11 Ağustos 2025 Pazartesi

Kanı Verdim, Çokoprens'i Kaptım

Kızılay'a yaptığım rutin kan bağışımı sanırım en son 2019 salgınının Türkiye'de görülmeye başladığı 2020 yılında vermiştim.

Birbiri ardına gelen yasaklar başlamıştı. Adeta eve hapsetmişlerdi bizi. Yasak olsa da kan vermek için dışarıya çıkmada bir sakınca yoktu.

Bu vesileyle hem dışarıya çıkmış hem yürüyüşümü yapmış hem kan bağışımı yapmış hem de bronz madalyanın ardından ramak kalan gümüş madalyaya biraz daha yaklaşacaktım.

Meram Yaka'dan çıktım. Evliya Çelebi, Meram Yeniyol derken Zafer'e geldim. Yasak dolayısıyla bir zamanlar dopdolu olan Zafer adeta bomboştu.

Tansiyonumu ölçen Kızılay görevlisi, "Amca, uzaktan yürüyerek mi geldin yoksa" dedi. Evet dedim.

Az dinlendikten sonra kanımı verdim. Üzerine kan verenlerin vazgeçilmez atıştırmalığı Çokoprensi, Kızılay Maden Suyu ile birlikte yiyip içtim.

Sonrasında evimin yolunu yine yürüyerek tutmuştum.

Birkaç gün sonra Kızılay'dan, "Aile hekimine görünmem" gerektiğine dair bir mesaj aldım.

Aile hekimine gidip tam kan verdim. Ferritin değerim 12'ye düşmüş. Bu da kan vermeme engelmiş. Ancak 15'e çıkardığım zaman kan verebilirmişim.

Ferritin değerini yükseltmek için birkaç kutu kan ilacı içtim. Acaba kan kaçağı olabilir mi diye bir de kolonoskopi oldum. Temiz çıktı.

Ferritin değerim yükselince kan vermeye gittim. Kolonoskopi olunca sanırım 6 ay kan veremiyormuşum.

Yasak süresini doldurduktan sonra pandemi de bitmişti. Kan vermeye gittim. Ferritin değerim, 25 çıkmasına rağmen değerim 30'un altında olduğu için kan veremedim. 15'in üzeri değil miydi dediğimde doktor, "Pandemide kan ihtiyacı olduğundan 15 ve üzeri ferritin değeri olanlardan kan almıştık. Şimdi ise 30'un üzerine çıkarıldı dedi.

Sonrasında kan vermek nasip olmadı. Diş yaptırdım. Bir yıl bekledim. Burun ameliyatı oldum. Bir yıl daha bekledim.

Nihayet yasak sona erince 5 Ağustos günü soluğu Zafer Kızılay merkezinde aldım. 13.15-1415 arası öğle molası imiş. Gelmişken bekleyeyim dedim.

Saat 14.15 olunca 5-6 kişi birden kan vermek için girdik.

Formu doldurup verdim. Tansiyonum ölçüldü. Parmağımdan kan alındı. Doktorun yanına girdim. Birkaç soru sordu. "Kan vermende bir engel yok" dedi.

Az önce Tansiyonumu ölçen, "Hocam şuraya oturup su ve maden suyu içebilir, atıştırmalıktan yiyebilirsin" dedi.

Baktım, her zamanki menü. Maden suyu var. Bir de Çokoprens.

Çokoprensi görünce, ikramı geri çevirmedim.

Ardından kan verme yerinden çağırdılar. Tansiyonu alan görevli gibi içeride işlem yapan da hem güler yüzlü hem de pratik idi.

Bir taraftan başkasının kan işlemlerini yaptı. Ara ara bana da "Hocam, iyi misin" dedi durdu. Kızım, zahmet olmazsa bir fotoğrafımı çeker misin dedim. "Elbette" dedi. Birkaç tane çekiverdi.

Az dinlendikten sonra ikramlıklar odasına tekrar aldılar. Bir Çokoprens daha yedim, Kızılay Maden suyu ile birlikte.

Bu arada Çokoprens'e bayılırım. İlk defa iki tane birden yemiş oldum.

Tam çıkacağımda, az önce tansiyonumu ölçen kızımız, "Hocam, top aldınız mı" dedi. Ne topu? Top da mı veriyorsunuz dedim. "Evet" dedi. Bir tane getirip verdi. Galatasaray topu imiş dedim. "Evet" dedi. Güzel hediye oldu benim için. Yalnız beş torun var. Hangisine vereyim bunu şimdi dedim. Gülüştük. En son kan verdiğimde sanırım kaşkol idi Kızılay'ın verdiği hediye.

Topu büyük toruna verdim. GS'li idi zaten. Şişirin de şişik halde bir göreyim dedim. Ardından toruna, "Top deyip de geçme. Üzerinde benim kanım var. Şut çekerken biraz insaflı vur" dedim.

Hasılı, sevincime diyecek yok. Nasıl sevinmem. Beş yılın ardından ilk defa kan verebilmiş oldum. Sanırım 20. kan bağışım oldu. Kızılay'dan kanınız bozuk türünden bir mesaj gelmediğine göre sanırım kanım kabul gördü. Artık kaç kişiye kan olabilirsem. Beş yılın ardından Çokoprensi de yedim hem de iki tane birden. Üzerine bir de top hediyesi aldım. Hediye de GS topu olunca daha da sevindim. Top şayet FB olsaydı, toruna tüm gücünle sert vur derdim. Bunu da antrparantez söylemek isterim. Lütfen kayda geçsin. Kızılay’ın bu top hediyesinden, inşallah bazı FB'liler, lig baştan, Kızılay'ın GS topu vermesinden belliydi demezler.

9 Ağustos 2025 Cumartesi

Muhtar Azasının İmza Gücü

Tapuda işim vardı. İntikal için başvuruda bulundum. "Mesaj gelecek, mesajın ardından gelebilirsin. İlla mesajda belirtilen saat ve günde gelmen gerekmez. İncelemelerde eksiklik ve yanlışlık tespit edilirse ilgili arkadaş size dönüş yapar" dedi tapu müdürü.

4-5 gün sonra tapudan mesaj geldi. Ardından ilgili personel aradı: "Hocam, bugün geleceksen, intikalden önce düzeltme yaptırman gerekecek. Bizden alacağın ilmühaberi iki aza, muhtar ve kaymakamlığa imzalatacaksın. Sonrasında intikal tapularını vereceğiz" dedi.

12.20 gibi öğle arasına girmeden tapuya vardım. Daha önceden hazırlanan ilmühaberi aldım.

Mesai başlamadan öğle arası imza işini tamamlayayım dedim.

Azalar kim bilmem. Önce muhtarın iş yerine geldim. Muhtar yokmuş. Telefonunu verdiler. Aradım. Benim çıraklık öğrencilerinden bazılarının yaptığı gibi "Beni tanıdın mı" diye sormadım. Önce kendimi tanıttım. Bir imzanız gerekiyor. Nerede bulabilirim dedim. "Hocam 14.00'de Kaymakamlıkta toplantıda olacağım. 13.30 gibi gelirim" dedi. Şunlar şunlar aza. Onlardan ikisine imza attırabilirsin dedi.

İsimlerini hafızama aldığım bir azaya yöneldim. Arabasıyla eve doğru gidiyormuş. İşaret edip durdurdum. Selam, kelam ve hal hatırdan sonra şu ilmühabere imzan gerekiyor. İmzalayabilir misin dedim. Ne dedi bir tahmin edin bakalım. "Abi, muhtar imzalamadan ben imza atmam. Muhtar da ben imzalamadan imza atmayın diye sıkı sıkıya tembihledi." demez mi. Neye uğradığımı şaşırdım. Alt tarafı tapunun özene bezene incelediği ve hazır hale getirdiği ilmühabere imza atarak formalite yerine gelecek. Üstelik azayı tanırım. Hukukumuz var. Ailecek tanışırız. Oldu, teşekkür ederim dedim ama ayakta dona kaldım. Pekala muhtarı arayıp böyle bir evrak geldi. İmzalayalım mı diye sorabilirdi. 

Sonra kenara çekilip bir akrabamın yanına gelip çömeldim. Bir düşüncedir aldı beni. Muhtar mı büyük, aza mı dedim kendi kendime. Benim bildiğim en üst amir imzayı en son atar. Üyeler ise önceden. Azanın bu kafa yapısına göre muhtar da "Kaymakamlık imzalamadan ben bu ilmühaberi imzalamam" demesi gerekir. Benim bildiğim usul, adap, görgü ve prosedür böyledir. Ama bizimki anlaşılan ne olur ne olmaz diyerek imza atmaktan çekiniyor. Kazara imzadan dolayı başına bir şey gelse, muhtar imzaladı, ben de imzaladım diyecek.

İlmühaberi imzalamak için başka aza kim var derken yakınım dedi ki şu karşıdaki de aza. Ona imzalattır dedi. Orada bulunan iki kişi de aza dedi. Girdim dükkanına. Aza mısın dedim. "Evet" dedi. O zaman şuraya bir imzanı alayım dedim. "Getir imzalayayım" deyip imzaladı. Ardından az önce bulamadığım diğer azanın da geldiğini öğrendim. İkinci aza olarak da o imza attı. Sağ olsun, muhtar imzalamadan atmam demedi. Demek ki aza var, aza var. Biri risk almazken diğeri risk alabiliyor.

Azalarla imza işi bittikten sonra muhtarla buluşmak için kaymakamlığa gittim. Sağ olsun, aradı. "Hocam, ben kaymakamlığa girdim" diye. Yanında imzasını da kaşesini de getirmiş.

Muhtar toplantıya geçerken ben de en son imza için kaymakamlık yazı işleri müdürlüğüne geçtim. Yazı işleri müdürüne ilmühaberi vermeden önce görevli memur aza isimlerini ve imzalarını kontrol etti. Sonra kalkıp yazı işleri müdürünün odasına geçerek ilmühaber ile ilgili bilgi verdikten sonra geri geldi. "Azalardan şu isimli olan kişi yedek aza. Bunun imzası olmaz. Asıl azalardan birinin imzası gerekir. İlmühaberi yenilemeniz gerekir" deyince nevrim döndü. Bu kişiye aza mısın diye de sordum. Azayım dedi bana. Mübarek, yedek isen niye imza atıyorsun. Başka asıl bir üyeye imza attırsam olmaz mı? Çünkü muhtar toplantıya girdi. İlçe dışından geldim dedim ise de olmaz dendi.

Asıl aza da yedek aza da öğlen öğlen başıma iş açtı. Asıl olan önce muhtar imzalasın, sonra ben dedi. Yedek olan da ben yedeğim, asıl varken ben imzalayamam demedi. Sorumluluktan kaçan asıl üyenin de imza atmak için atılan yedek muhtar azasının da alacağı olsun.

Üzüldüğüm taraf aza ve muhtara imzalatarak öğle arası ilmühaber işini bitirdim derken işe sil baştan yeniden başlamam gerekiyor.

Şu var ki bu devirde muhtarlığa ne gerek var. Kaldırılmalı derdim. Hele muhtar azalarının irapta mahalli yok, etkisi yok, yetkisi yok, işi ve işlevi de yok derdim. Sadece seçimlerde alt alta yazılmış muhtar azalarına pusulasında görürdüm isimlerini. Bu isimler de sayım, döküm ve tutanak tutarken seçim sandığında görevli kişilerin iş yükünü artırmaktan, daha doğrusu çileden çıkarmaktan başka da bir işlevi yoktu nazarımda. Çünkü Cumhurbaşkanlığı, Büyükşehir, ilçe belediye başkanlıkları ve belediye meclis seçim iş ve işlemleri zaten epey zaman alıyor. Sandık görevlileri takatten kesildikten sonra muhtar ve aza iş ve işlemleri çekilmez oluyor. Neyse, bu da ayrı bir konu. Yalnız muhtar atmadan imza atmam diyen aza, iyi ki devletin üst düzey sorumlu bir makamında değil. Çünkü imza atmayacak devleti kilitlerdi. Aman ırak olsun devletten böyleleri.

Belki de bu imza atmayan, sen muhtarlıklara gereksiz görüyorsun ama ilmühaberlerde bizim imzamız gerekli. Yarın işin düşer, tıpış tıpış ayağımıza gelirsin. O zaman Hanya'yı, Konya'ya gösteririz sana dedi.

Neyse bırakayım bu işi. Kendi işime döneyim.

Hemen tapuya çıkarak aynı ilmühaberin imzasız çıktısını istedim. Tekrar mahalleye giderek biri aynı diğer farklı iki muhtar azasına evrakı imzalatıp kaymakamlığa geri döndüm. Muhtarın bulunduğu kata gelerek toplantının bitmesini bekledim. Bir 45 dakika bekledikten sonra muhtar toplantıdan çıktı. Durumu izah edip evrakı yeniden imzalatıp onaylattım.

Kaymakamlık yazı işleri müdürlüğüne giderek evrakı tekrar uzattım. Koca kütüğü açarak isim ve imzaları tekrar kontrol etti. "İmzaları azaların kendisi attı değil mi" dedi. Başka kim atacak dedim. Ardından yazı işleri müdürüne evrakı götürerek imzalar benziyor dedi. O da imzalayıp ilmühaberi verdi.

Tapuya çıkıp gerekli yerleri imzaladım. Yatırılması gerek iki ayrı harcı yatırdım. Müdür tapuları imzalayarak verdi.

Müdüre, 1750 metre karelik bir tarlanın tapusu yok dedim. "O tapu başkasına ait. Düzeltme de bundan dolayı idi. Onun üzerine aktardık. Çünkü isimler dışında annenin yaşı, anne ve baba adı tutmuyor" dedi. Canınız sağ olsun deyip çıktım.

Meğer benim git gel, azaları bul, onları bekle, ilmühaberi yenile yaptığım iş, 1750 metre karelik bir arazinin üzerimizden gitmesi içinmiş. Üzerine bir o kadar da yorulduğum yanıma kâr kaldı. Bunu da bana yaptırdılar. Tüm bu işlemlere 12.20'de başlamıştım. 16.30'da bitirdim.
Tarla üzerimizden gittikten sonra kaymakamlık binasından inip 17.00'deki otobüse binmek için karşı yola geçtim. O kadar koşuşturmanın ardından mıdır, eldeki arazinin gitmesinden midir bir iyi susamışım. Markete girerek soğuk bir su aldım. Bir içişte bitirdim. Artık hararetimi ne kadar aldıysa. Çünkü bunun üzerine soğuk su iyi giderdi.

Otobüse bindikten sonra biraderi aradım. Eldeki tarla da gitti. Falan akrabanın üzerine tapuladılar. Yalnız burayı hala biz ekiyoruz. Numarası varsa bir sorar mısın dedim. O da sormuş. "Bizim hiç arazimiz yok. Orası sizin. Ne zaman isterseniz, gelip imzayı atarım" demiş. Tapuda az önce elden çıkan tarla bu şekilde geri gelmiş, hararetim de dinmiş oldu.

Hasılı, tapuda işin mi var, veraset işin mi var. İşin var demek. Gidip gidip geleceksin. Keşke iş intikalden ibaret olsa. Daha bu işin paylaşımı var, tapu harcı var, üzerine ine alma var. Uğraştığıma değse bari.

7 Ağustos 2025 Perşembe

Konuşma Kahramanlarından Biriyle Yolculuk

Perşembe günü saat 75 km mesafede bulunan küçük bir ilçeye gitmek için Karatay Otobüs Terminaline geldim.

Saat 11.00'de otobüs hareket etti. Küçük otobüste fazla yolcu yoktu. Güneş görmeyen tarafta boş bulduğum bir yere oturdum.

Arkamda sürekli konuşan bir kadının konuşmasından rahatsız oldum. Kimdir bu konuşanlar derken hafif yan dönerek arka tarafa baktım. Bir kız çocuğuydu konuşan. Kız çocuğu dediysem en az 19-21 yaş aralığında vardı. Kendi kendine mi konuşuyor yoksa derken karşıda biriyle, telefonla konuştuğunu anladım.

Önce Arapça konuşuyor. Bu kız Arap olmalı diye düşündüm. Baktım Türkçe de konuşuyor. Cümlenin yarısı Arapça ise yarısı da Türkçe. Arapları yarı Arapça yarı Türkçe konuşurken hiç görmedim. Olsa olsa bu kız Kürt olmalı dedim. Çünkü çoğu Kürtler konuşmaya Kürtçe başlar, daraldığı yerde Türkçeye geçiverir. Suriye'den gelen Arapların çoğu bizim gibi Türkçe konuşur. Kendi aralarında ise hepten Arapça. 

Normal şartlarda Arapça konuşan birinin konuştuğunun hepsini anlamasam da en azından konuştuğu dil Arapça derim. Tam kulak veremediğim için tespit edemedim.

Otobüse bindikten ve yola çıktıktan bir müddet sonra ses beni rahatsız etmez oldu. Çünkü telefonla konuşma bitmişti. Oh be dünya varmış dedim. Zira otobüste ondan başka konuşan yoktu. Saate baktım. Saat 11.30 idi. Ben tam 11.00'de en son binen yolcu olduğuma göre bu kız yarım saat telefonla konuştu. Ben binmeden önce telefonu ne zaman açtı, toplam konuşma süresi ne kadardı bilmem. Bildiğim bir şey varsa kızımız kafa şişirircesine çok konuştu. Bir an için bu kız benim gideceğim yere kadar giderse, bir de oraya kadar bir saat konuşursa diye endişelenmiştim. 

Bu kadar uzun konuşma kafamı şişirince, niye Avrupa ülkeleri arasında telefonla konuşma şampiyonu olduğumuzu daha iyi anladım. İşte bizi şampiyonluğa götüren kahramanlardan biri dedim kendi kendime. 

Beni rahatsız eden tek şey sadece konuşması değildi. Dizini de arkadan benim oturağa değdirerek yol boyunca beni dürtmesi oldu. Yol boyunca dürtmesi devam etti. Birkaç defa yanımdaki boş oturağa geçeyim dedim. Hatta geçtim de. Otobüsün üstündeki havalandırmadan ayna tutuluyor gibi yüzüme vuran güneş beni rahatsız etti. Başka yere de geçemedim. Çünkü çoğunluğu kadın olan yolcular iki oturağı da işgal ederek oturaklara birer birer oturmuştu.

Gökhüyük mevkiine geldiğimizde, yine aynı kız telefonla konuşmaya başladı. Karşıdaki, İçeri Çumra'yı geçtiniz mi diye sormuş olmalı ki şoföre kalkıp şoföre kadar giderek İçeri Çumra'yı geçtik mi diye sordu. Bir an için "Ben ineceğim yeri geçmişim" diyecek sandım. Hatta telefonla o kadar geyik yaparsan, elbette geçirirsin" bile dedim içimden.

Ama böyle bir şey olmadı. Kızımız benim gideceğim yere kadar gitti ve ineceğim durakta indi. 

Önümden giderken baktım. Zayıf biri. Bu kadar zayıf biri, koltuğuma attığı dizle nasıl bu gücü gösterdi? Buna da şaşırdım.

Akşam dönüşte baktım yine o kız otobüs bekliyor. Otobüs gelince o arkadan ben ise önden bindim. Aman uzak olsun benden dedim. Otobüs sabahkinden daha tenha idi. O arkada ve ise önde yolculuk yaptık. Telefonla konuştu mu bilmiyorum. Çünkü sesi bana gelmedi. Belki de konuşa konuşa yorulmuştur. Şu var ki yorgunluğun üzerine sessizlik güzeldi.

Bunun neresini yazı konusu edindin. Hiç eme yarar bir şey yok diyebilirsiniz. Bence var. Toplu taşımalarda ihtiyacın kadar telefon konuşmak lazım. Uzun uzadıya muhabbete gerek yok. Kimsenin kimseyi rahatsız etmeye de hakkı yok. Çünkü görgü ne alınır ne de satılır. Ancak böyle yerlerde belli olur.