği görüşü, saçma olarak nitelemek her şeyden önce ortamı gerer. Muhatabı en azından üzer ve maksada hizmet etmez. Bu, muhatabın fikrini küçümsemektir. Saldırgan ve suçlayıcı bir üsluptur. Çoğu zaman vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir. Sonra bize bugün saçma gibi gelen yarın çok mantıklı gelebilir.

Tatlı dilimizle yılanı deliğinden çıkarmayı bilmek lazım. Bu da bir üslup, yol-yordam meselesidir. İlmi siyasettir. Yoksa, yüzümüze açılan tüm kapıları tek tek kapatırız da farkına vardığımız zaman iş işten geçmiş olabilir. Bugün her şeyden önce iletişime daha fazla ihtiyacımız var. Çünkü diller susarsa başka organlar konuşur.

Biz, dili iyi konuşturma yolunu seçelim. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2017/01/sacmalk-beynimizde-olmasn.html adresinden alıntıdır.)
***
En kolayımıza giden konuşmaktır, bir de eleştirmek. Konuştuğumuzu ve düşündüğümüzü bir insicam içerisinde yazıya dökmek konuşma ve eleştirmeye göre en zor olanı olsa gerek. Söz uçup giderken yazı kalır. Bir yere de kaybolup gitmez. Konuştuğumuzu unutur veya öyle dememiştim diyebiliriz ama yazdığımız için aynı gerekçenin arkasına sığınma durumumuz yok. Söz, bulunduğumuz ortamda kalırken yazdığımız daha geniş bir kesime ulaşır. Hele yazdığınız sanal basında da yayımlanıyorsa yazılarınız cümle alemin ekranına düşer. Bu yüzden yazmak aynı zamanda bir cesaret işidir, er meydanına çıkmaktır. Bakmayın siz, bazılarının oturduğu yerden “Böylesini ben de yazarım, hatta daha iyisini yazarım” şeklinde mangalda kül bırakmadıklarına. Al yaz, dendiğinde -öyle zannediyorum- çoğu, “yerim dar” misali bin bir gerekçe üretir.

Her yazı yazmaya soyunan, yazanların en iyi yazanı olmak için emek sarf eder. (Benim öyle bir iddiam yok. Kendimi, Abdurrahman Çelebi olarak görürüm.) Kimsenin görüşünü açıklamadığı bir ortamda bir konuda yazar, çizer, yorum getirir, bir düşünce ve bakış açısı getirmeye çalışır. Ben bu konuda böyle düşünüyorum. Siz de bu görüşüme katılır mısınız der yazdıklarıyla. (Siz buna cahil cesareti de diyebilirsiniz) Bunun için okuyucu yorumları önemlidir. Çünkü okuyucu yorumları bir geri dönüttür. Eserin tasvip görüp görmediğini gösterir. Okuyucu, yazarın her yazdığına katılacak değildir. Yorumlarda yazıya dair olumlu kanaat belirtilmişse bu; yazarı motive eder; doğru yoldayım, benim gibi düşünenler de var dedirtir. Yazıdaki bakış açısına katılmadığına dair yapılan eleştiriler de yazarı, daha iyi olma ve kendisini sorgulama bakımından önemlidir. Ayrıca herkes bir konuda aynı görüşte olmak zorunda değildir. Çünkü bu, insanın doğasına aykırıdır. Ama bu eleştiriler, yapıcı ve maksada hizmet edecek şekilde olmalıdır. Her şeyden önce saygıyı elden bırakmamak lazım. “Görüşünüze katılmıyorum. Ben bu konuda şöyle düşünüyorum” veya “Bu yazı, onca önemli konu arasında çok öncelikli olmamış” deneceği yerde,  yazıyı “boş bir yazı” olarak değerlendirmek çok hoş bir üslup olmasa gerek. Bu, üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir, benden aşağı vurmaktır.  Unutmayalım ki “Kemâlât, kem âlât ile olmaz. Sakın ola ki boşluk kafamızda olmasın! Ne diyelim? Kem söz, incitici/üzücü ve itici söz sahibine aittir.  Aynaya çok bakıyor olmalı böyleleri…

***08/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

ÖSYM Milleti Soyuyor mu? *


ÖSYM, 2020 Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) kılavuzunu yayımladı. Meraklıları ve ilgilileri için sınav başvuru ve sınav tarihlerini, sınav saatini ve sınav sürelerini ve sınavlarda alınacak sınav ücretlerini paylaşıyorum:
·         Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) Başvuru Tarihleri: 6 Şubat-3 Mart 2020
·         YKS 1. Oturum Temel Yeterlilik Testi (TYT) Tarihi, Sınav Saati ve Sınav Süresi: 20 Haziran 2020 (Cumartesi), 10.15, 135 dakika
·         YKS 2. Oturum Alan Yeterlilik Testleri (AYT) Tarihi, Sınav Saati ve Sınav Süresi: 21 Haziran 2020 (Pazar), 10.15, 180 dakika
·         YKS 3. Oturum Yabancı Dil Testi (YDT) Tarihi, Sınav Saati ve Sınav Süresi: 21 Haziran 2020 (Pazar), 15.45, 120 dakika
·         YKS Sınav Ücretleri (TYT/AYT/YDT Her Biri İçin) : 70,00 TL (Ücret ödeme için son gün, 4 Mart 2020)
·         Geç Başvuru Günü: 18-19 Mart 2020 (Sınav ücreti, 18-19 Mart 2020 tarihlerinde ödenmelidir.)
·         Geç Başvuru Günü Sınav Ücretleri (TYT/AYT/YDT Her Biri İçin) : 105,00 TL (Sınav ücreti Geç Başvuru Günlerinde ödenmelidir.)
·         Bir başvuru merkezinden başvuru yapan adaylar, başvuru merkezine 10,00 TL Başvuru Hizmeti Ücreti ödeyeceklerdir.

Sınava girecek öğrencilerimiz için kılavuzun yayımlanmasıyla birlikte geri sayım başladı. Dolayısıyla sınav stresine de şimdiden girdiler. Çocuklarımız hayat-memat meselesi olan bu sınavlara hummalı bir şekilde çalışa dursun; biz veliler de onları moral ve motive etmeye çalışalım. İnşallah emeklerinin karşılığını kat kat alırlar.

Kılavuzda dikkatimi çeken sınav ücretleri oldu. Siz nasıl karşıladınız bilmiyorum ama her bir sınav için alınan sınav ücreti bana yüksek geldi. Dikkatinizi çekti ise bir sınav ücreti 70 lira. Her bir öğrenci TYT ve AYT olmak üzere en az iki sınava girecek. Bu demektir ki sınava girecek her bir öğrenci, iki sınav ücreti için 140 lirayı gözden çıkarması gerekiyor. Öğrenci bu iki sınava ilaveten YDT’ye de girmek isterse, toplamda 210 lira para yatırmalıdır. Bir 10 lira da bahşiş sadedinde başvuru hizmet bedeli olarak başvuru merkezlerine ödeme yapması gerekiyor.

ÖSYM’nin yaptığı YKS(TYT, AYT, YDT) sınavlarına az öğrenci girmiyor:

2018 yılında YKS sınavına 2 milyon 381 bin 412 aday, 2019 yılında YKS sınavına 2 milyon 390 bin 491 aday başvuru yapmış. 2020 YKS’ye öyle zannediyorum 2,5 milyona yakın öğrenci girecek demektir. Az sayıda sınav ücretlerinden muaf olan şehit, gazi eşi ve çocuklarını hariç tutarsak ÖSYM’nin her bir sınav için 2,5 milyona yakın öğrenciden 2 sınav bedeli olarak en az 140 lira alacaktır. 2,5 milyonx140=350 milyon eder. (YDT’ye girecek öğrencilerin ödeyeceği parayı dahil etmiyorum. 2019 YDT’ye giren öğrenci sayısı 135 bin civarında.)

Burada ÖSYM, bu sınavları ücretsiz yapsın demiyorum. Çünkü ÖSYM de bu sınavları yaparken az masraf etmiyor. Sınav ücreti alsın ama makul alsın. Alınan bu para maliyetin ve kârın da üzerinde bir para gibi görünüyor bana. Bana böyle görünse de sanırım ÖSYM, maliyeti karşılayamaz olmuş olmalı ki 2018 ve 2019 YKS başvurularında sınav başına 50 TL alırken 2020 YKS’de sınav ücretini 70 TL olarak güncellemiş.

Ne mi yapacağız? Elimiz mahkûm, yatıracağız süresi içerisinde her bir sınavın ücretini. Yatıralım ki hem çocuğumuzun yüzü gülsün hem de ÖSYM’nin. Hem çocuğumuz kazansın hem de ÖSYM. Maazallah! ÖSYM zarar ederse ne yaparız sonra…

ÖSYM, 2018 YKS’de belirlediği sınav ücretini 2019 yılında sabit tutarken 2020 YKS’de ne oldu da fiyatlarda bir ayarlama yapma yoluna gitti? Maliyetler arttı derse, bildiğim kadarıyla TÜİK’ göre 2018 enflasyon oranı yüzde 20,30 iken 2019’da 11,84 olarak gerçekleşti. Bu hesap kitap işini şeffaflık ve hesap verebilirlik adına ÖSYM bir açıklarsa memnun kalacağız.

*08/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.