1 Mayıs 2026 Cuma

FB Nasıl Başarılı Olur?

Okullarda içi haset dolu bazı öğrenciler vardır. Biraz başarısı vardır. Başarısıyla övünür havalara girer.

Ne zaman ki kendisini geçen biri olursa okuldaki tahtı sallantıya girince, böyleleri için okul ve hayat çekilmez olur. 

Kendisini başarıda geçeni takdir edip rutin başarısına devam edeceği ve niçin geri kaldığını sorgulayıp tespit ettiği eksikliklerini gidereceği yerde, başlıyor hazımsızlığa ve çekememezliğe.

Rakibinin başarısını küçümsemeye başlıyor. Ezberci diyor, inek gibi çalışıyor, ben onun kadar çalışsam daha yüksek alırdım diyor, öğretmenler bunun kağıdını toleranslı okuyor diyor, kopya çekti de ondan diyor. Onun başarısı tesadüfi. Ben onu yine geçerim. O benim kadar zeki değil diyor.

Diğer sınavlarda da rakip gördüğü kendisini geçince agresifleşiyor, davranışı değişiyor, efendiliğini bozuyor. Başkasının yanında arkasından konuşuyor. Kısaca onunla yatıp onunla kalkıyor.

Rakibini geçmek için ne kadar çabalasa da başarı bir türlü gelmiyor. Haliyle rakibi hep birinci, kendisi de ikinci oluyor.

Kazara bir sınavda rakibini kıl payı geçse, sevincinden ve havasından yanına varılmaz. 

Eğitim ve okul ortamından futbola geleceğim. Daha doğrusu FB'ye.

Doğrusunu isterseniz FB'nin durumu da rakip gördüğü arkadaşını küçümseyen, geçildiği için hep ikinci olan öğrencinin durumuna benziyor.

Görünen o ki FB hedef olarak kendisine GS'yi seçmiş. GS'yi geçmek için çaba sarf ediyor. Bir türlü gerçekleşmiyor. Hep ikinci oluyor.

Başarı gelsin, şampiyon olayım diye her sene teknik direktör değiştiriyor, sürekli futbolcu alıyor. GS'in ilgilendiği futbolcuya daha yüksek transfer ücreti vererek GS'ye transfer çalımı atıyor. İyi bir takım kuruyor. Başarı yine gelmiyor. 

Başarısızlığın önüne geçmek için aşağı yukarı her yıl olağanüstü seçim kararı alıyor, teknik direktörle yollarını ayırıp yüklü tazminat veriyor. Futbolcu gönderip futbolcu alıyor. Olmuyor olmuyor. 

Bununla da yetinmiyor. GS'nin başarı ve şampiyonluklarını küçümsüyor: GS'in güçlü bir lobisi var, hakemler koruyor, sarı ve kırmızı kart vermiyor. Yapı var. Bu yapı kırılmadan olmaz. Maçlara yabancı hakem getirmek lazım gibi gerekçeler ortaya koyuyor. 

FB böyle yapacağına, teknik direktör ve futbolcuda istikrarlı olsa, kendi oyununu oynasa, gözü hep GS maçında olmasa, başarısızlığa kılıf aramasa, inanın FB'nin de başarılı olmaması için bir sebep yok. 

Kısaca FB şampiyon olmak ve eski başarılı yıllarına dönmek istiyorsa;

Gözü, kulağı GS'de olmayacak. 

Her yıl teknik direktör ve futbolcu değiştirmeyecek. 

Zengin başkanlara kulübü teslim etmeyecek. 

Kulüp yönetiminde tek adam yönetimi olmayacak. Kulübü ekip ruhuyla yönetecek bir yönetim kültürü oluşturacak. Kulüp başkanı çiftliği olmayacak. Başarısız başkan gidecek. Uzun yıllar kulüpte demirbaş olmayacak. Önceki ve sonraki başkanlar FB'nin başarısı için kenetlenecek. Birbirleriyle Filistin İsrail gibi olmayacak. 
 
Şampiyonluğa ulaşmak için önce iyi oyun oynayacak. 

İş bilen insanlarla mevkiye uygun futbolcu transferi yapacak. Ahi gitmiş, vahi kalmış, yaşını başını almış futbolcu transferinden vazgeçecek. GS'nin ilgilendiği futbolculara daha fazla ücret vererek futbolcu almayacak. Arabistan'dan futbolcu transferi yapmayacak. 

GS'nin gerisinde kaldım kompleksinden kurtulacak. 

Aynı mevkiye yığınla futbolcu almayacak. Mutlaka santrfor alacak. 

Bu durumda bakın nasıl başarı gelir. Değilse bir süre sonra ikincilik de hayal olur. 

Not: Bu yazımı aklıselim FB'liler okusun. Kendisini yapıya inandırmışlar okumasın. 

30 Nisan 2026 Perşembe

Empati Yoksunuyuz Vesselam

Ateş düştüğü yeri yakar atasözünü hepimiz biliriz. Gerçekten ateş nereye düşerse orayı yakar. Mağdur olan ve çile çeken de ateşin uğradığı yer/kişi/aile olur. Bizler bu duruma ne kadar üzülsek de ateşin isabet ettiği yer, aile ve kişi kadar üzülemeyiz. Çünkü bunu en iyi eşekten düşen anlar.

Ateş düştüğü yeri yakar sözünün deyim mi yoksa atasözü mü olduğu hakkında tereddüde düştüm. Bakmadan önce bu söz inşallah deyim olur, atasözü olmaz dedim. Ne yazık ki atasözü imiş.

Atasözlerini bilirsiniz geçmişten günümüze ilmek ilmek süzülerek gelen hayatın içinden sözlerdir.

Ateş sadece düştüğü yeri yakacaksa, biz geçici olarak üzüleceksek ya da sadece üzülmüş gibi yapacaksak, eşekten düşenin halini anlamayacaksak, nerede kaldı bizim bir binaların tuğlaları gibi olduğumuz. Nerde kaldı vücudun bir yerine bir iğne batarsa bu acıyı vücudun tamamı hisseder teşbihinin anlamı.

Açıkçası, ateşin sadece düştüğü yeri yakma söylemi tabir yerindeyse, belki biraz zorlama olacak ama empati yoksunu olduğumuz anlamına gelir.

Empati yoksunu olduğumuzu herhalde şu hikaye çok iyi anlatır. Bu hikayeye bir iki yazımda yer vermiştim.

Ülkenin birinde bir tiyatro oynanır. Senaryo gereği biri kurusıkı tabancayla arkadaşını vuracak. Arkadaşı yaralanacak. Yaralanan kişi acısından yere yıkılıp kalacak.

Salon hınca hınç dolu. Tiyatro sergilenir. Bitime doğru senaryo gereği arkadaşı tabancayı ateşler. Mermiyi yiyen kanlar içinde kalır. Acısından imdat diye çığlık atar. Bakar ki kimseden fayda yok. Sahneye döner. Seyircilerden yardım ister. Öyle ah vah eder ki seyirci de imdada koşmaz. Aksine "Ne güzel ve sahici rol yapıyor" diye durmadan alkışlarlar. Akan kandan adam yere yıkılır. Ne kadar imdat, ben gerçekten ölüyorum dese de seyirci hep birlikte ayağa kalkarak bu sahici rol yapan tiyatrocuyu ayakta alkışlamaya devam eder.

Sonunda vurulan kişi kan kaybından sahnede can verir. Çünkü rol gereği kurusıkı kullanılması gerekirken arkadaşı hakiki tabanca ve hakiki mermi kullanmıştır. Bu gerçek anlaşılır ama iş işten geçmiştir. Zira adam ölmüştür.

Kıssadan hisse, ateş düştüğü yeri yakmış, adamın çırpınışına kimse aldırmamış.

Bu kıssada, rol gereği ölmesi gereken kişinin gerçek mermiyle öleceğini sahiden mermi kullanan dışında kimsenin bilmesi mümkün değil. Bu durumu bilmediği için rolünü iyi oynuyor diye seyircinin alkışlaması normal.

Siz ne dersiniz bilmem ama gerçek hayatta bu tiyatronun bin bir çeşit gerçeği oynanıyor. Nice insanlar haksız yere mağdur oluyor ya da mağdur ediliyor. Mesela terörist damgası yiyor veya terör örgütü üyesi muamelesi görüyor ya da terörle iltisaklı deniyor. Mahkeme kararı olmadan görevinden atılıyor, mahkemeden takipsizlik alsa veya berat etse bile görevine başlatılmıyor. Kimi de terör örgütü üyeliğinden mahkum olup hapse giriyor. İlk başlarda aylarca açığa alınıp görevinden el çektirilen daha sonra göreve iade edilen sayısı da az değil. Hizbullah üyeliği ve FETÖ üyeliği buna bir örnek.

Haksızlık var dendiği zaman "Devlet kendini korumaya aldı, temizlik yaptı" deniyor. "Açığa alınanlar tekrar geri döndü, mağduriyet yok" deniyor. Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) dolmadan görevden atılanlara yükümlülük süresi sona erinceye kadar özel sektörde dahi çalışmasına izin verilmedi dediğin zaman ortam sessizliğe bürünüyor. Birçok kimse DHY süresi bitinceye kadar özelde dahi çalışamadı. Hepsi mağdur oldu. Nice sonra Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti.

Nice genç bu şekilde mağdur olurken sadece ateş düştüğü yeri yaktı. Kamuoyundan pek tepki gelmedi. Hatta alkış ve övgü aldı. Operasyon haberleri verildikçe "Bitmedi gitti şunlar" dendi. Eğer senin bu konuda bir mağduriyetin varsa, yanında sana haksızlık yapıldı" diyor ama senden ayrılınca oh olsun diyor.

Hasılı empati yoksunuyuz. Empati yapmak için temenni edilmez ama bu şekil tuzu kuru olanların da başına bir şey gelince yani eşekten düşünce, o zaman empatinin ne olduğunun farkına varırlar ama neye yarar?

İncir Evlattan Patlıcan Evlada

Devlette kırk yıla yakın çalıştıktan sonra emekli olan, emekli olduktan sonra toplumdan el etek çeken ve meşguliyetini toprağa vererek ekip diken bir tanıdığımla bir taziyede karşılaştım.

Hal hatır, şuradan, buradan derken, bağ, çubuk ve tarla meşguliyetinden konuştuk. Geçmişe dayalı hukukum olduğundan espriler yaptım. Eskisi gibi gülmedi. Şen şakrak hali yoktu. Gülse de üzüntülü hali dikkatimden kaçmadı. Biraz eski günlerdeki gibi olur mu diye daha oğlana sıra gelmedi dedim. Boş ver deyip müsaade isteyerek kalkıp gitti.

Aniden kalkıp gitmesinden pot mu kırdım diye kendi kendime mahcup oldum. Diğer tanıyanlara neyi var diye sordum.

Son durumundan biraz haberdar olan bir başka tanıdığım, "Oğluyla başı dertte" dedi. Hayırdır dedim. "Emekli olduktan sonra devlette çalışan oğlu, babasından emekli ikramiyesinin tamamını istemiş. Baba da hepsini değil de 200 bin vereyim demiş. Oğlanın gözü hepsinde olduğu için telaffuz edilen rakamı beğenmemiş. Oğlan babasına gelip gitmeyi kesmiş, konuşmuyormuş. Bayramda dedenin torunları için gönderdiği bayram harçlığını bile geri göndermiş" dedi.

Bildiğim kadarıyla oğlu devlette memur. Aldığı maaşı da iyi. İşsiz olur, iş kuracak olur da anlarım. Ama anlaşılan, senin paraya ihtiyacın yok. Ver bana. Ben şu ihtiyacımı gidereyim. Daha doğrusu iç edeyim. Nasılsa evlatlardan diğerleri kız çocuğu. Bu ise evin tek erkek evladı. Olur ya babası şaşar döner, parayı kızlara yedirmeye kalkar, bari ben el koyayım diye düşünmüş olmalı.

Halbuki baba, "Al oğlum, şunu harca" diye evladına emekli ikramiyesini verse bile evladın, "Baba, benim maaşım var. Durumum da iyi. Geçmişte çok çektiniz. Bizi okutup bugünlere getirdiniz. Bundan sonra sizin maaş düşecek. Annemle beraber rahatınıza bakın. Üstelik bu parada kız kardeşlerimin de hakkı var. Onların hakkı geçer. Alamam. Hatta sizin bize değil, bizim size vermemiz lazım" deyip teşekkür etmesi ve parayı almaması gerekirdi.

Üzüldüm durumuna. Evladından bahsettiğime de pişman oldum. Kendi kendine ne şom ağızlıyım diye kızdım.

Belli ki baba evladıyla imtihan oluyor. Kimsenin günü imtihansız geçmiyor. Kimi evladıyla kimi de anne babasıyla.

Hele anne babanın işi, çocukları büyütüp baş göz ettikten sonra da bitmiyor. Esas sıkıntı bu zaman başlıyor. Geçimleri olacak mı diye düşünüyor. Gelip gitmezler, bunu dert ediniyor. Üzerine bir de daha sağlığında parasına göz diken evlat çıktı mı, gel de yüzün gülsün.

Küçüklüğünde bizi sevindirip mutlu eden bu çocuklar büyüyünce niye böyle oluyor demeden geçemiyor insan.

Halbuki çoğu anne baba, geçmişte ne hayaller kurmuştur. Bir büyüseler, onları bir baş göz etsem, işlerini bir bulsalar, torun torbayı kucağıma bir alsam deyip durmuştur. Ne bilsin çoğu ebeveyn ömrünün sonuna doğru türlü türlü imtihanla muhatap olacağını. Çoğu, bu çocuk küçükken ne tatlıydı. Şimdi ne oldu böyle. Vara hiç büyümeseydi. Esas dert küçüklükleri değil, büyüyünce imiş diyerek hayıflanır durur. Hayat dediğin dert, sıkıntı ve her şey boşmuş der.

Birkaç gün sonra bu tanıdığımı telefonla aradım. Bahçedeymiş. Hem halini hatırını sorayım hem de gönlünü alayım diye. Aniden kalkışını sordum. "Belimden oturamadım o zaman. Belimi çektirmiştim. Sıkıntı yok şimdilik" dedi. Geçmiş olsun, ektiklerinden bana da ayır deyip kolay gelsin diyerek telefonu kapattım.

Görünen o ki emeklilik sonrası çevreden el etek çekerek kendini bahçeye vermiş, ekip dikiyor. Toprakla uğraşarak hem vakit geçiriyor hem de bir şeyler üretiyor. Yalnızlara oynayanlar ve bir meşguliyeti olmayanlar için tarla, bağ, çubuk; kafa dinlendirmek, dertleri unutmak ve rahatlamak için birebir olmalı. İyi ki bağ, bahçesi olanlar var. Değilse hayat çekilmez.

Yazımın başlığını "İncir Evlattan Patlıcan Evlada" koydum. Ne alaka diyebilirsiniz. Daha önce bir iki yazımda yer verdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrasından hareketle yazıma bu başlığı uygun gördüm. Şöyle ki:

Hocanın babası şehirden incir getirmiş. Küçük Nasrettin inciri pek beğenmiş. Tadı damağında kalmış. Büyüyüp şehre gidince bu incirden bir de ben alayım demiş.

Gel zaman git zaman babası gözünü yummuş, hoca da büyümüş ve bir gün yolu şehre düşmüş. Soluğu manavda almış. Tezgahı bir güzel süzmüş ama aradığını bulamamış. Manav ne aradığını sormuş. Hoca da "Aradığımın adını unuttum" demiş. Manav, "Nasıl bir şeydi" demiş. Hoca, "İçi çekirdekli, dışı yeşil" demiş. Bu özellikleri duyan manav, "Sen patlıcan istiyorsun" demiş. Hoca, "İyi o zaman. Ver bir kilo" demiş.

Hoca, poşete konan patlıcandan bir tanesini yolda giderken çıkarır ve ısırır. Bakar ki çok acı. Halbuki ne ummuştu ne bulmuştu hoca. Patlıcanın acısından ağzının tadı kaçan hoca şunu söyler: "Büyüyünce ne kadar da acı oluyorsun".

Sanırım, anne babaların büyük bir çoğunluğu fıkradaki patlıcan evlatla bir şekil imtihan oluyor. Küçüklüğü incir evlat olanların çoğunun büyüklüğü, patlıcan evlada dönüşüyor vesselam.