17 Kasım 2021 Çarşamba

Kız ve Erkeği Okullarda Ayırmak (1) *

Ortaokul ve liseyi okuduğum yıllarda, kız ve erkek çocuklarının okuduğu ayrı ayrı okullar vardı. Kız ortaokulu, kız lisesi, erkek lisesi denirdi. Bununla beraber kız ve erkeğin aynı sınıflarda karışık okuduğu karma eğitim yapan okullar da vardı. İHL'lere ilk önceleri sadece erkek öğrenciler alınırken sonradan kız öğrenciler de alınmaya başlandı. Endüstri meslek liseleri dendiğinde erkek okulu akla gelirdi. 

Sonraları kız ve erkeklerin ayrı ayrı okuduğu okullar gittikçe azaltıldı. Sadece kız meslek liseleri kaldı. Endüstri meslek liselerinde kızlar da okur oldu. 

Yine eskiden kadın mesleği, erkek mesleği diyebileceğimiz meslekler vardı. Bundan dolayı kamuya personel alımında, şartlar arasında erkek olmak ya da kadın olmak şartları da vardı. Nicedir bu şartlar kalmadı. Kadın mesleği denilen yerlerde erkek, erkek mesleği denilen yerlerde de kadın istihdam edilir oldu. 

Kız ortaokulları kalktığı gibi kız meslek liseleri dışındaki kız liseleri de kalktı. Aynı şekilde erkek liseleri de. Ağırlıklı olarak kız ve erkeğin okuduğu karma eğitime geçildi. 

Zamanında okullar niçin kız ve erkek şeklinde ayrılmış, sonradan niçin vazgeçilmiş olabilir? Aklıma, çoğu ailelerin kız çocuğu okur mu dediği ve kızlarını okutmadığı yıllar geliyor. Devlet, sadece kızlara hitabeden okullar açarsak, velilerdeki çocuk okutmama inadını kırabiliriz diye düşünmüş olabilir. Sonradan kız-erkek karışık okul türlerine geçilmesi ise “Nasılsa veliler kızlarını okutmaya başladı. Maksat hâsıl oldu. Bu yüzden kız-erkek ayrı okullarda okumasına ihtiyaç kalmadı diye düşünülmüş olabilir ya da kızların ve erkeklerin ayrı okuduğu okullarda, açıklanmayan bazı problemler ortaya çıktığı için devlet bundan vazgeçmiş ya da azaltma yoluna gitmiş olabilir.

Şimdi durum nasıl? Kız meslekler hariç Anadolu, fen, sosyal bilimler, mesleki teknik vb. liseler 1739 sayılı yasanın 15.maddesinin bir gereği olarak karma eğitim yaparken yine aynı maddenin devamında “…eğitimin türüne, imkân ve zorunluluklara göre bazı okullar yalnızca kız veya yalnızca erkek öğrencilere ayrılabilir” kısmı eklendiği için kız ve erkeğin ayrı ayrı okullarda okuduğu kız imam hatipler ve erkek imam hatipler çoğaldı. Sayıları da az değil. Kız ve erkek olarak açılamayan yerlerde, aynı okul bünyesinde kız ve erkeklere ayrı sınıflarda ders görme imkanı verildi. Sayıları İHL’ler kadar olmasa da kız ve erkeğin ayrı okullarda okuduğu İHO’lar var. Ayrı İHO yoksa aynı okulda kız ve erkek öğrencilerin sınıfları da ayrı.

Gördüğüm kadarıyla İHO ve İHL’ler ağırlıklı olarak kız-erkek ayrı öğrenim görüyor. Bundan maksadın ne olduğunu buna karar verenler bilir. Öyle zannediyorum, sınıf ve okulları ayırmak suretiyle karma eğitim yapan okullarda ortaya çıkan kız-erkek sorunlarını minimuma indirmek ve yok etmek düşünülmüş olabilir. Burada kız çocuklarını koruma hassasiyeti göze çarpmaktadır. Buna korumacılık da diyebiliriz. Bu kararı alanlar toplumun kahir ekseriyetinin hassasiyetini de bu şekilde gözetmiş oluyorlar. Çünkü toplumumuzda kız-erkek çocuğu aynı dense de özellikle “kız çocuğu” denerek erkeğe göre daha fazla korunur. İyi niyetle uygulamaya konan bu kararın olumlu ya da olumsuz yönlerinin olacağı muhakkak. Çünkü toplumsal olaylarda tek doğru yoktur. Doğru bu denilen şeylerin aksayan yönleri ortaya çıkabileceği gibi yanlış denen şeylerin de doğru yönleri ortaya çıkabilir. Bunlar yaşanmadan bilinmez. Yine de bu işin olumlu ve olumsuz yönleri, pedagojik olup olmadığı, işin uzmanı pedagoglar tarafından masaya yatırılmalıdır. Bu konudaki kanaatimi de diğer yazımda serdetmek isterim.

*01/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

16 Kasım 2021 Salı

Namaza Niçin Mesafe Konmuş Olabilir? *

FETÖ’den ihraç olmuş biriyle karşılaştım geçen gün. Açıldı da açıldı. Şaşırdım bu kadar konuşmasına. Çünkü tanıdığım kadarıyla içine kapanık, pek konuşan biri değildi. FETÖ ile ilgisi kalmasa da eski çevresinden tanıdıklarının durumundan örnekler verdi. Hangisini örnek verdiyse hepsi düzenli namaz kılan kişiler iken yaşamış oldukları süreç sonrasında, namaz kılmayı bıraktıklarını, dine mesafe koyduklarını, cumaya bile gitmediklerini anlattı. Halen görev yapan ama defalarca hakkında inceleme ve soruşturma yapmış bir tanıdığının da namazı bıraktığını sadece cumadan cumaya namaza gittiğini söyledi.

Bir tanesinin, çevresindekilerin haleti ruhiyesi için anlattıkları böyle. Bu durumda olan ne kadar kişi var bilmiyorum. Bu anlatılanlara siz nasıl bakarsınız bilmem. Belki de bunların durumunu, imama kızıp cami yakmaya da benzetebilir. O yapının içinde olmayalardı, beter olsunlar, devlet az bile yapmış diyebilirsiniz. Ben bu anlatılanlara, dinin bir umdesi olan namazı bıraktıklarına üzüldüğümü, bir zamanlar gittikleri bu yolun yol olmadığını, namazı bırakmalarının yanlış olduğunu söylemek isterim. Yalnız onları, mütemadiyen kıldıkları namazdan uzaklaştıran psikolojiyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Öyle zannediyorum, yaşadıkları süreç, başlarına gelenler, terörle damgalanmaları, kalburüstü işlerinden olmaları, maddi sıkıntı çekmeleri, birçoğunun iş bulamaması, buldu ise de emeklerinin karşılığını özel sektörden tam alamamaları, toplum nezdinde sakıncalı piyade muamelesine maruz kalmaları ve vebalı gibi görülmeleri, takip edilmeleri; geçirdikleri inceleme, soruşturma ve mahkeme boyutları, hapis vs. durumlar onları çok etkilemiş olsa gerek. Bu dünya bir imtihan dünyası. Herkesin başına türlü türlü gaileler gelebilir. Önemli olan sıkıntıları en az hasarla atlatmak. Gördüğüm kadarıyla terörist muamelesi gören bu kişiler, yaşadıkları süreci ve başlarına geleni atlatamamış, bu durumu kabullenememişler, belki de olup biteni hala anlayamadılar ya da anlam veremediler. Namaz gibi dinin bir umdesini terk ettiklerine göre öyle zannediyorum, içten içe isyan ediyorlar.

Bunların isyanları kime? Devlete, özel sektöre, kendilerine, dini cemaatlere vs. Görevlerinden atıldıkları, atılmakla kalmayıp 450 gün gibi bir süre bitinceye kadar özel sektörde dahi çalışmalarına izin verilmemesi daha da zorlarına gitmiş olabilir. Diyelim ki devlet bunları tehlikeli gördü ve görevlerine son verdi. Özel sektörde çalışmalarının önüne bir müddet engel konmasının izahı olamaz. Çünkü bu insanlar bu süre içinde ne yiyip ne içecekler? Üstelik bu süre az bir süre değil. Zaten bu yasağın izahı olmadığı için Anayasa Mahkemesi bu 450 günlük çalışamama yasağını iptal etti. Yanlış hesap Yüksek Mahkemeden döndü ama geciken adalet, adalet değildir.

Yasakları bittikten sonra özelde güç bela iş bulan bu kimselere özel sektör, bunlar nasılsa verdiğim fiyata çalışacaklar. Haklarını ve fazla vermeye gerek yok. Nasılsa elleri mahkum diyerek çalışmalarının tam karşılığını vermemiş olabilir. Ki bizim insanımız ayaklarına kadar gelen bu fırsatı kaçırmaz.

Tüm bu kızdıklarının yanında en fazla da kendilerine kızıyorlardır. Niçin aklımızı kullanmadık diye. Öyle ya insanın başına ne gelirse aklını kullanmadığından gelir. Yunus Süresi 100.ayette Allah “Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır” demiyor mu? Sen aklını kullanmazsan, o aklı kullanan birileri her daim çıkacaktır.

Belki de en fazla kızdıkları, dini görünümlü hüviyetiyle kendilerini kullanıp atan yapıyadır. Çünkü yapı bunları emrinde asker ve emir eri gibi kullanmak için dini kullandı. Namazı bırakmaları da bu tespitin doğruluğunu gösteriyor. Dini görünümlü bu yapıdan sonra diğer cemaatlere de mesafe koyuyor olabilirler. Bu psikolojiden kurtulamazlarsa belki de ileride din, bunların anlattığı gibi ise ben o dinden değilim diyecekler.

Namazı bırakmalarının psikoloji ile ne ilgisi var? Namaz kılacaklarsa kendilerine kılacaklar diyebilirsiniz. Bunda da haklı olabilirsiniz. Ben bu psikolojiyi anlamaya çalışıyorum. Bu psikolojinin nasıl bir şey olduğunu sözü fazla uzatmadan fanatik derecede Fenerbahçeli olan Gazeteci Cengiz Çandar’ın anlattığı, başından geçen bir anekdotu -aklımda kaldığı kadarıyla- buraya aktarayım ki ne anlatmak istediğimi ifade etmiş olayım: “Küçüklüğümde birkaç arkadaşla beraber bir Shell petrolünün önünde dayak yedik. Az büyüdük. Bir takım tutacağız. Galatasaray çok güzel oynuyor. GS’yi tutmak istedik ama gözümüzün önüne dayak yediğimiz Shell petrolü geldi. Çünkü Shell petrollerinin amblemi sarı kırmızı, GS’nin forması da sarı kırmızı. O yüzden GS’yi tutmaktan vazgeçtik. En büyük ezeli rakibi FB’li olduk”.

*28/03/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Bir Toptancı Yaklaşım

Ücretli bir matematik öğretmenim vardı. Hangi sınıfta ders işlerse sınıfın gürültüsü tüm koridoru kaplardı. Odama yakın bir sınıf vardı ki o öğretmenin dersi bitince derin bir oh çekerdim. Birkaç defa öğretmenin olmadığı zamanlarda o sınıfa girerek öğrencilere uyarı ve nasihat ettim. Bir daha yaramazlık yapmayacaklarına dair defalarca söz aldım. Sınıfın bu durumunu görüşmek üzere birkaç defa öğretmenle görüştüm: Öğretmenim, sanırım bu sınıf biraz yaramaz. Yanlış anlamayın ama çok merhametli oluşunuzdan olsa gerek. Biraz tatlı-sert olmak lazım. Sizden istediğim, dersi kaynatmayı alışkanlık hale getiren birkaç öğrencinin ismini yazıp bana vermeniz. Ben de sınıfta o çocuklara bir gözdağı vereyim. Sizden çekinmeyen belki benden çekinebilir. Bir de bu yolu deneyelim dedim. Bu şekilde anlaştık. 

Bir hafta sonra öğretmen yaramaz öğrenci isimlerini getirip önüme koyunca şaşırdım. Çünkü 19 mevcutlu sınıfın hemen hemen hepsinin ismi vardı listede. Öğretmene, tamam hoca hanım, o sınıfa dersiniz olduğu zaman gelirim dedim ama öğretmenden liste istediğime de pişman oldum. Nereden bilebilirdim tüm sınıfın isminin geleceğini. Ama bu aşamada yapılacak başka bir şey yoktu. 

Öğretmenin o sınıfta dersi olduğu zaman yanıma da şeffaf bir cetvel alarak sınıfa girdim. Listeyi baştan sona okudum. İsmi okunmayanlar tahtaya çıksın dedim. Üç öğrenci çıktı tahtaya. 

Niyetim dövmek değil, sadece gözlerini korkutmak. Sıradan aç elini diyerek açtığı elinin altına sol elimi koydum. Cetvelli sağ elimi hızlıca kaldırıp yavaşça indirdim Bu daha başlangıç. Bu hareketinize devam ederseniz böyle kurtulamazsınız dedim. Hoca hanım iyi dersler deyip çıkarken öğretmen, “Hocam, bu tahtadakilere de vurunuz. Bunların isimlerini yazmadım ama bunlar da yaramazlık yapıyorlar" demez mi? Bugünlük bu kadar yeter. Dersi kaynamaya devam ederlerse onlara iki kat ceza vereceğim deyip sınıftan ayrıldım. Öğretmene de teneffüste bir görüşelim dedim. 

Ders bitimi öğretmen odama geldi. Hocam, bu işte bir anormallik yok mu dedim. Nasıl yani dedi. Dersi kaynatan bir, iki, üç çocuk olsa eh, bu çocuklarda bir sorun var derdim. Ama sınıfın tamamı problem olunca burada bir problem yok mu dedim. Yani suç bende mi o zaman dedi. Estağfurullah, suç sizde demiyorum ama anladığım kadarıyla sizin bu yumuşaklığınızı öğrenciler kullanıyor. Bir anne şefkati içerisinde merhametli olmanız güzel ama gerektiğinde sert olmayı da bilmek lazım. Daha işin başındasınız. Öğretmenlik uzun bir maratondur. Böyle giderse bu maratonda çok zorlanırsınız dedim. Görüşmeyi sonlandırdık. 

Bu öğretmen daha sonradan nüfus yoğunluğu fazla olan bir ilimize atandı. Mevcut sayısı az olan yerlerde zorlanan bu öğretmenimiz, kalabalık sınıflarda nasıl ders işliyor, merak etmiyor değilim.

Öğrenci yaramazlık yapmaz mı? Öğrenci olup da yapmayanımız var mı? Yeter ki öğretmenden kaynaklanan bir boşluk bulsun. Bazen öğretmenden kaynaklanmayan bazı sınıflar olur. Öğretmen işi baştan nasıl sıkı tutarsa tutsun ders işlemekte zorlanır. Çünkü hedefi olmayan öğrencilere ders işlemek, onları sınıfta sakin tutmak gerçekten zor.

Aslında her dersi kaynatan her sınıfta birkaç öğrenciyi geçmez. Bu olayı anlatmamın sebebi, sınıfın yaramaz oluşundan ziyade öğretmenin tüm sınıfa toptancı yaklaşımıdır. Bu da daha önce listeye eklemediği öğrencileri de eklemesinden anlaşılmaktadır. Bu şekil toptancı yaklaşım sadece bu öğretmende değil, toplumun her kesiminde maalesef çok yaygındır. Şimdilerde eskisi gibi olmasa da bir zamanlar askerde bir vukuat olduğu zaman vukuatın failleri ortaya çıkmış olsa bile komutanlar erata en hafifiyle hafta sonu çarşıya çıkma yasağı koyar.

Hasılı, toptancı yaklaşımdan ziyade suçun bireyselliğini göz önünde bulundurmak, biri yüzünden diğerlerine suçlu muamelesi yapmamak, kurunun yanında yaşı da yakmamak lazım.