9 Mayıs 2022 Pazartesi

Mahallem ve Ben *

Bir zamanlar içinde doğup büyüdüğüm bir mahallem vardı: Sevinç ve tasada, fikir ve düşüncede; din, dünya ve siyasi görüşte, olayları değerlendirmede vs. hemfikirdim. Balta girmemiş Afrika ormanları gibiydi mahallem. Biz başka mahalleyi bilmez, başka mahalleler de bizi bilmezdi. Başka mahallelerle ilgili bildiklerim, öncü diye bildiğim, sayıp sevdiğim ve değer verdiğim büyüklerimin anlattıklarından ibaretti. Aynı köşe yazarlarını okur, aynı gazeteleri takip eder, belli yazarların kitaplarını alır, belli kişilerin konferanslarına giderek salonu hıncahınç doldurur, dinledikçe deşarj olurduk. Birimiz veya birkaçımız bir araya geldiğinde mangalda kül bırakmaz, dürüstlüğü kimseye vermezdik. Kulaktan dolma bildiğimiz diğer mahalle sakinlerine ise önyargılıydık. Zira iyilik bizde, kötülük onlardaydı. Dini en iyi biz yaşardık. Diğer mahalleliler ya dine mesafeliydi ya da yaşadıkları din, bize göre eksikti. Ülkeyi bize verseler, ülkeyi en güzel şekilde yönetir, herkese adalet dağıtır, herkesi müreffeh bir şekilde yaşatırdık. Yaşanabilir bir ülke ancak bizim elimizle olurdu. Başkası ancak zulüm yapar, huzursuzluk verirdi. Çünkü onlar kendi ceplerine çalışır, ülke kaynaklarını kendi yandaşlarına peşkeş çekerdi. Gelmiş geçmiş hükümet ve siyasi görüşlerin de yaptıkları bundan ibaretti… Böyle büyüdüm mahallemde. 

Başka kesimlerin içine girdiğimde, onlarla teşriki mesaim olsa da onlara hep mesafeli oldum. Yine de onları dinledim ve gözlemledim. Bunlarla bir ortak noktada buluşamaz mıyız diye içimden düşünmeden edemedim. Çünkü kafa yapım, hayat görüşüm örtüşmese de içlerinde dürüst olanları yok değildi. Farklı görüşte olmalarına rağmen diğer mahallenin bazı insanlarıyla aramızda bir hukuk oluştu.

Gel zaman git zaman, çocukluğumu, gençliğimi ve olgunluk çağımı geride bıraktım ve yarım asrı devirdim. Mahallem; fikriyle, zikriyle, siyasetiyle muktedir oldu. Rab Teâlâ’ya ne kadar şükretsem azdı. Nasıl şükretmezdim. Kimse bizi muhatap almazken, hiçbir yerde esememiz okunmazken, suyun başına kimse yaklaşamazken nicedir suyun başında benim mahallem var. İmkân ve güçle sınanan mahallem bir süre hakkını da verdi, işi iyi götürdü.

Şimdi dönüp bakıyorum ve kendi kendimi sorguluyorum. Her şeyimiz yalancı bahardan ibaretmiş gibi düşünmeye başladım. Sanki tüm dürüstlüğümüz; makam, mevki, şöhret ve imkanlarla sınanıncaya kadarmış. Yokmuş aslında diğerlerinden farkımız. Üstüne bir de giydiğimiz beyaz sarığı kirlettik. Zirveden aşağıya doğru tepetaklak giderken, savunduğumuz değerler de bizimle beraber gidiyor. Ne eleştiriye geliyoruz ne bir katkıya. Eleştirdiğimiz, ayıpladığımız ne varsa dün dündür, bugün de bugün diyerek bir güzel “u” dönüşü yapıyoruz. Çeliştiğimizi hatırlatanları düşman belliyoruz. Elimizi başımıza alıp “Hani biz onlardan farklıydık, niye böyle olduk, nerede hata yaptık yoksa bizim kumaşımız da onlardan farklı değil miymiş diyeceğimize, başkası gelsin de görün gününüzü” diyerek korku pompalamaya devam ediyoruz. Efendim, kötü yapıyoruz dediğimizde “Başkası sanki iyi mi yapıyor” diyoruz. Daha olmadı, “Dünyada böyle. Biz yine iyiyiz. Nankörlük yapmayın” diyoruz.

Gerçekten ne oldu bize? Biz böyle miydik de kendimiz dahil kimse bizi bilmiyordu yoksa makam-mevki, güç-kuvvet ve imkanlar mı bizi değiştirdi?

Zoruma giden nedir biliyor musunuz? Benim gördüğümü mahallemden çoğunun görmemesi. Bu durumda ya bende bir sıkıntı var ya da mahallemde. Umarım sıkıntı bendedir.

*18/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır. 

8 Mayıs 2022 Pazar

Kimin Başımın Üstünde Yeri Vardır, Kimin Yoktur?

Bir insan dese ki "Arkadaş, şu işi en iyi ben yaparım diyordum. İçine bir girdim ki bu iş bana göre değilmiş. Demek ki hiçbir şey dıştan göründüğü gibi değilmiş. Zira bu işi beceremediğim gibi ağzıma yüzüme de bulaştırdım. Daha fazla zarar vermemek, rezil olmamak ve sevenlerimi mahcup etmemek için benden bu kadar. Buyurun daha ehil birini getirin. Yaptığım yanlışlardan dolayı da özür diliyorum. Bedeli ne ise cezamı çekmeye de razıyım" dese,

Yapamadığından dolayı hiçbir mazeretin arkasına sığınmasa, birilerini suçlu ilan etmese, başkalarını hedef göstermese,

Ağzına yüzüne bulaştırdığını şeytana rahmet okutacak şekilde tozpembe bir tablo çizmese,

İşi tadında ve kıvamında bırakıp daha fazla gülünç duruma düşmese,

Yaptıklarına yüce değerleri alet etmese,

Temcit pilavı gibi dediklerini tekrarlayıp durmasa,

Dediğim dedik deyip yanlışında ısrar etmese ve inadım inat demese…

Derim ki adam özeleştiri yaptı. Beceremediğini kabul etti. Suçu başkasına atmadı. Mazeretlerin ardına sığınmadı ve gereğini yaptı. Bu yüzden helal olsun bu adama. Başımın üstünde yeri var derim. Çünkü kişinin kendini bilmesi kadar güzel bir şey yoktur. Erdemlice bir hareket olarak görürüm.

Ama bir insan kırıp döktüğünü ve ağzına, yüzüne bulaştırdığını kabul etmez, herkesin gördüğü ve yaşadığı problemi yok kabul ederse, 

Problemin kaynağı kendi tasarrufları olduğu halde suçu başkasına atıp, sütten çıkmış ak kaşık görüntüsü veriyorsa, 

İstişareyi bırakıp ben her şeyin en iyisini bilirim havasına girerek başına buyruk hareket ediliyorsa,

Ehil ve koltuğu dolduracak, sorumluluk üstlenecek, inisiyatif alacak kişileri değil de kişiliksiz, kendisi olmayan, koltuğa yapışıp kalan, yüz ağartmayan, emir eri tiplerle çalışıyorsa,

Başarıyı kendisine mal edip başarısızlığın faturasını yol arkadaşlarına kesiyorsa,

Yolda bulduklarını yol arkadaşlarına değişiyorsa,

Bir dediği diğerini tutmadığı, daha önce yaptığının ve dediğinin tersini yapmasına rağmen kısaca tükürdüğünü yaladığını gün gibi aşikâr iken benim kitabımda geri adım atmak yok diyorsa,

Asla eleştiriye gelmiyor, her eleştiriyi hakaret kabul ediyorsa,

Yanından ayrılıp gidenleri nankörlükle itham ediyorsa,

Herkesi kırıp geçiriyor, yerleşmiş makul gelenekleri yıkıyor, orta yerde teamül diye bir şey bırakmıyorsa, 

Ayıpladığı her şey başına geldiği halde başkasını çok ayıpladım, şu an itibariyle ayıpladığım her şey başıma geldi. Demek ki kimseyi ayıplamamam gerektiğini şu an itibariyle öğrenmiş bulunuyorum vs. demiyorsa... 

Kusura bakmayın ama böylelerinin başımın üstünde yeri yoktur ve Rabbim bu tipleri bildiği gibi yapsın. 

Proje Okullarını Nasıl Bilirsiniz? *

Proje okul denince sizin aklınıza neler gelir bilmem. Proje okulu müntesipleri kızacak ama benim aklıma şunlar geliyor:

Gözde ve başarılı okulların proje okul kapsamına alındığı ve hazıra konulduğu, başarısıyla ön plana çıkmamış okulların tercih edilmediği,

Öğrencilerinin merkezi sınavla alındığı,

Yönetici ve öğretmenlerinin bir kritere bağlı olmaksızın (duyurusuz ve puansız) diğer okullardan kâh geçici kâh kadrosuyla bakanlık atamasıyla seçildiği, diğer okulların bu öğretmen ve idareciye ihtiyacının olup olmadığına bakılmadığı, "aldım seni" denmesinin yeterli olduğu,

Eski bir bakanın deyimiyle bu okullara "nitelikli", mefhumu muhalifinden gidersek, diğer okullara "niteliksiz" denebileceği,

Bu okullara öz, diğerlerine ise üvey evlat muamelesi yapıldığı; bir kişiye dokuz pul, dokuz kişiye bir pul misali, devletin tüm imkanlarının bu okullara seferber edildiği, 

Adı üzerinde proje okulu ama bugüne kadar proje namına ne ürettiklerinin ve ortaya ne koyduklarının bilinmediği,

Proje okul furyasının belli bir sayıda bırakılmadığı, nerede duracağını bakanlığın bile bilemediği, 

Öğretmen ve idareci atamalarında buralara tayin istemenin kapalı olduğu,

Bu okullarda görevlendirilen öğretmen ve yöneticilerin toplamda 4+4 yıl görev yapabildiği,

Proje okul kapsamına alındıktan sonra o okulda halen çalışmakta olan öğretmen ve idareci ile çalışmak istenmiyorsa, onlara kendinize okul bulun, biz sizi düşünmüyoruz denerek dış kapının gösterildiği,

Bu okullar sayesinde sevindirilenlerden fazla sevindirilmeyenlerin olduğu,

Proje okulda çalışan öğretmen ve idarecilerin ürettikleri projelerin neler olduğu bilinmese de havasının başka olduğu,

Şimdilik sınırlı sayıda açılan bu okul türlerinin bir gün elimizde patlayacağı belki de bundan vazgeçileceği belki de liseleri Anadolu statüsüne dönüştürmede olduğu gibi tüm okulların proje okul kapsamına alınacağı vs.

aklıma geliyor. 

*01/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Devletin İç Sorunu *

Liseli gençler arasında çoğunlukla kız yüzünden kavga eksik olmaz. Kavgalar da genellikle okul koridoru ya da bahçesinde yapılır. Yani insan kalabalığın olduğu yerde yapılır. Bağırış ve çağırışı görünce koşarsın. Onları birbirine vurmaya çalışırken görürsün. Kavga etmesinler diye araya birileri girince uzaktan birbirlerine el, kol, yumruk sallarlar. Ağızları da boş durmaz. Her türlü küfür ve hakaret ağızlarından çıkar. Arkadaşları onları aralamaya çalıştıkça cesaretleri tavan yapar. Ele avuca sığmazlar. Sanırsın ki bırakıversen birbirlerini paralayacaklar.

Derste ve okulda olmayan ama maharetini başka türlü gösteren, tüm yeteneği sorun olan bu tip liseli gençlerle geçmişte müşerref olurdum. Bu tipleri odama aldıktan sonra onlara şu meyanda konuşmalar yapmışımdır: Gençler, hanginiz haklı ve haksız üzerinde durmayacağım. Zaten faydası da yok. Meseleniz nazarımda çok da önemli değil. Keşke meselenizi iki medeni insan gibi çözebilseydiniz. Çünkü bu dil bunun için var. Benim için birinci derecede suçlunuz, kavgada ilk yumruğu sallayandır. Beni üzen sizin gibi korkusuz korkakların, kavga için niçin okulu seçtiği. Çünkü tüm derdiniz, horozlanmak ve kayıkçı kavgası yapmak. Beklentiniz, nasılsa birileri aralayacak. Gördüğünüz gibi arkadaşlarınız ve öğretmenleriniz araya girince kozlarınızı paylaşamadınız ve işiniz yarım kaldı. Yazık değil mi size! Erkek adam, başladığı işi yarım bırakmaz. Keşke okulu seçeceğinize kimsenin olmadığı bir ormanlık alanı seçseydiniz, daha iyi olurdu. Bundan sonra böyle yapın. Orada kimse sizi aralamaz, bir güzel kozlarınızı paylaşır ve sonuç alırsınız. Birbirinizi öldürdünüz mü? Bilin ki tüh demem. Su testisi su yolunda kırıldı derim. Böyle kavga edeceğiniz zaman bana da haber verin. Gelir seyrederim. Asla durun çocuklar demem. Çünkü ben kavgayı severim. Cenazemiz orta yerde kalırdı diye de düşünmeyin. Tüm cenaze işlemlerini ben yapar, cenaze namazınızı da kılarım. Benim size rehberliğim bu yönde. Haydi göreyim sizi derdim.

Sonra mı? Bu ve benzeri kavgalar bıçak gibi kesilirdi. Sanırım çocuklar, foyamız ortaya çıktı diye düşünürlerdi ya da biz bir çatlakla karşı karşıyayız. Bir daha kavga edersek, neler işiteceğimizi ve başımıza neler geleceğini kestiremeyiz diye düşünüyor olmalılar. Size garip gelse de benim yöntemim böyle idi. Derslerde gözleri olmasa da bu tür konuşma ile ne kastettiğimi anlayacak kapasiteleri vardı bu tip öğrencilerimin.

Kanları deli olan, akılları bir karış havada olan, daha çocukluktan kurtulamamış ve sorumluluk almamış bu gençlerin atışması ve kavgası hoş değil ama yaşları itibariyle bu yaptıkları masum görülebilir. Ya Soylu-Özdağ kavgasına ne demeli? Biri devletin iç güvenliğinden sorumlu, emrinde devletin istihbaratı, jandarması ve polisi olan biri. Diğeri ise Prof. unvanı ile üniversitelerde çalışmış, devletin bazı kademelerinde sorumluluk almış, vekillik yapmış, şimdilerde kurduğu Zafer Partisinin başkanı. Her ikisi de gençler gibi 17-18'inde değil, olgunluk çağı dediğimiz kırk yaşını çoktan geçmiş kişiler. Nedense bu kavgalarını liseli gençlerin kavgasına benzettim. Biri ırkçılığı ve iç barışı bozacak şekilde güya siyaset yapıyor, gündem oluşturmaya çalışıyor. Diğeri ise bir özel kanala çıkarak bir kişiye, bir devlet adamına ve iç işleri bakanına yakışmayacak sözler söylüyor ve hakaretler yağdırıyor. Diğeri gel kozumuzu paylaşalım diye yanında bir grup ve basınla birlikte Bakanlığın önüne geliyor. İn aşağı Süleyman diye bağırıyor. Kurulan barikatı aşmaya çalışıyor. Merak ediyorum, karşı karşıya gelseler, birbirlerine ne yapabilirlerdi? Haydin vurun birbirinizi dense öyle zannediyorum, ikisi de sakinleşir, yollarına giderdi. Ama ortamı gerecek şekilde ikisini de bu şekil horozlandıran koruma, polis, basın ve taraftarlarıdır. Nasılsa bunlar çıkması muhtemel bir kavgayı önleyecekler. Ne şiş yanacak ne de kebap. Erkekliklerine de halel gelmeyecek. Hasılı bu ikisinin de yaptığı korkusuz korkaklıktır. Görüntü maalesef sözün bittiği yerdir.

Bu nahoş ve yakışmayan görüntüye insanımız ve taraflar nasıl bakıyor? Herkes taraftarının yanında ve arkasındayız açıklaması yapıyor. İşin vahim tarafı da burası. Bana göre kavgalarında haklı bile olsalar, yol-yordam ve usul bilmeyenlerin ve güzel bir üslup takınmayanların yanında olunmaz. Önce edebini takın, sonra konuşalım denmeli.

Diyelim ki Ümit Özdağ, kurduğu yeni partimin bu şekil reklamını yapıyor ve bunun için tehlikeli sularda yüzmeyi göze alıyor. Devletin İçişleri Bakanlığı teslim edilmiş kişiye ne oluyor? Yakışıyor mu bu takındığı tavır?

Kimse kusura bakmasın, her iki de daha rüştünü ispatlamamış, liseli gençler görüntüsü veriyor ve sokak ağzıyla konuşuyorlar. Bu durumda devleti yönetmeye talip bir partinin genel başkanlığı Sayın Özdağ'a ve Bakanlık ise Sayın Soylu'ya çok lükstür. Daha da başka sözüm yoktur. 

*11/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

6 Mayıs 2022 Cuma

Başkasını Hedef Gösterme Hastalığımız (1) *

Bir lisede çalışırken bir 11.sınıfta hırsızlık olayları peyda oldu. Babası market çalıştıran, ekonomik durumu iyi olan ve okula bol harçlıkla gelen bir kız öğrenci, bir gün “Hocam, çantamda şu kadar param vardı, alınmış” şikayetiyle geldi. Şüphelendiğin biri var mı dedim. Yok dedi. O zaman kimin aldığını nereden bileceğiz? Sonra paranın çantanda ne işi var. Niye cebinde taşımıyorsun? Üstelik bu kadar paranın sende ne işi var? Bir daha çantanda defter, kitap dışında önemli bir şey bırakma” dedim. Düşürürüm diye cebimde taşımıyorum dedi. Bundan sonra fazla para getirme. Getireceksen de sabah gelince bana verir, ihtiyacın olduğu zaman benden alırsın dedim. Tamam, dedi öğrencimiz. Sınıfına geçti.

Tamam dedi ise de kızımız diğer günlerde de harçlığın ötesinde para ile gelmeye devam etti. Birkaç defa daha çantasından yine parası çalındı. Sınıfına gidip “Gençler, bugüne kadar diğer sınıflarda bir hırsızlık vuku bulmadı. Nedense hep sizin sınıfta oluyor hırsızlık. Hepiniz pırıl pırılsınız. Tüm bu olup bitenlerden hırsızın bu sınıftan olduğu anlaşılıyor. Şu andan itibaren nazarımda sınıfınız potansiyel suçlu. Ama şahit ve kişinin kendi itirafı olmadan hiçbirinizi suçlamıyorum. Eğer sınıfınızın lekelenmesini istemiyorsanız, ne olur hırsıza da iyilik yapın bundan sonra çantanızda para bırakmayın” dedim. Birkaç öğrenci, bizden kimse almaz, sınıfa dışarıdan kimin geldiğine kameralardan bakabilirsiniz hocam dediler. Çocuklar, sınıfımızdan kimse almaz diyorsunuz ama başkasının çantası karıştırılmıyor. Nedense hırsız eliyle koymuş gibi her defasında paranın hangi çantada olduğunu biliyor. Ummadık taş baş yarabilir ve hırsız en yakınınızdan çıkabilir. Size hırsızlığın ne kadar kötü olduğunu herhalde anlatmama gerek yok dedim ve ayrıldım.

Defalarca hırsızlık vakası olan bu sınıfın aynı zamanda dersine giriyorum. Bu sınıftan bir öğrenci zaman zaman odama gelir, kameralara bakalım, şöyle yapalım, böyle yapalım, şundan şüpheleniyoruz dedi durdu. Oğlum, sen git işine dedim. Bir gün sınıfa girdiğimde, aynı öğrenci sınıfın en cılız bir öğrencisini duvara yaslamış, sıkıştırıyor. “Bu paraları sen alıyorsun, sınıfın hırsızı sensin, itiraf et” gibi şeyler söylerken gördüm. Öğrenciye, oğlum, nerden biliyorsun onun aldığını? Gözünle gördün mü? Arkadaşına iftira atma. Suç bastırırcasına arkadaşlarının önüne bu arkadaşını atıyorsun. Kim bilir, belki de sen çalıyorsun dedim.

Bir gün parası çalınan kız öğrenciyi çağırdım. Kızım, al şu elli lirayı. Başkası görecek şekilde parayı çantana koy. Ara ara yokla. Para alındığı zaman yanıma gel. Çünkü paranın seri numarasını aldım dedim. Birkaç gün hırsıza böyle tuzak kurduk ama hırsız bizden daha akıllı çıktı ve faka basmadı.

Günler böyle devam ederken, mangalda kül bırakmamasına dürüstlük görüntüsü veren, hırsızı bulmak için cansiperane mücadele eden, okula servisle gelmesine rağmen okula gelmeyip kendinden büyüklerle kahvehaneye gidip okey oynayan, fırsat buldukça İstiklal Marşı törenlerinden kaçan, okul binasının arkasına geçerek sigara içen, dersleri pek de iç açıcı olmayan bu öğrencinin anne ve babası, çocuklarının durumunu öğrenmek için okula geldi. Ne kadar harçlık verdiklerini sordum. Söyledikleri rakam kahvehaneye gidecek, oyun oynayacak ve içtiği sigaranın parasını karşılayacak kadar değildi. Sözü sınıftaki hırsızlık vakasına getirdim. Akabinde çocuğunuzun okul ve çevre değiştirmesinde fayda olabileceğini, belki bu şekilde kendisini toparlayabileceğini, değilse sınıfta kalabileceğini söyledim. Aile, çocuklarının okulu sevdiğini, arkadaşlarından ayrılmak istemediğini belirtince, çok emin değilim ama çocuğunuzun sınıfında bir hırsız var. Büyük bir ihtimalle bu hırsızın çocuğunuz olabileceğini, şayet öyle olursa okuldan uzaklaştırılacağını, bu durumun sicilini lekeleyebileceğini ifade ettim. Bunun üzerine aile çocuğunu nakil yoluyla okuldan aldı.

Aileyi aylar sonra Konya’da gördüm. Çocuklarını sordum. Biraz toparladı dediler. Çocuk adına sevindim. Bir sevincim daha oldu. O öğrenci nakil gittikten sonra o sınıfta ve okulumda bir daha hırsızlık vakası olmadı.

Bu anekdotumla ilgili kıssadan hisse sadedinde değerlendirmeyi diğer yazımda yapmak isterim.

*13/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır. 

5 Mayıs 2022 Perşembe

Borç mu Öncelikli, İkram mı?

Adana'da bir öğrencim, "Hocam, ben beş vakit namaz kılmıyorum. Ama öyle zaman olur ki içimden gelir, aynı anda bolca nafile namaz kılıyorum. Benim bu kıldığım namazlar kılamadığım beş vaktin yerine geçer mi?" dedi. Ben de kendisine nafile namaz kılman güzel. Yalnız senin durumun, farz edelim ki başkasına borcun var. Borcunun günü geldiği halde ödemiyorsun. Borçlu, borcunu beklerken sen gidip başkasını lokantaya götürüyor, bol keseden yemek yediriyor, ağalık yapıyorsun. Halbuki sana düşen, başkasına ikramdan önce borcunu ödemendir. Beş vakit namaz da zamanında yerine getirilmesi gereken bir borçtur. Önce borcunu yerine getireceksin. Sonra istersen nafile kılarsın, dedim. Ki beş vakit namazın; uykuda kaçırdıklarının, unuttuklarının ve baskı altında iken yerine getiremediklerinin dışında kazası yoktur. Yani sonraya bırakılamaz.

Bu anekdot, borcu paçasından aktığı halde -başkasının sırtından- izzet-ikramda bulunan ve ağalık yapanlara gelsin.

Sonu -YON ile Biten Kelimelerde Var Bir Şey *

Otururken sonu -yon ile biten kaç kelime sözcük olduğunu, bunların kaç tanesinin olumlu anlam içerdiğini merak ettim. 261 tane varmış. Bu kelimelerin birkaçı hariç hepsi Fransızcadan dilimize geçmiş. Daha doğrusu Fransız hayranlığını yaşadığımız devirde bir Fransız sözlüğünden dilimize aynen aktarılmış. Bu kelimelerin çoğunu dilimizde kullanıyoruz. Türkçesi diye türetilenlerin/uydurulanların kullanılmadığını, kullanılacaksa da ne anlama geldiğini bilmek için sözlüğe bakmak gerekiyor. Kısaca bu Fransızca kelimeleri özümsemişiz, Türkçe gibi olmuş. Yerine TDK tarafından önerilen karşılığı ise bize yabancı ve pek kullanılmıyor. Biz de elimize hacmi büyük ve bol sayfalı TDK sözlüğünü alınca ne zengin bir dilimiz var diye övünüyoruz durmadan.

Dilimize başka dillerden geçmiş, söylendiği zaman anlaşılabilen yabancı kelimelere karşı değilim. Türkçe olmasa da bunları Türkçeleşmiş olarak görürüm. Çünkü dil dediğin anlaşmak için kullanılan bir araçtır. Yabancı kelimelere karşı olmasam da diller arasında bu şekil kullanım olsa da bir dil Türkçe kadar bu şekil yolgeçen hanı olmamalı diye düşünüyorum. Maalesef Büyük Türkçe Sözlüğü elimize alsak, “Haydi tüm yabancı kelimeler, memleketine desek, orta yerde Türkçe olan kaç kelime kalacağının bilgisini sizlere bırakıyorum. Maalesef Türkçemiz bakir ve sığ kalmış. Bu demektir ki diğer alanlarda üretim adına doğru dürüst bir gelişmemiz olmadığı gibi dilimizde de öp öz kendi mahsulü kelime sayımız çok az. Haliyle Türkçe diye başka dillerin kelimelerini kullanıyoruz. Bu fiili durum, gurur duyduğumuz dilimiz adına üzücü bir durum maalesef.

Kelimelerde önemli olan içerdiği anlam ve bu anlamın anlaşılması olsa da aşağıya aldığım sonu -yon ile biten kelimelere bir göz atarsak, çoğunun anlamı olumsuz anlam içermektedir. Bana ilginç geldi. Sizinle paylaşmak istedim.

DEMORALİZASYON: Moral çöküntüsü.

DEZENFORMASYON: Bilgi çarpıtma.

HİPERTANSİYON: Yüksek kan basıncı.

DEJENERASYON: Yozlaşma, Soysuzlaşma.

HALÜSİNASYON: Gerçekte olmayan şeyleri oluyormuş hissine kapılıp koyuverme durumu.

KANALİZASYON: Lağım döşemi.

KAPİTÜLASYON: Ülkede yurttaşların zararına olarak yabancılara verilen ayrıcalık hakları.

ASİMİLASYON: Özümleme, benzeşme

DEFORMASYON: Biçimi bozulma, biçimsizleşme.

DEVALÜASYON: Değer düşürümü.

PROVOKASYON: Kışkırtma.

SPEKÜLASYON: Vurgunculuk, saptırma.

SÜBVANSİYON: Destekleme.

MANİPÜLASYON: Seçme, ekleme ve çıkarma yoluyla bilgileri değiştirme.

MASTÜRBASYON: Cinsel bölgelere dokunarak orgazm sağlama

ENFEKSİYON: Vücutta hastalığa yol açan mikrop, virüs, parazit vb. etkenlerin yayılması.

ENGİZİSYON: Katoliklerde din inançlarına karşı gelenleri cezalandırmak için kurulan mahkemeler.

ENJEKSİYON: İğne yapma.

TELEVİZYON: Halk nezdinde faydasından çok zararı konuşulan sesli ve görüntülü aygıt. Bağımlılık yapmada üstüne yoktur.

AJİTASYON: Körükleme, duygu sömürüsü yapma.

DEPRESYON: Bunalım, çöküntü.

ENFLASYON: Para şişkinliği, pahalılık. Namı diğer canavar.

İMİTASYON: Taklit.

SANSASYON: Dalgalanma.

ATMASYON: Uydurma.

İLLÜZYON: Yanılsama.

TANSİYON: Kan basıncı, gerilim.

EROZYON: Yer kabuğunu oluşturan kayaçların, başta akarsular olmak üzere türlü dış etmenlerle yıpratılıp yerinden koparılarak eritilmeleri veya bir yerden başka bir yere taşınması olayı, aşınma, aşınım; değer veya saygınlık kaybetme.

MİNYON: İnce, küçük, çıtı pıtı.

PAVYON: Geceleri geç vakte kadar açık, içkili eğlence yeri.

PİYON: Bir çıkar sağlamak için yararlanılan, istenildiği gibi kolayca kullanılabilen kimse.

*16/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.