11 Nisan 2021 Pazar

Kırk Yaş *

İlahiyat fakültelerinde okuyan öğrenciler, okudukları okul için birbirlerine şöyle der ve gülerlerdi: “İlahiyata okumak için gelen öğrenci, hazırlık sınıfına şeyhülislam olarak gelir, birinci sınıfta müftülüğe, ikinci sınıfta vaizliğe, üçüncü sınıfta imam ve müezzinliğe düşer. Dördüncü sınıftan mezun olurken normal bir vatandaş gibi mezun olur gider”. Şaka yollu söylenen bu sözün araştırmaya dayalı bilimsel bir temeli olduğunu sanmıyorum ama her şakada bir ciddiyet payı olduğunu da göz ardı etmemek lazım diye düşünüyorum.

İzninizle bu sözü irdelemek ve buradan bir başka yere gelmek istiyorum. Bu söz, olur mu öyle şey deyip acayibimize gitse de gülüşmelere sebebiyet verse de ben bu sözü, bir gelişim olarak görüyor ve faydalı buluyorum. Çünkü bu anlatımda bir gelişme ve değişim söz konusudur. Ne alaka diyebilirsiniz. Becerebilirsem, anlatayım.

İlahiyata gelen öğrenci, yaş itibariyle 18 yaşına girmiş ya da bitirmiş bir şekilde gelir. Bu yaş delikanlılık yani kanının deli olduğu anlardır. Bu yaşlar insanın hayata farklı baktığı, kendisini güçlü ve kuvvetli hissettiği, tek başına dünyaya meydan okumaya hazırlandığı, dünyayı değiştirmeye ve dönüştürmeye hazırlandığı yaşlardır. Bu yaşta hamaset vardır, slogan vardır, heyecan vardır. Gençler, vurmaya ve kırmaya meyillidir. Korku yoktur, aileye, çevreye, devlete, işleyen düzene ve olup bitenlere isyanları vardır. Büyükleri, hocaları beğenmeme vardır. Bu imkanlar bende olacak, şöyle şöyle yaparım şeklinde efelenme vardır. Ayakların yere basmadığı anlardır bu anlar. Tüm bu psikolojinin altında “ben büyüdüm, bana güvenin, ben erkekliğe/kadınlığa adım attım, beni kabul edin, küçümsemeyin.” düşüncesi yatar. Bu düşüncelerinde gençlik samimidir, içtendir ve kendini buna inandırmıştır.

İlahiyata gelen öğrenci de tüm gençlerde olan psikoloji ile ilahiyata gelir. Kendisini öyle yetiştirmeli ki diğer hocalar gibi olmasın. Onların anlatmadığı dini halka ve öğrencilerine anlatsın. Öğretim görevlilerinin anlattıklarına çoğu zaman karşı da gelir. Olmaz, yanlış düşünüyorsun, böyle olmalı, der. Nerede bir miting var, sohbet var, aksiyon var, oraya koşar. Gel zaman git zaman okul bitmeye yakın kafasındakilerinin çoğunun değişmeye başladığını görür. Çünkü kitaplar okumuştur, arkadaşlarıyla bazı konularda tartışmalara girmiştir. Kafasında hayata geçirilmeli dediği bazı fikirlerinin yanlış olduğunu anlamıştır. Aslında tüm bu olup bitenler, olaylara daha sağlıklı ve daha geniş bir perspektiften bakmaya başlamasının ve sorumluluk üstlenmeye adım atmasının bir göstergesidir. İşte ben bunu sağlıklı görüyorum. İnsandaki gelişim ve değişimdir bu ve böyle de olmalıdır.

Tüm bu açıklamalardan sonra halk arasında kırk yaş sendromu denilen yaşa gelmek istiyorum. Bu yaşla birlikte saç ve sakalın ağarmaya başlaması, kişiye “Ölüm yaklaştı, baksana saç ve sakalıma ak düştü. Ne çabuk geçti bu kırk yıl” dedirtse de kırk yaş, kişinin hem biyolojik olarak hem de zihinsel olarak değişmeye başladığı ve geliştiği yaştır. Bu yaş, kişinin hayata ve olaylara daha soğukkanlı yaklaşmaya, olayların perde gerisini görmeye başladığı, hamaseti bıraktığı kırk yıllık bir tecrübeyi ifade eder. Geçmişle yüzleştirir, hatalarını gözden geçirtir ve kişiyi olgunlaştırır. Olaylara daha sağduyulu yaklaşmaya başlar. Allah Teala’nın seçtiği insanlara 18 yaşında değil de 40 yaşında peygamberlik vermesini de böyle görmek lazım. 40 yaşına kadar peygamberler insan olarak hayatın her safhasında iyice pişiyor ve test ediliyor. 40 yaşına gelince de peygamberlikle görevlendiriliyor. Bizde de seçme ve seçilme yaşı 18’e indirilmişken cumhurbaşkanlığı seçilmek için 40 yaş şartının bulunmasını da bu olgunlaşma ve pişme ile alakalıdır diye düşünüyorum. Çünkü peygamberlikte olduğu gibi cumhurbaşkanlığında da bir sorumluluk yani devleti yönetme söz konusudur. 40 yaşına geldiği halde hala sloganla yaşayan ve hamaset yapan insanlar varsa bunlar, gelişim ve değişimini hala tamamlayamamış olanlardır. Bu da gelişim ve değişim yönünden çok sağlıklı değildir. 

*24/05/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Nisan 2021 Cuma

Her Şeyden Bozulan Oruç *

Ramazan geldi. Daha gelmeden şu orucu bozar mı, bu orucu bozar mı soruları ve cevapları piyasaya sürülmeye başlandı bile. Her sene alışık olduğumuz ve ramazan programlarında mutlaka gündeme gelen orucu bozan şeyler; bilen ve bilmeyen, ehil veya ehil olmayan kişiler tarafından o kadar çok işlenir oldu ki bu oruç nasıl bir şeymiş ki her şeyden bozuluyor algısı zihinlerimize yerleşiyor ya da yerleştiriliyor. Hâlbuki tanımında da geçtiği gibi yeme, içme ve cinsel ilişki dışında oruç bozulmaz. Durum bu iken her ramazan öncesi başlayan, ramazan içinde de devam eden orucu bozan şeyler muhabbeti ve tartışmaları kabak tadı verir oldu artık.

Neler orucu bozar ya da şu orucu bozar mı şeklinde vatandaşın sorularını garipsesem de bir yere kadar anlayabiliyorum. Çünkü ilmihal kitaplarımızda orucu bozan ve bozmayan, kaza ve keffaret gerektiren durumlar başlığıyla o kadar ayrıntıya girilmiş ki bunları okuyan ve duyan vatandaş soru sormayıp da ne yapsın. Buna bir de ilmihal kitaplarında yazmayan, günümüzde çıkmış ya da ilmihal kitaplarında “bozulur” dendiği halde günümüz şartları ve bilgileri sayesinde “bozulmaz” şeklinde fetva verilince kendisini ehil bilenlerin; yok bozulur, hayır bozulmaz şeklindeki tartışmaları eklenince bu da bu işin tuzu-biberi oluyor. “Covit-19 aşısının orucu bozmayacağı” şeklinde Din İşleri Yüksek Kurulunun verdiği fetva buna bir örnektir. Yerinde ve olması gereken bu fetvaya, kendini ehil addeden bazıları “Olur mu öyle şey? Dört mezhebe göre oruç bozulur” açıklamalarını sekiz sütuna manşet şeklinde gazetelerinde verdi bile. Bu karşıt görüşle, akılları sıra dini koruduklarını sanıyorlar. Halbuki bu yaptıklarıyla, insanımızın kafasını karıştırmaktan ve acaba soru işareti koymaktan başka bir amaca hizmet etmemiş olurlar. Üstelik tezleri de güçlü değil. Çünkü covit-19 aşısı besleyici değil, hastalıklara karşı koruyucu özelliği olduğu belirtiliyor. Bu aşının ne derece salgın riskini koruduğu ayrı bir konu olsa da şu durumda bilim adamlarının açıkladıklarına uymaktan başka çaremiz yok.

Burada şunu da söylemek istiyorum. Bir konuda geçmişte dört mezhep de aynı görüşte olsun. Mezheplerin görüşleri değişmez ve değiştirilemez diye bir şey olamaz. Çünkü mezheplerin görüşleri bir fetvadır. Fetvalar da din değildir. Değişmeyen dindir, fetvalar ise zamanın şartları, ihtiyaçları ve yeni bilgiler ışığında değişebilir. Eğer İslam her çağda ihtiyaçlarımıza cevap vermesi isteniyorsa yeni çıkan şartlara uygun olarak geçmişte verilen fetvalar da yeniden gözden geçirilmelidir. Bazı fetvalar hala geçerliliğini koruduğu gibi bazılarının uygulama imkanı olmayabilir. İşte uygulama imkanı olmayan fetvalarla ilgili yeni görüşler ortaya koymak İslam’ın dinamik yönünü ortaya koyar. Geçmişte her şey söylenmiş, yeni görüşe ihtiyaç yok demek kolaylık dini İslam’ı ancak ayak bağı yapar. Bu da elimizi ve kolumuzu bağlar. Kimsenin İslam dinini “yasak dini” şeklinde piyasaya sürmeye hakkı yoktur.

Verilen fetvalara uyma konusunda insanımız kendi vicdanına göre hareket eder. Aşı örneğinde olduğu gibi vatandaşın aklına “Aşı, orucu bozar” yatar, aşışını iftardan sonra yaptırır. Buna imkan yok, gündüz oruç vakti aşı olması gerekiyorsa “Aşı, orucu bozmaz” görüşü çerçevesinde gider, aşısını olur ve orucuna devam eder. Buna inanmayan, aşı olacağı zaman oruca niyetlenmez, daha sonra kazasını yapar. Kişiler bunda muhayyerdir.

Sonuç olarak ramazanın özüne, mana ve önemine ve de maksadına hizmet etmeyen oruç bozan şeyler tartışmasının dine, oruca ve Müslümanlara bir faydası yoktur. Özellikle orucu bozan şeylerle ilgili sorulara cevap vermeye çalışan ehil kişilerin bundan kaçınmasında fayda vardır. Eğer illa konuşacaklarsa bari ramazanın özüne ve maksadına dair konuşmalar yapsınlar. Pekala, soruyu soranları da buna yönlendirebilirler. Bu da zor olmasa gerek. Bize belki de en faydalı bilgi bu olur.

*12/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

İstifa Mekanizması *

Gündelik hayatta kullandığımız her kelime ve kavramın hayatımızda ayrı bir yeri olsa da bazı kavramların yeri daha bir ayrıdır. Bunlardan bir tanesi de istifadır. “Görevinden, işinden kendi isteği ile çekilme, ayrılma; işinden, görevinden ayrılmak isteğini bildiren dilekçe” ye istifa diyoruz.

İstifanın bende ayrı bir yerinin olması; kişinin, makam, mevki, işini ve görevini tek taraflı bırakması beyanıdır. Bizim ülkemizde pek işlemeyen bu mekanizma kişi nezdinde çok muteber bir davranıştır. Gözüm yok, benden bu kadar, bu görevi bundan sonra kim yaparsa yapsın demektir. Kişiye itibar kazandırır.

İstifa, istifa eden kimsenin işinde ve temsilde başarısız olduğu anlamına gelmez. Her istifanın gerisinde değişik sebepler olabilir:

Makamı uzun süre işgal etmiş, kurumuyla ilgili yapılması gereken her şeyi yapmış, bundan sonra yapacakları kendini tekrar anlamına gelebilir.

Yaş ve sağlık nedenlerini gerekçe gösterebilir.

Yüzü eskimiştir. Kurumda heyecanını kaybetmiştir. Bir kan değişimi kuruma heyecan getirebilir.

Atandığı makama içi ısınmamıştır. Başarılı olamayacağı kanaati kendisinde oluşmuştur.

Kendisini atayan üst makamla çalışma şartları örtüşmemiştir. Alt ve üst ilişkilerinde uyum olmayabilir.

Bulunduğu makam kendisiyle birlikte tartışmaların odağı haline gelebilir. Tasarrufları kendisini atayanları zor durumda bırakabilir. Kuruma onulmaz yaralar açmış/açacak olabilir.

İşlerinin yoğunluğunu beyan edebilir, esas işlerine daha fazla zaman ayırmak isteyebilir.

Sağlık ve ailevi nedenleri öne sürebilir.

Atamaya yetkili üst makamın kendisiyle çalışmak istemediğini hissetmiş olabilir ya da üst makam bunu hissettirmiş olabilir.

Verdiğim örneklerin dışında başka sebepler de olabilir ama sebep her ne olursa olsun, makam sahipleri, atandıkları göreve gelir gelmez, istifa dilekçelerini ceplerine koymalılar ve günü geldiği zaman gecikmeden istifa yolunu kullanmalıdırlar. Bu demek değildir ki istifa edenler başarısız. Aksine, çok da başarılı olabilirler ama bazen kan uyuşmazlığı olabilir. Yapılacak bir istifa; kişinin kendisini, çevresini ve kendisini o makama layık görenlerin elini rahatlatır diye düşünüyorum.

İstifa bana insan onurunu koruyan ve gözeten bir yol gibi geliyor. “Görevden alındı”, “istifası istendi” denmek ise bana şık gelmiyor.

Kimler istifa yolunu seçer? Kendine güvenen, gücünü bilgi, birikim ve tecrübesinden alanlar bu yolu kullanmaktan kaçınmazlar. İstifadan sonra da makamsız hayatlarına devam edebilirler. Çünkü gittikleri her yerde ağırlıklarını hissettirirler.

Kimler istifa yolunu seçmez? Gücünü kendinden ziyade oturduğu makamdan alanlar kolay kolay istifaya yanaşmazlar. Çünkü koltuğa yapışık gibidirler. Koltuğundan olmamak için gerekirse kırk takla bile atarlar. Onları koltuğundan kaldırmak için vinç bile fayda etmez. Çünkü koltuk onlar için varlık nedenleridir. Koltuk altlarından kayınca sudan çıkmış balığa dönerler. Bu, onlar için ölmekten daha beterdir. Bu tipler koltuğa güç veren değil, gücünü koltuktan alanlardır. Bunlar için görevden almanın dışında geriye başka bir seçenek kalmıyor. Bu da çok istenmemesine rağmen bu ülkede sık başvurulan yollardan birisidir.

Sonuç olarak isterim ki bu ülkede, görevden alma ve alınmanın dışında, makam sahipleri istifaya çok sık başvursunlar. Varlık nedenleri koltuk olmamalı. Kendine güvenen de bu yola başvurmaktan zaten kaçınmaz.

*10/04/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.