Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2026 Cuma

Berlin Kaldırımları

Berlin sokak ve cadde kaldırımları dikkatimi çekti. Kahir ekseriyeti birbirinin aynısı desem yanlış olmaz. Çoğu kaldırımların ortasına büyükçe taş döşemişler. Taşın sağına ve soluna da küçük küçük parke taşlar yapıştırılmış. Aşağı yukarı her kaldırımda da bisiklet yoluna yer vermişler.
*
Cuma namazını kıldığımız Osmangazi Camisinde, namazdan sonra dernek başkanı ve yardımcısı ile tanıştık. Her ikisi de Sivas Gürünlü imiş. Dernek başkanı Zülfikar Bey, “Gelin size kahve ikram edeyim. Türkiye’ye gidince, gurbetçiler bir kahve de içirmediler diye arkamızdan konuşmayın” dedi gülerek. Israr edince caminin karşısındaki bir dönercinin önüne oturduk. Biz, Türk çayı içeceğiz deyince, “O zaman gelin şuradan içelim” diyerek yakınındaki bir başka işletmeciye geçtik.

Çayımız Türk çayı olmasa da Türk usulü çayı kulplu bardakta içtik. Ev dışında 5.gün dışarıda içtiğimiz ilk çayımız idi bu.

Çaylarımızı yudumlayıp muhabbetimizi yaptık. Kalkarken, “Bu yakınımızda tarihi bir saray var. Buraya gelmişken ziyaret edebilirsiniz. Özcan Bey o tarafa gidecek. Size tarif etsin” dedi dernek başkanı. Kaldırım üzerinden giderken cami derneğinin yardımcısı olan Özcan Bey’e, bu kaldırımların çoğu aynı usul yapılmış. Ne zaman yapıldığını biliyor musun diye sordum. “Bilmiyorum. Yalnız ben 1984 yılında buraya geldim. Ben geldiğim zaman bu kaldırımlar vardı ve bu şekildi. Hiç değişmedi” dedi.

Şaşırdım bu cevaba. Özcan Bey gelmeden kaç yıl önce yapıldı artık? Orasını siz düşünün. Anladığım kadarıyla Berlin Belediyesinin kaldırım ve alt yapı diye bir derdi kalmamış. Zamanında bir yapmışlar, pir yapmışlar. Tekrar tekrar kaldırım yenilemeye masraf etmemişler. Evladiyelik olarak yapmışlar.

Ülkemizdeki kaldırım politikasını söylememe gerek yok sanırım. Biz 84’ten bu yana kaldırımları kaç defa yenilemişizdir. Bunun da hesabını siz yapın. Çünkü bizdeki belediyeciliğe kaldırım belediyeciliği dense yeridir.

Nedense ekmek israfından bahsederiz de hiç kaldırım yıkıp yapma israfına pek değinmeyiz. Gerçi vatandaş bundan dert yansa bile belediyelerimiz bildiğini okuyor. Yıkıyor, yapıyor. Tekrar yıkıp tekrar yapıyor. Yani benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur misali. Hakkını yemeyelim hem yıkmada hem de yenilemede dünya, hele Almanlar bizim elimize su dökemez.

Konya’ya geldiğim zaman birbirinin benzeri bu kaldırımlara değindiğim zaman oğlan söyledi. Kaldırımlardaki büyük taşların altından kablolar geçirilmiş. Büyük ihtimalle elektrik ve telefon şebekesi olsa gerek. Aynı zamanda alt yapıya erişimi kolaylaştırmak ve estetiği güzelleştirmek amacı güdülmüş. Yapan yağmurun suyunu da aradaki boşluklar emiyormuş.

Sokak ve caddeleri dümdüz. Hiç yamuk ve eğri sokak ve cadde görmedim. Binaları da hakeza. Hem yolların hem de kaldırımların simetrik olmasına azami gayret sarf edilmiş. Bunu becermişler de. Ağaçlar, tabelalar, aynı hizada. Bizdeki gibi asimetrik değil. Kaldırımlarda gözün kapalı yürüsen hiçbir şeye çarpmazsın.

Bir hafta Berlin’de kalmışsın. Hemen Batı hayranı olmuşsun demeyin. Zoruma gider. Gerçi sizden önce bunu söyleyen oldu. Okulda, Özcan Bey ile ilgili anekdotumu birine anlatırken bizi kenarda dinleyen biri, “Batı hayranlığı başlamış” demez mi? Küçük dilimi yuta yazdım. Acaba Batı hayranlığını bırakıp bu arkadaşın kafa yapısına hayran olsam nasıl olur? Fena olmaz aslında. Zira bu kafa yapısıyla Almanlar bizi kıskanıyor bile derim.

2 Nisan 2026 Perşembe

İstanbul, Sabiha Gökçen ve Brandenburg Havalimanları

Hem İstanbul Havalimanında hem de Sabiha Gökçen Havaalanında, sigara için ayrılan teras adını verdikleri yerleri hiç beğenmedim. Hem giderken hem de dönüşte yağmur yağdığı için sigara için ayrılan bölüme geçildiği zaman ıslanmayı göze almak gerek. Rüzgar ve soğuğu da hakeza. Nedense terasın üstünü kapatmak akıllarına gelmemiş. Terası bulmak ve terasta sigara içildiğini öğrenmek için de birilerine sormak zorundasın. Çünkü yönlendirme levhaları yetersiz.

Berlin Havaalanında ise üstü kapalı bir yeri sigara içme yeri olarak ayırmışlar. Sigara içilen bölüm diye de yazmışlar. Ne rüzgar ne soğuk ne de yağmur vardı bu alanda.

Giderken aktarmalı gitmemize rağmen İstanbul Havalimanında fazla beklemedik. Saatinde uçağımız kalktı. Dönüşte ise 19.20’de kalkması gereken uçağımız 1 saat 20 dakika gecikerek 20.30’da kalktı. Sabiha Gökçen Havaalanına geldiğimiz zaman inişe izin verilmediği için kırk dakika havada uçmaya devam ettik. Çünkü Sabiha Gökçen’de tek pist varmış. Başka uçaklar indiği için mecburen havada tur atmaya devam ettik. Rötar ve havada tur atmaya şükrettik. Çünkü en azından geldik. Bizden sonra Sabiha Gökçen’e inecek uçaklar iptal edildiği için aramıza Bursa’dan katılan arkadaşımız, uçağı iki defa iptal edildiğinde dolayı Berlin’de kalmak zorunda kaldı.

Rötar ve havada uçmaya devam etmenin tek faydası bizim için şu oldu. Saat 00.10’dan 06.00’ya kadar Sabiha Gökçen’de nasıl vakit geçireceğiz diye düşünürken, uçağın Berlin’den rötarlı kalkması ve dönüşte havada tur atmak suretiyle iki saat bizi oyalamış oldular. Biz de böylece vakit geçirmiş olduk. Değilse, basık, havasız ve koltuk olmadan saatler geçirmek mümkün değildi.

Sabiha Gökçen ile ilgili değineceğim bir husus da arka arkaya gereksiz anons yapmaları. “Rize yolcuları için son uyarı. Uçağınız kalkmak üzere. Lütfen acele edin” uyarısını kaç son kez dinledim. Sadece Rize olsa iyi. Malatya, Diyarbakır, Hatay, Konya vs. saydı durdu. Mübarek, son kez demek bir daha o şehir uçağıyla ilgili anons olmayacak demektir. Gel gör ki son kez uyarısını defalarca yaptı.

Görünen o ki iç hatlar ağırlıklı çalışan Sabiha Gökçen yoğunluğu kaldıramıyor. Mutlaka yeni pist gerekir. Çünkü havaalanı demeye bin şahit lazım. Bunun için de yalancı şahit bile bulamazlar. Bir de yoğunluğu azaltmak amacıyla farklı illere uçacak uçakları birbirine yakın saatlere koymamak gerek. Açıkçası, tarihçesi İstanbul Havalimanından eski olmasına rağmen Sabiha Gökçen Havaalanını daha acemi daha amatör gördüm. Nazarımda sınıfta kalmıştır.

Hasılı, THY, İstanbul ve Berlin Brandenburg Havalimanları benden geçer not alırken, Pegasus ve Sabiha Gökçen Havaalanı ise geçer not alamamıştır.

Brandenburg Havalimanının bir eksikliğini gördüm. Bu da mescit ihtiyacı. Çünkü Berlin’de çok miktarda Türk yaşıyor. Bunlar bizim gurbetçilerimiz. Sık sık Türkiye’ye gelip gidiyorlar. Namaz kılmak isteyenler için pekala küçük bir yeri mescit olarak düşünebilirlerdi. Sadece yolcular değil, çalışanlar içinde de Türker vardı. Mescit varsa da ben görmedim. Arap olduğunu sandığım bir aile de mescit bulamamış olmalı ki onları ailecek cemaatle namaz kılarken gördüm. Namaz kılınan yer de yolcuların uçağa geçeceği bölümde idi. O anda uçuş olmadığı için bu bölüm boş idi. Önlerine küçük bir şey sermişler. Betonun üzerinde namaz kılıyorlardı gelip geçene aldırmadan.

Gidiş ve dönüş THY ve Pegasus şirketlerine dair, İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanıyla ilgi gözlemlerimi üç yazımda aktarmış oldum. Bundan sonra da Berlin’deki izlenimlerime yer vermek istiyorum.

İstanbul ve Sabiha Gökçen Havaalanları

Giderken İstanbul Havalimanına indik. Uçaktan inmemizle içeriye girmemiz bir oldu. Çünkü mesafe yakındı.

Dönüşte Sabiha Gökçen Havaalanına indik. Uçağın indiği yerden havaalanına varmak için epey bir mesafe olmalı ki Pegasus iki tane otobüs tahsis etmiş. Otobüsler zamanında hazır edilmemiş olmalı ki uçak indikten sonra epey bir müddet kapılar açılmadı. Yolcular ayakta bekledi durdu. Otobüsler geldikten sonra tüm yolcular bu iki otobüse binmek zorunda kaldı. Otobüslerin içi tıklım tıklımdı. Ayakta durmak, yer bulmak ve otobüste tutunmak mesele idi. Nedense Pegasus üçüncü bir otobüs tahsisine gerek duymamış. Haliyle en son bindiğim için kapıya valizimin sıkışmasına mani olamadım. Sıkış mıkış binebildiğime şükrettim. Otobüsün arka kapısından düşerek ilk inen ben olacaktım ki en son inmek zorunda kaldım. Çünkü karşı kapı açıldığı için otobüs boşalmasına rağmen sadece ben kaldım. Berlin Havaalanında tanıştığım, Berlin cezaevinde infaz koruma memurluğu yapan Tokatlı kızımız, durumumu şoföre söylemeseydi, kapıya sıfır bir şekilde ağaç olmaya devam edecektim.

Sabiha Gökçen Havaalanı nasıl bir havaalanı ki havaalanı ile uçağın indiği yer arasında bu kadar uzak mesafe olabilir. Mucidinin heykelini dikmek lazım. Belki de bu projeyi çizen, “Proje parası almayacağım. Sadece pist ile havaalanı arası çalışacak otobüsleri ben çalıştıracağım” şartı koşmuş olabilir.

İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanı arasında dağlar kadar fark var. İstanbul Havalimanında düzen, tertip dikkat çekerken Sabiha Gökçen Havaalanında ise düzenden eser yoktu. Gece 02.00’de giriş yaptığımız Sabiha Gökçen’de, gecenin belki de 12’sinden sabahın 6’sına kadar bekleyen yolcular, üç koltuğu bir kişi işgal ederek çareyi yatmakta bulmuşlar. Haliyle yer bulmakta zorlandık. Yer olmadığı için yerde oturanlar vardı. Aynı zamanda valiz taşınan yerlere bile oturmak zorunda kalmış yolcular.

Sabiha Gökçen Havaalanının bu görüntüsü eski köy otobüslerin garajlarını andırıyor. İstanbul’un göbeğinde bu görüntü hiç hoş değil.

Boş koltuğun olduğu yerler var mıydı? Vardı. Buralar lokanta ve büfe işletenlerin koltukları. Buralara da oturmak ne mümkün. Küçük bardak çay 105 lira. Büyük bardak olanı kaç lira sormadım. Bir başka işletmecinin girişteki fiyat listesi gözüme ilişti. Burada çay kaça diye baktım. Burada ise 235 lira yazıyordu. “Sessizlik ve sakinliğin adresi” yazmayı da ihmal etmemiş. Artık nasıl bardakta veriyorsa çayı. Burası niye sakinliğin ve sessizliğin adresi olmasın. Zira bir bardak çay içmek için bedel ödemek gerekir. Bu bedeli ödemeyi de kaç kişi göze alır.

Mesele çayın 105/235 lira olması değil. Uçağa binen, bunun için o kadar bedel ödeyen çayın parasını da verir. Yalnız dışarıda 15-40 arasında değişen çay fiyatını bilen birinin, buralardan bir şey yiyip içmesi keriz yerine konması anlamına gelir. Havaalanı işletmecileri, civarda uygun fiyata çay vb. şeyleri giderecek bir yer olmadığı için yolcunun eli mahkum bizden içmeye deyip fırsatçılık yapıyor olmalı.

Burada, işletmeler burayı kiralarken yüksek fiyata tutuyor. Kirayı çıkarmak için yüksek fiyat çekiyor denebilir. Böyle olduğu aşikar. Yalnız kirayı çıkarmanın yolu fahişin fahişi fiyat çekmek değil, sürümden kazanmak olmalı. Düşünsenize, gecenin 12’sinden sabahın 6’sına kadar uçak beklemek zorunda kalan bu kadar hazır müşteriye, makul fiyattan çay verilse, buradaki işletmeler köşeyi döner. Böyle yapmadıkları için sinek avlıyor çoğu.

Devletin ve belediyelerin ya da havayolu işletmesinin havalimanlarındaki fiyatlara bir ayar geçmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.

Berlin'deki Kaldığım Ev

23 Mart günü Almanya saati ile saat 15.30 gibi Berlin Havaalanına indik. Antalya'dan katılan iki arkadaşla buluştuk. Toplam on kişi olduk.

Beşimiz otelde, beşimiz de dairede kalacak şekilde ikiye bölündük. Otele gidecek beş gence Ankara'dan misafir öğrenci olarak kabul edilen kızımız, bize de Almanya'da yaşayan Bosnalı bir kızımız mihmandarlık yaptı.

Bizim için tutulan dairenin dört odası vardı. Odanın birine iki yatak ve televizyon konmuş, diğerine de üç yatak. Üç yatağın olduğu odada bir de balkon vardı. L tipi dairenin ortasında da tüm odalara geçecek şekilde küçük bir hol yapılmış.

Her birimiz birer yatak seçtikten sonra valizlerimizi dolaplara yerleştirdik.

Bir oda mutfak için ayarlanmış. Mutfağın sağında dolap, lavabo, fırın ve elektrikli ocak var. Karşısına ise yemek yemek için masa konmuş. Oturmak için bol miktarda yer kaplamayan katlanabilir tahta sandalye var. Fazla sandalyeler daire içindeki küçük bir depoya konmuş.

Diğer odada ise küçük bir lavabo, çamaşır makinesi, banyoya yer verilmiş. Aralarında boşluk olmayacak şekilde yan yana ve dip dibe yerleştirilmiş. En sona da petekle banyo arasına bir ayak girecek şekilde alafranga tuvalet yapılmış.

Alafranga tuvalet son yıllarda banyolarda bizde de yaygınlaştı. Onların klozetlerinin bizimkinden farkı, klozetlerinde taharet musluğunun olmaması. Onlar, tahareti tuvalet kağıdıyla gideriyorlar. Tuvalet kağıdıyla taharete alışkın olmayan biz ise suyla taharet yapmadan tuvalet kağıdı kullanmayız. İlk işimiz klozetin yanına pet şişe doldurup koymak oldu. Bir hafta boyunca klozetin yanında pet şişeler bulundurarak adeta taşıma suyla değirmen döndürdük. Şu var ki bu tür bir ihtiyaç giderme, işkenceden başka bir şey değil.

Avrupalıların bu taharet anlayışı bana ve bize garip gelse de onlarınki mi doğru, bizimki mi bilemedim. Bakış açısına göre değişir. Onlara sorsan, eli kirletmeden temizliğimizi gideriyoruz derler. Bize sorarsan, avret mahalli ize mutlaka su değecek. Su ve el değmeden kağıtla taharet bize göre değil deriz. Bu demektir ki onların temizlik kültürü farklı, bizimki farklı. Onların temizlik anlayışı kendilerine, bizimki de bize.

İki cepheli kaldığımız ev küçük olmaya küçük. Kaç metrekare bilmiyorum ama olsa olsa 60-80 m²lik bir daire. Ama kullanışlı. Beş kişi bir hafta boyunca kaldık.

Sabah kahvaltısının hepsini, akşam yemeklerinin çoğunu evde pişirip yedik.

Kaldığımız ilk üç gün boyunca evin kaloriferleri yanmadı. Üçüncü günün akşamı kaloriferlerimiz yandı. Kaloriferin yanmasıyla yanmaması arasında bir fark göremedik. Zira kalorifer yanmazken de üşümedik. Kaloriferler yanarken de terlemedik. Belli ki kaloriferler dışarıdaki hava durumuna göre yakılıp kapatılıyor ya da otomatik devreye giriyor.

Proje kapsamında ziyaret ettiğimiz yerlerin de çoğu zaman kalorifer petekleri de yanmıyordu. Ama hangi binaya girmişsek soğuk değildi.

Kaldığımız ve ziyaret ettiğimiz binalar eski olmasına rağmen dışarının soğuğunu içeriye almıyor, içerideki sıcaklığı da dışarıya vermiyor. Öyle zannediyorum binaların yalıtımı da çok güzel yapılmış olmalı. Bir de binanın duvarları bizdeki gibi ince değil, kalınca yapılmış. Böyle olunca bu ev kışın sıcak, yazın da serin olur diye düşünüyorum.

Evde kombi görmedim. Sanırım merkezi sistemle ısınıyor. Peteklerde pay ölçer de göremedim. Herhalde klozetin üst tarafında gördüğüm sıcak ve soğuk su sayacı ile hangi dairenin ne kadar yaktığı belirleniyor. Bu evde yüksek doğal gaz faturasının geleceğini de sanmıyorum.

Evin tek balkonu daire dar diye içeri alınmamış. Soğuğu önleyelim ya da fazla eşya koyalım diye balkon kapatılmamış. Sonraki günler diğer evlerin balkonlarına da göz gezdirdim. Hiç kapalı balkon görmedim. Binanın orijinal hali ne ise aynen korunmuş.

Almanya’da çoğu evler bu şekilde küçükmüş. Evde ne oturma odası var ne de salon. Oturma ve salonu olmayan böyle küçük evlerde biz kalır mıyız? Şakasına teklifi bile kabul etmeyiz. Değil 80 metrekarelik evde oturmayı, 100 metrekarelik evlerde bile oturmayız. Bir ara 100 m²lik 2+1 evlerde kaldık kalmaya. Ama bugün küçük diye yüzüne bakmıyoruz. 3+1, 4+1, 5+1 şeklinde büyük evleri tercih ediyoruz.

Beş katlı binanın 1.katında kaldık. Her katta oturanlar vardı. Kaldığımız süre boyunca sokakta ve apartmanda ne ses vardı ne gürültü. Dış kapı bile sessizce otomatik olarak kapanıyor. Bizdeki gibi gürültülü kapanmıyor. Kısaca kafa dinlendirmek için birebir.

30 Mart 2026 Pazartesi

Havayolu Şirketleri

Yaşım 60’ı geçti. Bugüne kadar ne uçağa bindim ne de yurtdışına çıktım. Ayağımı yerden kesmem, dört teker üzerinde seyahat etmekten ibaret.

Bir fırsat çıktı. Bir arkadaşın teklifiyle bir haftalığına ver elini Almanya deyip Berlin’e gitmek nasip oldu. Bu vesileyle Konya-İstanbul, İstanbul-Berlin arası uçağa binerek ayaklarımı yerden kesmiş oldum.

Giderken Türk Hava Yollarıyla, gelirken de Pegasus ile döndüm.

Bu yazımda iki hava yolu şirketine dair gözlemlerime yer vereceğim.

Gidiş ve dönüşü karşılaştırdığımda THY’yi daha profesyonel buldum. Pegasus’u ise daha amatör gördüm. THY hizmeti ve müşteri memnuniyetini esas alırken Pegasus ise sadece ticareti esas almış imajı verdi bana. Pegasus’un THY kalitesini yakalaması için kaç fırın ekmek yemesi lazım.

Burada Pegasus’ta uçak fiyatları THY göre daha ucuz. Verdiğin paraya göre hizmet alırsın denebilir. Biraz ucuza götürerek kaliteden ödün verilirse bu tür şirketlerin gelişmesi çok zordur. Hatta mümkün değildir.

THY biletleri diğer hava yollarına göre pahalı. Ama aldığı paranın hakkını veriyor. Konya-İstanbul arası ekmek arası dürüm ve tercihli içecek, İstanbul-Berlin arasında da tabldot içinde yemek verdi. Kimseyi rahatsız etmeden bir şeyler dinlesin ve izlesin diye her yolcu için kulaklık bile düşünülmüş. Daha binmeden her oturağa konmuş.

Pegasus ise herhangi bir ikramlık vermiyor. Su dahil istenen her şey ücrete tabi. Fiyatlar da makul değil. 0,5 ml’lik pet su 6 avro. Berlin’den İstanbul’a gelinceye kadar iki defa servis yaptılar.

Yeterince bozuk para bulundurmamış olmalılar ki para bozacak var mı diye uçağı baştan sona turladılar. Para üstünü vermek için gelip gelip gittiler. Adeta uçuş boyunca uçağın koridoru hiç boş kalmadı.

Yemek vermediklerinden, her yemeğin ücretli olmasından geçtim. Pekala suyu ücretsiz verebilirlerdi. Haydi suyu da ücretli yaptılar. Bari makul fiyata satsınlar. Markette beş liraya alınan bu suyun uçakta 30 liradan fazlaya satılması fırsatçılıktan başka bir şey değil. Su dediğin otobüslerde bile ücretsiz ikram ediliyor.
THY’de uçuş kültürü oluşmuş, Pegasus’ta ise uçuş kültüründen eser görmedim. Bu anlayışla bu kültürün oluşacağına da ihtimal vermiyorum.
Her iki firmanın görevlilerinde güler yüz, ilgi ve alaka eksik değildi. Uçağa girerken bile her yolcuya hoş geldiniz diyerek karşılamaları, inerken de güle güle şeklinde uğurlamaları dikkatimi çekti.

THY çalışanlarını daha doğal gördüm. Yüzlerinde gülücük eksik olmamasına rağmen resmiyet ve ciddiyeti de elden bırakmıyorlar. Pegasus çalışanlarında ise müşteriye mesafe koymadıklarını, daha fazla samimi olduklarını müşahede ettim. Bu samimiyetin bazı yolcular tarafından sulandırılacağını düşünüyorum.

THY uçağında ayağa kalkan nazikçe uyarılırken Pegasus’ta bunu göremedim. Köy otobüsü gibiydi. Tuvalete giden, yukarı bagajdan valizini alıp başka tarafa götüren eksik değildi. Kısaca uçuş boyunca koridorun yoğunluğu eksilmedi. 

Uçak kalkarken, uçarken, inişe geçeceği zaman THY’nin anonsunu aynı zamanda önündeki ekrandan okuyabiliyorken Pegasus’ta ekran yoktu. Beklerken İnternete girmek için kare kod konmuş ama bağlandı denmesine rağmen İnternete giremiyorsun. 

THY hem Türkçe hem de İngilizce anonsu yerinde, zamanında ve kıvamında yaparken Pegasus gerekli, gereksiz anons yaptı durdu. Mesela “Üst raflara büyük valizlerin konması uygundur. Diğer çanta vb. eşyaların ise ayak ucuna konması” gerektiğini dönüp dönüp söyledi. 

Pegasus’un artı olarak THY’den farklı yönü, herhangi bir tehlike anında can yeleğinin nasıl giyineceği, neyin, nasıl yapılacağı anonsu yapılırken hosteslerin de jest, mimik, el ve kol hareketleriyle göstermeleri. Bu yönüyle Pegasus’u THY’den önde gördüm.

Üst Düzey Tanıdığa Yapılır mı Bu?

Bayramda eski bir dostu aradım bayramını tebrik etmek için. Uzun süredir görüşmediğimiz için konuşmayı bayram tebrikinin ötesine taşıdık. Yazılarımı takip ettiğinden, içten yazdığımdan, önemli konulara değindiğimden bahsetti. İnsanımıza değindi. İçimiz ve dışımız çıkar olmuş. Dürüstlükten sınıfta kaldık dedi. Oğlunun dertlendiği bir konuya kısaca değindi: "Bir toplantı, bir seminer yapılacağı zaman şehir dışından gelenlere kalacak yer ayarlıyor bizi oğlan. Evi Ankara'da olmasına rağmen kariyerinin zirvesinde nice akademisyenin de ailecek yer ayırtılması için müracaat ettiğinden" dem vurarak "Olacak şey mi hocam bu. Ama maalesef oluyor bu ülkede" dedi. 

Arkadaşın bu anlattığına çok şaşırmadım. Çünkü devletin, temsil giderler adı altında verdiği bu imkanı hoyratça kullandığımız bir gerçek. Her ne kadar devleti çok sevdiğimizi, uğruna ölümü göze alırız desek de her cuma hutbesinde devlete dua etsek de çoğumuz için devlet bir deniz mesabesinde. Yağma Hasan'ın böreği bizim için. Keriz olmamak için ne kadar yersek kâr mantığını güderiz.

Çoğu üst yöneticinin, arkadaşın çocuğunun dert yandığını da sanmıyorum. İnşallah bu genç bürokrat bozulmadan dertlenmeye devam eder ve sayıları da çoğalır. 

Keşke bütün derdimiz bununla sınırlı kalsa. Zira bu bayram konuşması, bana bir arkadaşın başından geçen bir olayı hatırlattı. Şöyle ki: 

İki kişi için öğretmenevinden yer ayırtılır. Kalmak için geldikleri zaman ödeme yapmaları gerekiyor ama ödemeye yanaşmazlar. Ödemeyi nasıl yapalım diye soruluyor. "Biz falan bakanın özel kalem müdürünün akrabalarıyız ya da tanıdığıyız. Ödeme yapmadan kalacağız" derler. Öğretmenevinin müdürü, "Bizim böyle bir uygulamamız yok. Ödemeyi almamız gerekir. Şayet paranız yoksa ödeme benden olsun" der. Ödeme benden olsun denmesinden de pek hoşlanmazlar.

Ödemeyi yaptılar mı, yapmadılar mı bilmiyorum. Bildiğim, birkaç gün sonra bakanın özel kalem müdürü il milli eğitim müdürünü arayarak fırçayı basar. Fırça basıldığına göre belli ki özel misafirler kaldıkları otelin ücretini ödemiş olmalılar ve kendileri gibi özel misafire yapılan muameleyi de yemeyip içmeyip bir güzel aktarmışlar. 

İl milli eğitim müdürü öğretmenevi müdürünü arayarak, "Olmamış, bu yaptığın. Özel kalem müdürünü arayıp özür dilemen gerekir" der. Öğretmenevi müdürü, "Ben görevimi yaptım. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Özür de dilemem" der. İl müdürünün o kadar ısrarına öğretmenevi müdürü yanaşmaz.

Sonunda il milli eğitim müdürü bir formül bulur. Bir başkasını ayarlar. Ayarladığı kişi kendisini öğretmenevi müdürü olarak tanıtmak suretiyle özel kalem müdürüne telefon açar ve yaptığı davranışın yanlış olduğunu belirtir ve özür diler. Böylece bu mesele bir devlet krizine dönüşmeden tereyağından kıl çeker gibi çözülür.

İl müdürünün başıma bir şey gelir endişesiyle böyle bir işgüzarlık yapması manidar. Halbuki emrinde çalışan öğretmenevinin müdüründen, bırakın özür dilemesini istemeyi, tebrik ederim müdürüm. Seninle gurur duyuyorum deyip ödüllendirmesi gerekirdi.

Bakan'ın özel kalem müdürünün tanıdıkları da "Efendim, yer bakanlık tarafından ayrıldı. Sizden ödeme almayacağız" dense bile "Asla. Biz böyle bir şeyi kabul edemeyiz" demeleri gerekirdi.

Görünen o ki çoğumuzda devletin sırtından keyif çatma var. O kadar beleşe alışmışız ki boş mezar bile bizi kesmez. 

22 Mart 2026 Pazar

Diş ve Dişçi Serüvenim

Sağlık, toplum olarak çoğumuzun ihmal ettiği yönlerimizden. En ihmal ettiğimiz de diş. Diş sağlığı ve bakımını da pek önemsemeyiz. Son raddeye gelinceye kadar dişçiye gitmeyiz. Hem diş yaptırmaktan korkarız hem de diş tedavisi genellikle özel aracılığıyla yürüdüğü için masraflı bir tedavi.

Azı dişlerden iki tanesi çekildi. İdare ederiz dedim. Yıllardır iki azı eksiğiyle yedim içtim. 

Kontrol için NEÜ Diş Hekimliğine gittim. Bir sayfa yapılacaklar listesini elime verdiler. Bir dişiniz çekilecek, bunun için cerrahi bölüme direk gidebilirsiniz. Diğerleri için İnternet üzerinden randevu almanız gerekir dediler. Cerrahi bölüme çıktım. Çekilecek azı dişimi iki kişi birden çekmek için epey bir uğraştılar.

Diğer randevular için İnternete her girdiğimde hep doluydu. Altı ay sonrasına da gün alacağım ama sistem kabul etmiyor. 

Eksik dişlerimi yaptırayım. Parasını ödeyeyim diye cerrahi bölümden hoca aradım durdum. Hiçbiri yerinde değildi. Bölüm şefi, "Dişiniz yeni çekildi. Üç aydan önce diş yapılmaz. Siz üç ay sonra gelip hocalarla görüşebilirsiniz" deyince diş hekimliğini bıraktım.

Bu durumda benim için özele gitmekten başka çare yoktu. İyi de kime gidecektim. 

İşe gidip gelirken bir akrabamı evinin dışında çarşıda bir yere bırakmıştım. Çünkü hanımının dişini yaptırıyormuş birine. Konu diş olunca diş hekiminin ustalığını da epey bir methetmişti. Onu aradım. Şu dişçinin telefonunu bir ver diye. 

Verdiği telefonu arayarak dişçiden randevu aldım. Yerini de öğrendim. Akrabamın selamını da söyledim. 

Muayene ve röntgen sonrası yapılacakları anlattı dişçi. Dördü azı, biri de sol ön üst diş olacak şekilde beş implant yapılacak, bir tanesine kanal tedavisi uygulanacak, diş eti tedavisi, diş taşı temizliği, ön alt beş dişe kaplama yapılacak. Hepsine ve beş implanta 55 bin dedi. Yerlisi olursa 33 bin olur dedi. 

Diş hekimi devlette resmi olarak çalışıyor. Gayri resmi olarak bir başka dişçinin yanında özelde iş yapıyor. 

Bir gün düşünme istedim. Ertesi günü ben aramadan diş hekimi aradı. Ne karar verdin dedi. Yerli de karar kıldım deyip 3 taksitte 33 bin ödemeyi kabul ettim. 

Dişçiyi kabul etmemde tanıdığım çok övmüştü. Bir de evime yakındı. Git gel derdi olmazdı. Çünkü dişe başlayınca işim bir defa da bitmeyecekti. 

Ön üst dişimi çekerek işe başladı dişçim. Dişimi çekerken bu şehirde en fazla diş çeken olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. 

Konuşması, insaniyeti, ilgisi o biçim. 

İşe başlamadan önce kahve ikram etmeyi de hiç ihmal etmedi. 

Önce diş temizliği ve diş etleri tedavisini yaptı. Ardından implant işlemini başlattı. 

Sosyal demokrat bir düşünceye sahipti. Partisinin yıllar yılı iktidar olmadığından, bir de tuttuğu takımının yıllar yılı şampiyonluğa hasret kaldığına dert yanardı. Her diş tedavisi öncesi, tedavi esnasında ve sonrasında muhabbet siyaset ve futbol idi. 

Her şey bu şekilde müspet bir şekilde devam ede ede sıra geldi implantların ölçüsünü almaya. Diş çekmeye benzemedi ölçü alması. Çünkü epey uğraştı. 

Günü geldi. İmplantları takmaya. Uğraş didin. Olmadı. Nasıl ölçü aldıysa artık. Olmayacak bu implantları oturtmak için denemediği yol kalmadı. Ağzımın içinde epey bir yerleri sürttü. Belki de çekiçledi. Adı nedir bilmem. Ben ona matkap diyeyim. Onunla da epey uğraştı. Olmadı. Uğraşırken üst sol tarafta bir iki dişimi de kırdı. Hatta yanında kendisine yardım eden bir kız çocuğu, diş kırıldı dedi. Ona çok merhametlisin dedi. 

Dişimin içinde olup bitenleri görmüyorum ve bilmiyorum. Ağzım açık sessiz sakin ve divelenmeden kurbanlık koç gibi duruyorum. 
Sonunda bunlar boşa gitti. Yeni ölçü almam gerekecek. Bunları sana vereyim dedi. İyi de ben ne yapacağım bunları dedim. Bundan sonrası benim için hep zarar dedi. 

Ne kadar ilgi alaka gösterse de eski şen şakrak dişçi değildi. Çünkü bundan sonrası onun için meccanen iş yapmak ve zarar etmekti. Para kazanamayacağım işi yapmam derdi ara ara. 

Zaman zaman bazı müşterilerin den de gıyabında dert yanardı. Herkese yaptığımın aynısını yapıyorum bunlara olmuyor, beni uğraştırıyor derdi. Onlara bir de ben ilave oldum. Bu tipler belli ki cins müşteri idi. Hep onları suçlarken nedense hiç kendine toz kondurmazdı. 

Başka bir gün ölçü için tekrar çağırdı. Ölçüyü almada yardımcı olması için diş yaptırdığı kişiyi de çağırdı. Belki de çocukluktan yetişme teknisyendi. Şöyle ölçü al, böyle al, vidaları çıkar türünden ona akıl verdi. 

Güç bela ölçüyü aldı. 

Bir hafta sonra haber verdi. Dişlerimi taktı. Hocam, seni severim. Her zaman çayımı, kahvemi içmeye gel, muhabbete gel dedi ama diş yaptırmaya bana gelme der gibi bir hali vardı.

Diş tedavi esnasında zaman zaman falanın akrabası diye tanıttığı da oldu. Ona da çok uğraşmış. Ben de onun akrabası olduğuma göre sorunlu müşteriydim vesselam. Severim bu şekilde burnundan kıl aldırmayanları. 

İmplantlar takıldıktan sonra bir iki kontrole çağırdı. 

Bir süre sonra önce üst diş çıktı. Yapıştırdı. Daha sonra da sol azı çıktı. Onu da yapıştırdı.

Kanal tedavisi ve ön kaplamayı da şu gün yapalım demedi. Ben de ne zaman yaparız demedim. Zaten deseydi de kalsın diyecektim. Diğer işler bittikten sonra borcum var mı da demedim. Çünkü ödemeleri implantlar takılmadan bitirmiştim. 

İmplantlardan memnun olduğumu söyleyebilirim. İlk yanlış aldığı ölçüde dolayı dişleri takmak için sol üst arka taraftaki kırdığı dişlerin arasına zaman zaman yemek artığı giriyor. Buna da can sağlığı diyorum. Çünkü sermayeden zarar ettim diye sinir ve üzüntüsünden tüm dişlerimi de kırabilirdi. Buna da şükür. Zira ucuz kurtuldum. 

Bir başkasının öve öve bitiremediği böyle bir dişçiyi ben bir başkasına önerir miyim? Önermem. İnsaniyetine, elinin pratikliğine, muhabbetine bir şey demem. Ama sağlık ve diş tedavisi başka bir şey. Hele implant dediğimiz şeyi çene cerrahisi eğitimini almış kişilere yaptırmak gerek. Ne yazık ki piyasada, diş hekimliğini bitirmiş, ayrıca uzmanlık yapmamış kişilerin implant dahil her türlü diş tedavisi işine giriştiğini yaygın bir şekilde görebiliyoruz. Ne fark eder demeyin. Diş hekimliğini bitirmiş ayrıca uzmanlık eğitimi almamış her dişçi pratisyen doktor gibidir. Nasıl ki pratisyen doktor ameliyat vb işlere girişmiyorsa, çene cerrahisinde uzman olmamış diş hekimlerinin de implant tedavisine girişmemesi gerekir. 

İnsan kendine güvenir, tecrübe edinir. Eyvallah. İmplant işine de girişebilir. Özellikle ölçü alırken çene cerrahisinden destek almalarında fayda var. 

Yazıma son vermeden şunu da belirteyim. Sol azı İmplant çıktıktan sonra yardımcı olması için gittim. O değilden kanal tedavisi yapılması gereken dişimi sordum. Ağrı sızı olmadığı müddetçe dokunmayalım. Olursa haberleşelim dedi. Bu dişte sıkıntı olursa kendisine gider miyim. Şu anda bir şey diyemiyorum ama herhalde gitmem. 

Dişçimin zarar etmesini ister miydim. Elbette istemezdim. Ama muayene eden, ölçü alan, dişleri takan, çenemi, ağız yapımı gören o. Pekala, ben yapamam diyebilirdi. Ben de başımın çaresine bakardım. Yaptığı olmadı mı, yenisini yapardım. Bundan da ekmek yemezdim. Çünkü müşteri memnuniyeti önemli. Hele davranışımı değiştirmezdim. Çünkü insanın gerçek kişiliği esas böyle zamanlarda kendini gösterir. Zira her şey para değil. Üstelik meccanen yaptırmadım. 

Hasılı, dişçime kızmasam da gönül koyduğumu söyleyebilirim. Dişimi kırdın da demedim. Hoş, desem ne işe yarayacaktı. Ha "Çalıştığımız alan dar bir alan. Şu dişlerine zarar verdim istemeyerek. Ama yemene bir engeli yok. Kusura bakma" deseydi, beyefendi duruşuna daha çok yakışırdı. Yine de canı sağ olsun. 

Küs müyüm? Hayır. Dargın mıyım? Hayır. Karşılaşırsam yine muhabbet ederim. Ziyaretine de giderim. 

Bu arada her tedaviden sonra yaptığı rehberlik güzeldi. Ayrıca sıkıntı var mı diye araması da harikaydı. Eli pratik, kendine çok güvenen bu dişçi başta olmak üzere tüm bu sektörde ekmek yiyenlerin işlerinde ustalaşmasını, bu sektörde ekmek yemelerini canı gönülden isterim. 

Şunu da söyleyeyim. Diş işi biraz şans işi. Çok iyi dişçiden şikayetçi olunduğu gibi işe yeni başlayan dişçinin yaptığı işten de memnuniyet olabilir.

Not: Et türü yiyecek yemezsem kırık dişlerimin bir zararı yok. Çünkü araya yemek artığı gitmiyor. Zaten bu pahalılıkta et almak da mesele. Var bunda da bir hayır diyeyim. Bir de tecrübe edinmek var. Bunu da kolay edinmedim. Bu tecrübeyi parayla satar mıyım? Satmam. Kimse kusura bakmasın. Zira herkes dişçi koltuğuna oturarak kendi tecrübesini kendi edinsin. Yok öyle hazıra konmak. 

21 Mart 2026 Cumartesi

Bazılarındaki Rahatlık Bende de Olsun İsterdim

Sitenin temiz su ve bir bloğun pis su borularını değiştirmek için bir tesisatçı ile iki taksit halinde ödemek üzere anlaştım. 

Üç tane genç geldiler. Beş gün çalışarak işimizi gördüler. 

Site sakinlerine de ilk taksidin şu tarihe kadar ödenmesini duyurdum. 

Bloğun bir tanesi çok duyarlı. Günü gelmeden bloklarına düşen miktarı topluca ödediler. 

Diğer iki blok ise akşam biri, sabah biri olacak şekilde tek tek getirdiler. Yine de eksik vardı. Çünkü üç kişiden dönüş olmadı.

Tesisatçıya, az eksik. Diğer ay hepsini tamamlasam olur mu dedim. "Problem değil ama tam olsa daha iyi olur. Çünkü malzemeciye ödeme yapacağız" dedi.

Hayatta ne alacağımı istedim ne de borcumu istettim. İsteme ve istetme özelliğim olmayınca, gerildim. Ne zaman gerilsem başıma ağrı girer. 

Ne yapayım ne edeyim derken ödeme yapmayan üç kişiyi utana sıkıla aradım. Cumartesi idi günlerden. Bir tanesi, şuradan bankadan çekip geleyim dedi. Bir diğeri, pazartesi göndereyim dedi. Öbürü, iban gönder, göndereyim hemen dedi.

Pazartesi göndereyim diyene şaşırdım. Şimdi göndersen olmaz mı, ödeme yapacağım dedim. Pazartesiden önce gönderemezmiş. İşin garibi pazartesi ne maaş ne de ek ders günü. Daha önceki mesajlarımda ödeme tarihini yazmıştım dedim. Telefonum bozuk olduğu için bana görünmedi dedi. Buna da hiç olmadığı kadar elim mahkum inandım. 

Bari diğer ikisinden alayım. Geri kalanı da cebimden karşılarım diye bankadan çekip geleyim diyene eşlik ettim. Beraber gidelim. Bir başkası da ibana gönderecek. Bu vesileyle onu da çekip geleyim dedim. 

Yol boyunca ibana şimdi para gelecek hemen gelecek diye bekledim durdum. Olmadı, banka şubesine girerek paranın gelip gelmediğine baktım. Çekilen parayı aldıktan sonra bankanın önünde ağaç olacak kadar bekledim. Para gelmedi. Tek kişiden aldığımla yetindim. 

Eve geldikten nice sonra ibana para geldi. Mecburen tekrar bankaya gittim. 

Dönüşte tesisatçıların işi bitirdiğini gördüm. Cebimden de ilave ederek ilk taksidin borcunu ödedim. Ödeyince rahatladım. Rahatlayınca başımın ağrısı da yavaştan geçmeye başladı. 

Bu ayı atlattım. Öbür aya Allah kerim dedim. Yürüyüşümü yapayım diye kendimi çarşıda buldum. 

Öbür ayda yine bir kazaya kurban gitmeyeyim diye ödeme tarihini ve miktarını mesaj yoluyla bildirdim. Bayram öncesi hem tesisatçılara hem de temizlik görevlisine ödemeyi yapayım istedim. 

Ödeme gününe bir gün kala mesaj yoluyla tekrar hatırlattım. Sorumluluk ve duyarlılık sahibi bloğumuz ödemeyi sektirmeden yine topluca verdi. Diğer iki blok ise yine bildiğim gibiydi. Peyderpey gelmeye devam etti. Varsın peyderpey olsun. Yeter ki gelsin dedim. 

Paranın damladığını görünce tesisatçıyı aradım. Yarın uğrarsanız emaneti takdim edeyim. Gelip gelmeyeceğinizi haber verin dedim. Gelenin üzeri eksik olursa kendi hesabımdan çekip vereyim diye düşündüm. 

Ödeme yapacağımı tesisatçılar hiç beklemiyormuş. "Tatil öncesi çok hora geçecek. Bize ilaç gibi geldi. Öyle, bayram alışverişini nasıl yapacağız diye kara kara düşünüyorduk" dediler. 

Ertesi de ara tatil başlangıcı olunca sahura kadar yatmadım. Sahur sonrası uykuya daldım. Bu yatışla öğleye kadar mışıl mışıl uyurum dedim. 

Benim evdeki hesap çarşıya uymadı. Sabah 09.30'da tesisatçı aradı. Hocam, biz işteyiz. Parayı almak için falan gelse olur mu" dedi. Olur dedim. 

İyi de ne zaman gelecekti. Üstelik daha bir 30 bin açık vardı. Bundan sonra uyu da göreyim. Eleman gelince para hazır olsun diye üzerimi giyinip bankanın yolunu tuttum. Çünkü eleman belki hemen gelirdi. 

Yolda giderken birkaç defa İnternet bankacılığına girdim. Çünkü birinin de 153 bin civarında olan tapu harcını yatırmıştım. O baba dört taksitte ödeyecekti. O da sabah 09.00'da yatıracaktı. Bu vesileyle hesabımda ne kadar para varsa çekecektim. Çünkü ayrıca bir başkasına 45 bin ödemem vardı. 

Haftanın ilk iş günü olduğundan mıdır, her zaman sakin olan banka tıklım tıklımdı. Bir 45 dakika sıranın bana gelmesini bekledim. Beklerken harç parası şimdi yattı, yatacak derken dönüp dönüp İnternet bankacılığına girdim. Yatmadı yatmadı. 

Bu durumda yapılacak bir şey yok. Para yatınca tekrar gelip çekecektim. 

Sıra geldi. Olan parayı çektim. Siteden toplanan paranın üzerine 30 bin de ben koydum. Poşetin içine koyup elemanın gelmesini beklemeye koyuldum. 

Anlaşılan gelmeyecek. Bari biraz uyuyayım diye üzerimi çıkarıp uzandım. Öğleye doğru geldim diye telefon geldi. Aşağıya inip poşetin içinde emaneti verdim. 

Bundan sonra uyku tutmaz diye üzerimi giyinip çarşıyı dolaşmaya çıktım. Dolaşsam da tadı yoktu. Çünkü beklenen alacaklar bir türlü gelmedi. Eldeki olanı verdim. Gelirse borcumu ödeyip diğer ihtiyaçlarımı gidereceğim. 

Çarşıdan eve yaklaşırken site sakinlerinden bir bir telefon geldi. Üç dört kişiden daha aldım. Cebim para görünce, temizlik görevlisine, gel senin de ödemeni yapalım dedim. "Abi, daha vermeyen var. Dursun benimki" dedi ama bayram öncesi onu da gönüllendirdim. 

Adına harç parası yatırdığım ise bankalar kapandıktan sonra nihayet yatırdı. İş yoğunluğundan unutmuş. 

Para yatınca 45 bin borcum olanı aradım. Yarın geçerken uğrarsanız parayı vereyim diye. 

Ertesi gün ilk işim tekrar bankaya gidip parayı çekmek oldu. Akşama doğru ödememi yapınca borcum kalmadı. Rahatladım. Kuş gibi hafifledim. 

İşin garibi son ödeme tarihinin ardından 6 gün geçti. Ödeme yapmayan iki kişi kaldı. Üzüldüm. Anlaşılan mesaj yeterli gelmiyor, aranmak istiyorlar. Aramayacağım. Bakalım, bizim biraz borcumuz vardı, onu getirdik diye ne zaman kapımı çalacaklar?

Şu var ki borcunu ödemeyen iki kişiye hayran kaldığımı ifade etmek isterim. İsterim ki bunlardaki rahatlık bende de olsun. Çünkü ben değil, benden alacaklılar kara kara düşünsün. Onların kafasına baş ağrısı girsin. 

20 Mart 2026 Cuma

Yangından Mal Kaçırır gibi Bayram Namazı

Bayram günü Konya merkezde 06.47'de güneş doğdu. 07.24'de bayram namazı vakti duyurusu yapılmış. Güneşle namaza başlama vakti arasında 37 dakika dikkatimi çekti. 

Eskiden güneşin doğmasının ardından kerahat vakti çıksın diye 40-45 dakika sonra bayram namazı vakti belirlenirdi. 

07.25'de camiye vardığımda imam çoktan tekbir alıp namaza durmuş. İlk rekatın tekbirlerini almış ve Fatihayı okumaya başlamış. 

Namaz bittiği zaman 07.31 idi. Tekbir ve selam toplamı 7 dakika sürmüş. 

Mahalle imamımızdaki bu dakikliğe şapka çıkarmak lazım. 

Zamana riayet ve dakik olma yönünden sınıfta kalsak da bayram namazını vaktinde kılma yönünde üstümüze yok. Adeta yangından mal kaçırır gibi bayram namazına başlıyoruz. Ne dakika ne saniye sekiyor. Tam zamanında tekbir alıyor imamlar.

Eski imamlar bayram namazı vakti gelince hem geç gelenler yetişsin hem de namazın kılınışını hatırlatırdı. Şimdiki yeni nesil imamlarımız bunu da yapmıyor. Yapıyorsa da vakit girmeden yapıyor. 

Sabah erkenmiş. Belki uykuya dalmış olanlar olabilir. Bir iki dakika oyalanayım. Yeni gelenler de bayram namazına yetişsin diye bir dertleri yok. Vakit girince tekbirimi alırım. Yetişen yetişir, yetişmeyen kendi bilir diye düşünüyor. 

Tamam, bayramda herkes zamanla yarışır. Herkes bayram  ziyareti yapacak. Vaktinde kılmak gerek. Yalnız üç beş dakika geç hareket etmek çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü bayram namazı, cuma ve vakit namazları gibi değil. Önünde ezan yok, sünnet yok, kamet getirme yok. İmamın buyurun namaza komutuyla herkes ayağa kalkıyor ve tekbir alınıyor. 

Madem ki bayramlarda zamana riayet konusunda azami gayret sarf ediyoruz. Bu dakikliği hayatın her alanına yaymak gerek. Çünkü dakiklik sadece bayram namazında lazım değil, her zaman lazım.

Bayram namazını sadece namaz vaktini duyurmakla kalınmamalı. Vakit girince ezan, teşrik tekbiri, sela ya da "Bayram namazı kılınmak üzere" şeklinde duyuru yapmak sanki daha uygun olur diye düşünüyorum. 

19 Mart 2026 Perşembe

Borçlu Olmayı Gör

1992 yılıydı. Gaziantep Nizip'te çalışırken oturduğum evin pis su gider borusunda bir çatlak oluştu. Bir çeşmeci buldum. Çeşmeciye, maaşa iki, üç gün var. O zamana kadar beklersen, işimi yapıver. Maaşı alır almaz gelir öderim. Borcum borçtur. İstemek için gelme dedim. Tamam dedi.

Çeşmeci işini yaptı gitti.

Bir pazar gününün sabahıydı.  Sabah 7,5-8.00 sularında, kapının zili acı acı çaldı. Gözlerimi ovuşturarak kimdir diye pencereden dışarıya baktım. Çeşmeci idi kapıda bekleyen. Hayırdır dedim. "Bugün maaş günü. Borcumu almaya geldim. Hani maaş günü verecektin" dedi.

Güler misin ağlar mısın, kızar mısın? Be kardeşim, sabah sabah derdin ne? Vereceğim dedim ya. Ayrıca gelmene gerek yoktu. Bugün pazar. Tatil gününe geldiği zaman maaşlar yatmaz, ilk iş günü yatar. Yarın çekip vereceğim. Buraya kadar zahmet etmişsin dedim. "Ha tamam öyleyse" dedi gitti.

Bilmeyenler için söyleyeyim. Aradan yıllar geçti. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar maaşlar tatile denk gelince pazartesi hesaba yatardı. Şimdiki gibi EFT ya yoktu ya da yaygın değildi. Herkesin banka hesabı olmazdı.

Ertesi günü ilk işim erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya çıkıp Ziraat Bankası önündeki ATM'ye gitmek oldu. Çünkü çeşmecinin sağı solu belli olmazdı. Tekrar param da param diye kapıma dayanabilirdi.

Belli ki cins birine iş yaptırmışım. Cins birinden de dengeli bir hareket beklemek safdillik olur.

Ama çatmıştım işte böyle birine. Borcumu öteleyen, borcuna sadık olmayan, borcunu isteten biri olsam gam yemem. Ne alacağımı isteyebilirim ne de borcumu istetirim. Günü gelince ilk işim borcumu ödemek olur. Çünkü istetmeyi sevmem. Borçlu da duramam. Ne zamanki borcumu öderim. İşte o zaman rahatlarım. Gel de bunu benim araya araya bulduğum çeşmeciye anlat. Bu arada bizim borçlu devlet bu borçla iyi rahat ediyor. 

*

2003 ya da 2004 yılı olsa gerek. Adana'da Çakmak Plaza'da küçük bir esnaftan çocuklara kıyafet almıştım. Esnaf aldıklarımızı poşete koyup uzattı. Ben de ödeme için kredi kartını. "Bizde kredi kartı yok" demez mi. O zaman bende de nakit yok. Bu durumda aldıklarım kalsın dedim ve poşeti tezgaha koydum. Esnaf, "Koyma tezgaha. Al poşeti götür" dedi. Anlatamadım galiba. Maaş öncesi bende para yok dedim. "Götür, çocuklar giysin. Sonra verirsin" dedi. İyi de beni tanımıyorsun. Çıktıktan sonra getirmesem, beni nerede arayıp bulacaksın bu koca Adana'da dedim. "Götür. Sen getirirsin. Sende getirmeyecek göz yok. Getirmesen de canın sağ olsun" dedi. O zaman yazar mısın borcumu bir yere dedim. "Yazmaya gerek yok" dedi, poşeti elime verdi. Dükkandan çıktım ama içim içime sığmadı. O anki yaşadığım mutluluğu anlatamam. Eve giderken adeta ayaklarım yere basmadı. Çünkü fellah denilen Adanalı tanımadığı bana güvenmişti. 

Tam hatırlamıyorum ama maaşa üç beş gün vardı. Maaş günü ya dersimin olmadığı ya da hafta sonu tatili olan bir gündü.

Sabah evde kahvaltıyı yaptıktan sonra oturduğum mahalle olan Belediye Evleri Mahallesinden (Adana Koop) dolmuşa binip çarşıyı boyladım. ATM'den parayı çekip esnafın dükkanına girdim. Sizden kıyafet almıştım. Borcumu getirdim diye kendimi tanıttım. Teşekkür edip ayrıldım.

Borcumu ödemenin ve bana güvenenin güvenini sarsmamanın mutluluğunu da çıktıktan sonra yaşadığımı söylemeliyim.

Çok dürüst biri olmasam da borcumu ödeme konusunda titiz ve duyarlıyım. Borcumu getirmesem de adam peşime düşecek biri değildi. Ki senet bile yapmadı, deftere de yazmadı. Peşime düşecek olsa Adana kazan, ben kepçe. Arasın ki bulsun. Gel de bunu Nizip'teki çeşmeciye anlat.

Geçmişte başımdan geçen bu iki anekdot, borcuna sadık olmayan kişileri görünce aklıma geldi. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.

Üretici Dertli

Yumurta ihtiyacımı bir hısımdan giderdim. Tavuklar yumurtlamayı bırakınca ister istemez çiftlik yumurtasına yöneldim. 

Aldığım yumurta markasını birkaç defa değiştirdim. Tadı ve lezzeti iyi diye bir markada karar kıldım. İki defadır aldığım bu markayı da beğenmez oldum. 

Hangi markayı alayım derken komşunun yumurta çiftliğinin olduğunu, aynı zamanda çiftlikteki yumurtasını sattığını, yumurtasının lezzetli olduğunu öğrendim.

Akşam eve gelirken yumurta getirebilir misin diye komşuyu aradım. "Çiftlikten yeni getirdim. Araba evin önünde. Yarın dükkana götüreceğim. Kaç viyol istersen vereyim" dedi. 

İftardan sonra iki viyol aldım. Hal hatırdan sonra işlerinin nasıl olduğunu sordum. "İyi değil. Hep zarar" dedi. İnşallah düzelir dedim. "Düzelmez. Böyle devam eder. Artık ne kadar dayanabilirsek. Enflasyonu bizim yumurta ile düşürmeyi hedefliyorlar" dedi. 

Görünen o ki yumurta üreticisi dertli. Cepten yiyorlar. 

Dertli olan sadece yumurta üreticisi değil. Nerede bir üretici varsa hepsi zararda. Çünkü gelen her zamdan her ürün nasibini almıyor. Mesela sebze kaç yıldır yerinde sayıyor. 

Limon hakeza. 

Bir zamanların haberlere konu olan patates ve soğan da fiyat yönünden yerinde sayanlardan.

Yine birkaç senedir kavun, karpuz da fiyat yönünden yerinde sayan ürünler. 

Seni de anlamak zor. Zam gelen ürünü eleştiriyorsun, zam gelmeyip yerinde sayan ürünleri de eleştiriyorsun denebilir. 

Zammın savunanı olmaz. Hepimiz eleştirmek de enflasyona bağlı olarak çoğu ürünlere belirli aralıklarla zam yapılmasına alıştık.

Petrolün varili yükseldikçe ve dolarda dalgalanma oldukça petrol ve petrol ürünlerine yapılan otomatik zamma zaten alıştık.

Petrole gelen her zam fiyatlara da bir şekilde yansıtılıyor.

Şu var ki toprağın bitirdikleri diyebileceğimiz sebzenin, soğanın, patatesin, limonun, kavun ve karpuzun yerinde sayması, hatta fiyat yönünden düşmesi elbette tüketici olarak hoşumuza gider. Benim de hoşuma gidiyor. Yalnız üreticinin ekip diktiğinin karşılığını alamaması hayra alamet değil. Çünkü ekip diktiğinden kar etmeyen hatta zarar eden üreticinin bu duruma daha fazla dayanması mümkün değil. Yarın üretici, yıllardır zarar ediyor, cepten yiyorum. Bundan sonra ekip dikmeyeceğim, üretmeyeceğim dese, işte bizi bekleyen en büyük tehlike bu. O zaman ne yer ne içeriz. İthal durumunda kalırız. İthal ürünü de kaça yiyeceğimiz hepimizin malumu. 

Hasılı, üreticinin bir şekilde desteklenmesi gerekir. Değilse halimiz harap. 

16 Mart 2026 Pazartesi

Maden Suyu Şişesine Maden Suyu İçirmenin Yolu

Arabanın yıllık bakımını yaptırdım. Karşılığında 4.600 lira bayıldım.

Parayı aldıktan sonra tamir ustası, "Vaktin varsa bir de motorunu yıkayıvereyim" dedi. Olur, beklerim dedim. Bu vesileyle yıllardır yıkanmaya motorum da yıkanmış oldu.

Eve uğramadan, altımda araba varken markete uğradım. Sıradaki market arabasını alarak birkaç kalem ihtiyacımı aldım. Bir de 24'lük maden suyu aldım. Ödemeyi yapıp çıktım.

Kaldırım üzerinden arabanın olduğu yere kadar aldıklarımı götürürken bir gürültüyle irkildim. Önüme bir şeyler düştü. Bulunduğum yer karanlık bir yer olduğu için ne olduğunu anlayamadım. 

Telefonun ışığını yakarak market arabasıyla önüme düşene baktım. Düşen, aldığım 24'lük maden suyu idi. Bulunduğum yer de ıslanmış idi. Belli ki maden sodaları kırılmış, akan su da maden suyu idi.

Koca 24'lük maden suyu her bir yeri kapalı market arabasından nasıl düşerdi? Yine telefonun ışığıyla baktığımda gördüm ki market arabasının arka tarafı açılmış. Kaldırım üzerinden öne doğru market arabasını sürerken maden suyunun ağırlığı arka tarafa basınca, kapalı görünen market arabasının arkasının açılmasıyla, maden suyu kendini yerde bulmuş. 

O kadar market arabasının içinden arkası açık olanı almışım meğer.

Görünmez kaza dedikleri böyle bir şey olsa gerek. İnsan uğraşıp didinse bunu beceremez. Bu beceri de bana ait. Bir de bende beceri yok dersiniz. 

İlk işim, maden suyu kolisinin naylonunu cebimdeki anahtar marifetiyle yırtmak oldu. İçinde kırılmayan kaldı ise onları seçip alacağım. Kırılanları ise yakınımdaki çöp konteynerine atacağım. 

Karanlıkta el yordamıyla maden suyu şişelerini yokluyorum. Sağlam olanları boşalttığım poşetlerden birinin içine koyuyorum. 5-6 tanesi kırılmış. Yalnız kırılmakla kalmamış. Suyu aşağıya kaldırıma boşalan şişelerden fırlayan cam kırıkları sağlam şişelere sıvanmış. Elimi cam kırıklarına kestirmesem de zaman zaman cam kırıklarının elime batmasına mani olamadım. 

Poşete koyduğum maden suyu şişelerini ve diğer aldıklarımı arabanın bagajına koydum. Kırılan maden suyu camlarını da maden suyu naylonunun içine doldurdum. En yakın çöp kovasına attım. Market arabasını da marketin önüne koyduktan sonra evin yolunu tuttum. 

Eve vardıktan sonra mutfak lavabosunun önüne maden suyu poşetini koydum. Hanım sordu ne yapıyorsun diye. Aldığım maden suyu şişelerini yıkayacağım. Sadece temiz olan siz misiniz dedim. Musluğu açarak şişelerin her birini teker teker yıkadım. Çünkü maden suyu şişelerinin her biri kırılıp dökülen maden suyundan nasibini aldığı için ıslaktı. Islakla beraber hepsine de un ufak olan cam kırıkları belenmiş. Bu vesileyle maden suyu şişeleri sayemde maden suyu içmiş oldular. Üstelik beleşe kondular. Amma da sakarsın demeyin. Maden suyu şişelerine maden suyu içirmek de bir yetenek. Bu da bende fazlasıyla var. 

Şişeleri tek tek yıkarken elime cam kırıkları yine battı ama o kadar da olsun. Sağ işaret parmağımın içine cam gitmiş gibi birkaç gün parmağımı sürttüm durdum. Çünkü sanki cam kırığı girmiş gibiydi. Sonrasında kaybolup gitti. 

Maden suyu aldınız. Nasıl taşınacağını bilmiyorsanız. Taşımaya kalktınız. Bir sanat örneği göstererek yere düşürdünüz. Ne yapacağınızı şaşırdınız. Hiç endişe etmeyin. Bir telefon kadar yakınım. Çünkü karşınızda tecrübe konuşuyor. 

Bir Market Arabası

İki aydır daha önce hiç yapmadığım bir şeyi inat ve israrla yapıyorum. Evden elime beş litrelik dört tane pet şişe alıp tatlı su çeşmesine gidiyorum. Şebeke suyu ile pek farkı yok dense de içmede ve çay demlemede kullandığım tatlı suyun tadına vardım. İçmesi de güzel, çayı da. Aynı tadı marketlerden aldığım hazır suda bulamadım. 

Bu vesileyle suyla pek arası olmayan ben su içer oldu.

Bu işe başlarken yüksek gelen su faturasına çözüm niyetim de vardı. Ocak ayında gelen yüksek su faturasının şubat ve martta düştüğüne de şahit oldum. 

Sudan tasarruf etmem beni daha da kamçıladı. Pet şişeler bittikçe akşam ve gece su doldurmaya gidiyorum.

15 Mart 2026 Pazar akşamı yine su doldurmaya gittim. Tatlı su çeşmesinde bir kadın yanında iki çocuğuyla beraber su doldurdular için kenarda beklemeye koyuldum. 10 kadar beşlik pet şişe vardı getirdikleri.

Bu kadar pet şişeyi nasıl getirmişler diye bir soru sorsam ne cevap verirsiniz bilmem. Belki aklınıza pazar arabası gelebilir, taksiyle diyebilirsiniz. İkisi de değil. Market arabasıydı yanlarındaki.

Hepsini doldurup market arabasının üzerine üstüste istif etti kadın. Market arabası hangi markete ait diye okumaya çalıştım. Elle tutulan yerde bir yazı vardı ama hem mesafeli olduğum için hem de hava karanlık olduğu için okuyamadım.

Bu market arabası bunların satın aldığı öz mülkü olabilir mi? Olabilir. Bu market arabalarını marketler dışında kullanmak için alanı pek görmedim. Kişilere özel sayılır mı, satılırsa nerede satılır bunu da bilmiyorum.

Günahlarını almayayım ama bu market arabası bir markete alt olmalı. Belki bir zaman marketten alışveriş yaptılar, aldıklarını taşımak için bu market arabasıyla evlerine kadar bu arabayı götürdüler, sonra da geri vermemiş olabilirler. Bu şekilde su doldurmak için kullanıyorlar diye aklıma geldi.

Bilmeden konuşma, günaha girme diyebilirsiniz. Yalnız marketlerdeki market arabalarını iç etmek çok kolay. Çünkü market arabaları marketlerin dışında oluyor çoğu zaman. Müşteriler alavere yaptıktan sonra yerine koymadan gelişigüzel kaldırımın bir kenarına bırakıp gidiyor. Alıp götürmek isteyenleri market çalışanlarının her zaman takip edebilmesi mümkün değil.

Belki de market arabalarını getireceğim diye evine kadar götürenlerden dönüş olmayınca marketler bir dizi tedbir almış. Bir iki defa fazla eşya aldığımdan marketten eve kadar götürüp getireyim diye araba istedim. Karşılığında kimlik istediler. Kimlik bıraktım. Hoş, kimlik bırakmadan verdikleri de oldu. Geri götürüp verdim. 

Görünen o ki bazıları market arabasını kendi malı edinmiş. Ben güç bela her elimde ikişer beşlik pet şişeyle su doldurup gelirken bu kardeşimiz kolayca on kadar pet şişeyi market arabasıyla taşıyor.

15 Mart 2026 Pazar

Ayaklı Büfe

Bir cumartesi 75 km uzaklıkta bir ilçeye cenazeye gitmek için evden çıktım. Giderken de bir arkadaşa telefon açtım. Cenazeye katılacaksan beraber gidelim diye. Olur, beni al dedi. Eski Garaj'dan alayım. Şu saatte oraya çık dedim.

Saat 15 sularında Yeni Larende Caddesini takip ederek dur kalk yoğun trafikten güç bela Eski Garaj'a vardım. 

Arkadaşı aldım. İkindiye cenazeye yetiştik. Cenaze namazı, defin, taziye derken saat 17.00'I geçti. İftara yetişelim diye arabaya binip yola çıktık. 

Hem giderken hem de dönerken çarşı trafiğinden dert yandım. Gündüz vakti böyle ise iftar vakti çarşı trafiğine girmek, bu trafikten çıkmak mesele. Akşama başka bir yere iftara yetişmem lazım. Seni Karaman çevre yolunda bıraksam, dolmuşla gitsen olmaz mı dedim. Hiç oralı olmalı. "Nereden aldıysan oraya bırak. Dolmuş olmaz o saatte" dedi. Dolmuş yoksa belediye otobüsüne binersin dedim. "Bende el kart yok" dedi. Otobüslerde kredi kartı da geçerli. Kart tutarsın dedim. "Kart yok bende" dedi. O zaman birinin el kartına tutturursun dedim. Sessiz kaldı. "Bu saatte dolmuş olmaz" dedi durdu. Ben o trafikten çıkıp iftara yetişemem. Evim olsa geç varsam da olur. Başka bir yere davetliyim. Onları iftar vakti bekletmem olmaz. Ailemi almak için bile eve geçmeyeceğim. Çevre yolundan basıp davetli olduğum yere geçeceğim dedim ise de Nuh dedi peygamber demedi.

Tam çevre yoluna geldiğimizde, "Tamam ineyim. Dolmuş olmaz ama bu yaptığın olmadı. Bunu herkese söyleyeceğim" dedi. İyi, söyle dedim. İsteksiz arabadan indi. 

Arkadaşı indirdikten sonra eve geçmeden çevre yoldan misafirliğe geçtim. 

Bir hafta sonra yanımda bir arkadaşla beraber bu yol arkadaşımın yanına uğradım. Yanında bir başka arkadaş vardı. Selam verip içeri girerken küsmüsün dedim. Küs değilim dedi ama eski havası ve güler yüzü yoktu. Belli ki baba kırgındı. "O gün dolmuş gelmedi. İftar öncesi dolmuşlar çarşı tarafına geçmez. Ben dedim sana. Başkasına yük oldum" dedi. Kime yük oldun dedim. "Oğlanı çağırdım" dedi. 

Yanında oturan arkadaş da bu süreçten haberdar idi. Çünkü az önce anlatmış ona. O arkadaş aldı eline sazı. "Böyle yapacağına götürmeseydin" türünden epey bir laf saydı. Belli ki ben gelmeden önce bu arkadaşa benden dert yanmış, onu doldurmuş. Ağzımı açıp şöyle böyle demedim. Az oturduktan sonra müsaade alıp ayrıldım. Bu yaptığına ben de alındım. 

Anladığım kadarıyla arkadaşı çevre yolda bırakarak ayıp etmişim. Arkadaş buna alınmış. Ne diyecekse yanımda söylese gam yemezdim. Güler geçerdik. Yük oldum dediği de oğluymuş. Bir evlat için babası niye yük olsun anlamadım gitti. 

Hoş, oğlunu çağırmasına da gerek yoktu. 8-10 duraklık mesafe gideceği yer. Bıraktığım güzergahta otobüsler vızır vızır arka arkaya işler. Dolmuş hakeza. 

El kartım yok, kredi kartı kullanmam diye sadece özel arabaya ya da dolmuşa mahkum olmak neyin nesi? İnsan yola çıkarken alternatif düşünmeli. Dolmuş gelmese otobüse, otobüs gelmese dolmuşa binmeyi tercih etmeli. 90'lı yıllarda fakültede öğrenci iken Dinler tarihi dersimize giren rahmetli Osman Cilacı, "Dışarıya çıkarken ayaklı büfe gibi olacaksınız. Cebinizde jeton, otobüs bileti, para, mendil, peçete, bozuk para vb. her şey olmalı. Ben hepsini cebimde taşırım. Size de tavsiye ederim" derdi. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu vesileyle hocamızı bir kez daha hatırlamış oldum. Hocamız çok haklı imiş.

Hele dolmuşlar beklediğin zaman geçmez. İşin acele diye binsen dolmuş dolu değilse kağnı gibi gider. Yeri gelir bazı duraklarda beklemeye koyulur. Çok acelem yok. Yavaş yavaş gideyim diye dolmuşa binersin, jet hızıyla gider. Yolcu yoksa sefere çıkmazlar. 

Şehirde yaşıyorsan araban olsa bile yeri geldiği zaman yolda kalırsın, dolmuş güzergahı olmayan bir yerde bulunmak durumunda kalırsın. İnsanın cebinde el kart olmalı. Hele kredi kartı bu devirde niye olmaz. Haydi ikisi de yok diyelim. Kişi otobüse binse, içerideki yolculardan birine el kartım yok. Biriniz benim yerime basabilir mi dese en azından bir yolcu çıkar, parasını verirsin. Kimse çıkmasa, şoförler, bir dahakine iki kez tutarsın deyip otobüse alır. Gördüğünüz gibi insan isterse pekala alternatif bulur ve işini çıkarır. Ama illa dolmuş illa taksi illa biri bırakacak illa aldığı yere bırakacak derse birini aramak durumunda kalır. Çünkü aklına başka bir şey gelmez. Ben onun yerine olsaydım, oğlanı çağırmazdım. Oğlan gelinceye kadar zaten çarşıya bir şekilde varırdım.

Bir şekilde evine varmış. Bunu mesele edinip başkasına anlatması da hiç hoş olmamış. Böyle yapacağını, surat asacağını bilseydim, sırtımda taşır, yolda bırakmazdım. Zaten indirdiğim yerde vasıta olmasa iftara gitmez, yine onu bırakırdım.

Güya, yalnız gitmeyeyim. Bu arkadaş da giderse iki araba gitmesin, ben onu götüreyim diye iyilik yapmıştım. Ne yakıtı beraber çekelim diye para istedim ne de böyle bir beklentim vardı. Evimden çıkıp Gazze Caddesi üzerinden çevre yola çıkıp ilçeye gitmek varken onu almak için trafiğin yoğun olacağını bile bile Eski Garaj'a geçtim. İftar ve iftara davetli olmasam, yine Eski Garaj'a bırakırdım. Ama zaman daraldı. Üstelik ben ona seni şurada indireyim deyinceye kadar onun bana, "Sen şuradan geç git. Ben başımın çaresine bakarım. Bu saatte kırmızı ışık ve araç yoğunluğu çok olur" diye teklif etmesini beklerdim. Böyle demediği gibi gündüz vakti trafik bu derece yoğunsa iftar öncesi trafik daha yoğun olur demesi gerekirken, "Gündüz yoğun olur. İftar öncesi o kadar yoğun olmaz" dedi.

Hasılı bu olayı anlamadım gitti. Anlaşılan o ki kimseyi aramadan basıp kendi başına gitmek varmış. O kadar yolu tep, toplamda 150 km taşı. Menzile ramak kala indirince buna gönül koy. Tekrar söylüyorum, işin bu raddeye geleceğini bilseydim, gerekirse sırtımda taşırdım.

Hülasa hata ve kusurlar hiçten doğar ama hatalar hiç değildir dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Yaşayıp göreceğim varmış. Bu da benim kulağıma küpe olsun.

Şunu da belirteyim. Çok arabaya binen biri değilim. Eşin, dostun yanına binecek olsam, onların geçeceği güzergaha çıkarım. Oraya kadar yürürüm, vaktinde çıkarım. Evden alırım demelerine de izin vermem. Hatam, herkesi kendim gibi görmemde sanırım. 

Tek Kişilik Servis Aracı Sevdamız

İftara 40 dakika kala hem vakit geçireyim hem de yürüyüş yapayım diye evden çıktım.

Yürüyüşümü yapıp iftara yetişeyim diye 15 dakika kala eve doğru dönerken Meram Yeniyol ışıklarına (Lastik durağına) takıldım.

Akşam trafiğini yönetmek için bir polis de yönlendirme yapıyor. 

Tankın önünden gelip kırmızı ışıkta bekleyen araçların birbiri ardı sıra korna çalmaları dikkatimi çekti. Çarşıdan gelen araçlara geçiş veren polis de bu korna sesinden rahatsız oldu. Polis az sabır dercesine eliyle işaret yapmasına rağmen korna çalanlar bildiğini okumaya devam etti. Bu duruma içerlenen polis çarşı tarafından gelen araçlar bitmesine rağmen tank yönünden gelen araçlara geç komutu vermedi. Yeşilin yanmasını bekleyin diyerek ışığı gösterdi. 

Tank yönünden gelen trafiğe baktım. Işıkta beklerken araçlar, tankın önündeki kavşağa kadar uzanmıştı. 

Az sonra yeşil yandı. Araçlar geçmeye başladı. Bu araçların içinde kaçar kişi var diye merak ettim. Tek tek araçlara baktım. Taksilerin kahir ekseriyetinde sadece şoför koltuğunda oturan tek kişi vardı. Bazısında iki kişi vardı. Koca otobüs de vardı geçen. Sanırım servis aracı olmalı. Bu otobüste kaç kişi var diye baktım. Bunda da sadece şoför vardı. Korna çalanlardan biri de bu otobüs şoförüydü. Belli ki yolcularını bırakıp evine iftara yetişeceklerden biri de bu. Yalnız sakız çiğniyor gördüm. Belli ki oruç tutmuyor. Oruç tutmaması kendi bileceği bir şey. Yalnız iftar vakti iftara yetişecekmiş gibi üç arabalık yeri de işgal etmesi anlaşılır gibi değil. Nasılsa oruç tutmuyorsun. Yolcunu bıraktıktan sonra bir kenarda biraz beklese diğer araçlar daha çabuk evlerine varabilirdi. 

Bundan da geçtim. Işıkta iftara yetişmek için bekleşenlerin çoğu tek kişi. Araçlarda üç dört kişi olsa hiç gam yemeyeceğim. İftar vakti yolların ve kavşakların bu derece yoğun olması da bundan. Bizim millet kadar evden işine, işinden evine servis aracı olarak özel otosuyla tek kişi seyahat eden başka millet var mı, inan çok merak ederim. Toplu taşıma yerine her işine giden bu şekilde trafiğe çıksa, durmadan yeni cadde açsak bu trafik yoğunluğunun önüne geçmek mümkün değil. 

Dizel, LPG veya benzinin bu derece pahalı olmasına rağmen insanımızın toplu taşımayı tercih etmeyerek rahatından ödün vermeden bu derece araca binmesi, en büyük israfımız diye düşünüyorum. Bu durumda insanımızın pahalılıktan dem vurmasının bir anlamı yok. 

İnsanımızın pahalı gelmesine rağmen özel otosuyla işe gidip gelmesinde, toplu taşımaların kalabalık olması, güzergahların uygun olmaması, metronun yaygınlaşmaması, çoğunun gideceği yere iki araçla intikal ediyor olması da bir sebep olmalı. 

Her ne sebep bulursak bulalım, pazarlamacılık yapmayan, zamanla yarışmayan, işine gittikten sonra işyerinde sabahtan akşama işyerinin önüne veya yakın bir yere aracını park eden insanların, rahatından biraz ödün vermesinde, işine giderken toplu taşıma seçeneklerini tercih etmesinde fayda var. İnanın sabahtan akşama cadde ve sokaklarımız park edilmiş araçlarla dolu. Her yer araba yığını. 

Ha işe iki, üç, dört kişi giderler. O zaman araba elzem derim. Ama tek kişiden ibaret araba sevdamız cadde ve sokakları, yolları, kavşakları hınca hınç arabayla dolduruyor. Trafiği ve hayatı felç ediyor. Her aracın egzozundan çıkan zararlı maddeleri de insanımıza solutmamız, havayı kirletmemiz de işin bir başka yönü. 

14 Mart 2026 Cumartesi

Suriyeli Gözüyle Devletsiz Kalmak

2016-2021 yılları arasında kiracı olarak bir villaya taşınmıştım. Aynı sitenin içinde beş yıl boyunca komşuluk yaptığımız, gidip geldiğimiz iki Suriyeli kardeş vardı. "Bir Taşınma Hikayesi" başlıklı yazımda bu iki kardeşten bahsedeceğim demiştim.

İki kardeş aynı villada kalıyordu. İkisi de evli idi. Sanırım bacanak idiler aynı zamanda. Villanın bir katında biri, diğerinde öbürü oturuyordu. Villanın giriş katında büyükçe bir salon, wc ve mutfak vardı. Giriş katı ortak kullanıyorlardı zannedersem. 

Bu iki kardeş, iç karışılık dolayısıyla Suriye'den Konya'ya göç etmiş, binlerce Suriyeliden ikisi idi. 

Babaları doktormuş. Ayrılmasına izin vermemiş Beşşar Esad. Babalarını bırakarak Şam'dan Konya'ya gelmişler. 

Her iki kardeş de ilahiyat fakültesinde Arapça derslerine giriyordu o zaman. Bir tanesi güzel Türkçe konuşurken, abisi, konuştuğumuzu anlar fakat Türkçe cevap veremezdi. Kardeşi yokken bizimle bir konuyu konuşması gerektiğinde tercümanlık yapsın diye küçük çocuğunu yanında getirir, o şekilde anlaşırdık. 

Pandemi döneminde dükkan açmak için çalışanlarına izin almaları gerekiyormuş. Bunun için resmi makamlara dilekçe ve bazı evrakı sunmaları gerekiyormuş. Türkçe konuşan kardeşi aradı, hocam yazıcı var mı diye. Var dedim. Abim, yarın gelse de yazıcıdan çıktı alabilir misin dedi. Yarın değil, şimdi gelsin, yardımcı olayım dedi. Akşam 23.00 suları idi. Oğluyla beraber geldi Türkçe konuşamayan. Rahatsız ettiğine dair birkaç defa özür diledi oğlu aracılığıyla. Problem yok, sıkıntı etme dedim ise de rahatsızlık verdiğine dair mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Flaştan evrakları açıp dilekçe ve evrakı düzenledim. Kaç nüsha istedi ise çıktı alıp verdim. Borcunu sordu. Para vermek için israr etti. Borcunuz yok. Bunun lafı olmaz dedim. Giderken tekrar özür dileyince, oğluna, şu babana söyle bir defa daha özür dilerse problem olduğunu ve rahatsız ettiğini söyleyeceğim dedim. Elini göğsüne götürerek yarım Türkçesi ile tamam, teşekkür ederim deyip ayrılmıştı.

Bu iki kardeşin, çocuklarının ve TEOG sonucuna göre yeğenlerinin okullara yerleşmesinde ne zaman bir teşriki mesaim ve katkım olsa nezaketlerine ve efendiliklerine hayran kaldığımı ve takdir ettiğimi belirtmeliyim. 

Bu iki genç Şamlı Suriyeli ile birkaç yıl komşuluk yaptık. Konuşmaları, hal ve tavırları çok efendice idi. 

Yolda beni gördükleri zaman dururlar, gideceğim yere kadar götürürlerdi.

Evlerine misafir olduk, evimize misafir geldiler.

Kestiğim kurban etinden pay verdim. Kabul etmediler. 

Bir süre sonra Türk vatandaşlığına geçtiler. Vatandaşlığa geçtikten sonra Şam usulü tatlı dükkanı açtılar. 

İlahiyatta öğretim üyeliği görevini niye bıraktınız dediğimde, "Daha önce yabancı statüsünde sözleşmeli olarak derslere girdik. Ne zaman ki Türk vatandaşı olunca, fakülte," Siz artık derslere giremezsiniz. Türk vatandaşı oldunuz. Burada ders okutmak için Ales'e girmeniz gerekir" demiş. "Ales de bize göre değil" deyip tatlı dükkanı açtılar. 

Çarşıdan geçerken beni gördükleri zaman dükkandan çıkıp dükkanlarına oturttular, tatlı ikram ettiler. Sattıkları tatlıları da birinci sınıf. Bizimki gibi şerbetli değil. Tatlının her bir tarafı Antep fıstığı ile dolu. Elini batırmadan, eline çatal almadan çerez yer gibi yiyorsun. 

Kısa zamanda önce birine ev alıp eşyasını taşıdılar, sonra diğeri de aldı, villadan taşındılar.

Bir defasında Meram Bağlarında piknik yapacaklarmış, karşı komşuyla beni de çağırdılar. Piknik sonrası çay içmeye gelelim dedik. 

Yanlarına vardığımızda, pişirdikleri etten bir parça tadımlık aldık. Çayımızı içmeye başladık. Piknik için seçtikleri yer ücra bir yerdi. Hafif karanlıktı. 10-15 kişi varlardı. Tanıştırdılar. Hepsi Suriyeli idi. Hepsinin işi vardı. İçlerinde toptancılık yapan bile vardı. İmkan yönünden gördüğümüz Suriyelilerden daha iyi durumdaydılar. 

Çaylarımızı içip muhabbetimizi yaptık. Kalkmadan önce bizi pikniğe davet eden iki kardeş ayağa kalktı. Üç dört tane çocuğu da yanlarına aldılar. Ellerine birer poşet alıp bir güzel mıntıka temizliği yaptılar. Bu yönlerini de takdir ettim. 

Sonrasında iadesi ziyaret yaptık komşuyla birlikte. Yanlarında dedeleri de vardı. Komşu sordu. "Suriye'nin bugün bu duruma geleceğini yani iç karışıklığa sürükleneceğini bilseydiniz nasıl davranırdınız" dedi. "İlk başlarda demokratik hak olarak meydanlara çıktık. Elimizde hiçbir şey yoktu. Şiddete başvurmadık. Ne zamanki üzerimize uçakla bombalar atılmaya başlanınca neye uğradığımızı şaşırdık. Kendimizi burada bulduk. Sonucun böyle olacağını bilseydik bu yola kalkışmazdık" dedi. Bombayı kim attı dediğimizde bilmiyoruz dediler. 

Yine komşu, "İleride Suriye'ye dönmek ister misiniz" diye sordu. "Suriye şimdiden üçe bölünmüş durumda. Bir kısmında ABD var bir kısmında Rusya var bir kısmında da Türkiye var. Bu durumda nasıl gideriz" dedi. (Bu konuşmayı yaptığımız zaman Suriye'de şimdiki yönetim yoktu. ABD ve Rusya'nın işgali söz konusuydu. PYD ile mücadele için Türkiye'nin Suriye'ye operasyon yaptığı yıllardı.) 

Bu konuşmada en dikkatimi çeken "Bu duruma geleceğimizi bilseydik demokratik tepkimizi göstermek için meydanlara çıkmazdık" cümlesi idi. 

Öyle ya bunun sonucunda ülkeyi terk edip göçmen durumuna düşmek varsa demokratik haklar yerine, mevcut durumu kabullenirlerdi. Çünkü en kötü ülke devletsiz ülkedir. En kötü devlet yönetimi devletsiz olmaktan iyidir. 

Bu durumu Iraklılar, Libyalılar da çok iyi bilir. 

Çıkardığım sonuç, en kötü devlet yönetimi bile devletsiz olmaktan iyidir. 

FB'ye Yazık Ediliyor

Futbol hakkında zaman zaman kalem oynatsam da hiçbir takımın fanatiği değilim. Benim spora ilgim yediden yetmişe bu ülkenin çoğunda olan futbol kadardır.

Hafta sonları geldiğinde şampiyonluğa oynayan kulüplerin skorlarına bakarım. Konyaspor, GS ve FB'nin sonuçlarını merak ederim. Ayrıca maça gitmem, TV'de bu takımların maçlarını da izlemem. GS, FB'nin Avrupa maçlarını fırsat bulursam izlerim. Bir de Milli Takımın maçlarına bakarım.

Zaman zaman kısa videolara bakarken önüme gelen FB ve GS takımlarına alt yorumcu analizlerini izlerim. 

Bazen futboldan koparım. Sadece sezon sonu şampiyon olan, Super Ligden düşen ve Super Lige çıkan takımları merak ederim.

Küçüklüğümde FB'li idim. Mahalle arası maçlar yaparken kendi aramızda her birimize futbolcu isimlerini verirdik. Bana da Engin demişlerdi.

Bir gün benden iki yaş büyük amca oğlum, "Takım değiştiriyoruz. Bundan sonra GS'li olacağız" dedi. Türklerin Müslüman oluşu gibi mahalledeki çoğumuz topluca GS'li olduk. Niye GS'li olduk, o yıl GS şampiyon oldu da amca oğlum takım mı değiştirdi? Bunun sebebini de bilmiyorum.

Kendi aramızda maç yaparken çoğu akran yeni takımımız GS'li futbolculardan isim seçti. Benimki yine Engin olarak kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, FB'de oynayan Engin de GS'li futbolcu olmuştu. 

Hem GS hem de FB tıpkı BJK ve Trabzonspor gibi köklü kulüp. Şampiyonluklar bu kulüplerde daha fazla. Bu dört kulübün Türkiye'nin her bir tarafından taraftarı var. Bu dört kulüp rekabette olmazsa olmaz kulüplerdir. 

Takım olarak GS'yi tutsam da ülke futbolunun gelişmesi bakımından iyi oynayanın şampiyon olmasını isterim. Aralarında rekabet olsun isterim. Ülke şampiyonluğunun yanında kulüplerimizin Avrupa arenasında başarılı olmasını isterim. 

Kulüplerimizin alt yapıya önem vermesini, olur olmaz yabancı futbolcu transfer etmemesini, ülke parasının yabancılara gitmemesini isterim. Alt yapıya ne kadar önem verilirse Milli Takıma daha fazla futbolcu seçeneği söz konusu olacak. Bu ülke de yabancı futbolcuya cennet olmayacak. Yabancı futbolcu alınacaksa da gelecek vadeden, giderken kulüplerine para kazandıran olmasını isterim. Ahı gitmiş, vahi kalmış, elde kalacak futbolcu transferlerinin yapılmamasını isterim. 

Bu ülkeye esas başarı getirecek olan alt yapıdan yetişen futbolculardır. Bunun örneği de 2000'li yılda UEFA ve Super Kupayı müzesine götüren GS'dir. GS'yi başarıya götüren de üç dört yabancı dışında alt yapıdan yetişen futbolculardı. 

Belki güleceksiniz belki çok saçma bulacaksınız ama FB deyince isminden hareketle Fener Rum Patrikhanesi, GS deyince Fransızların açtığı Galatasaray Lisesi aklıma geliyor. Kısaca iki isim de bana bu çağrışımları yapıyor. 

Buna rağmen önce FB'li sonra da GS'li oldum. Ne Fenerbahçe Rum Patrikhanesi'nin ne de GS Fransızların. Her ikisi de bu ülkenin takımı. Zaman zaman GS'nin ismi FETÖ ile anılsa da bunun da GS'ye haksız bir itham olduğunu düşünürüm. 

Yazıya koyduğum başlığa bakarsanız, bu yazı FB yazısı olacaktı. Bir girdim, çıkamadım gördüğünüz gibi. Malumunuz FB ligin sonuncusu ve düştü gözüyle bakılan Fatih Karagümrükspora 2-0 yenildi. Bu sonuçla sezonun ilk yenilgisini aldı ve şampiyonluk adaylığında en büyük yarayı aldı. 

Bir GS'li olarak FB'nin şampiyon olmasını istemem. Yenilmesi açıkçası sevindirdi. Aynı duygular FB'liler de de vardır. Sevinmenin ardından üzüldüm. Şampiyonluğa oynayan bir kulüp bu sonucu almamalıydı. Meydanın GS'ye bırakılması, futbolda rekabetin zayıflaması demektir. Takımlar öyle iyi olmalı ki bir seyir zevki olan futbolumuz gelişsin. Rekabet ortamı kalkarsa takımlarımız annelerinin liginde birbirlerine horozlanırlar dururlar.

Geleyim FB'ye. FB'ye yazık ediliyor. Bu takıma en büyük zararı da FB'ye başkan olanlar veriyor. Hem Aziz Yıldırım hem Ali Koç bu kulübü kendi çiftlikleri gibi yönetti. Saran biraz farklı diye düşündüm. Görünen o ki bu da selefi olan kişileri aratmayacak.

FB'nin yönetim sorunu var. FB zenginler kulübü. Parası olan bu kulübe başkan yapılıyor. Parayı veren de takım kuruyorum diye parayı har vurup harman savuruyor. Geldiler mi, gitmeyi de bilmiyorlar. Tıpkı bizim siyasi liderlerimiz gibi. Bu kulüp GS gibi ekiple yönetilmiyor, adeta tek kişiden oluşan bir yönetim görüntüsü var. Parayı veren bu kulüpte düdüğü çalıyor.

FB'liler başarılı olmak istiyorlarsa ilk önce bu tek kişi yönetiminden kurtulmalı. Takımı ekibe havale etmeli. Bu takım zenginlerin oyuncağı olmamalı. Kulüp iş bilen ehil insanlara teslim edilmeli. 

Bildiğim kadarıyla FB'nin para sorunu yok. Yönetim sorunu var. FB kulübü üyeleri ilk önce zengin başkan klasiğine neşter vurmalı. Kulübü ortak akıl yönetmeli. Bir futbol politikası olmalı. Her sene futbolcu ve teknik direktör değiştirmekten vazgeçmeli. 

Bir de her başarısızlığa kulp bulmaktan, mazeret ve gerekçe üretmekten bu kulüp sevenleri vazgeçmeli. Başarısızlığa kılıf bulmaktan uzaklaşmalılar. GS ile rekabet etmeleri güzel ama GS ile yatıp kalkmaktan da vazgeçmeliler. Fazla haset iyi değildir ancak kendisine zarar verir. 

Eğer dediğim yapılmazsa FB kolay kolay belini doğrultamaz. Bu günleri mumla arar. Bu da hem FB'ye hem de ülke futboluna zarardan başka bir şey değildir. 

13 Mart 2026 Cuma

Kabak Çekirdeği Hikayem

Ramazanın bir pazarında adımlayalım diye komşuyla çıktık. Ne tarafa gidelim derken İstasyon, Anıt, Zafer, Alaaddin, Kayalıpark derken Aziziye'ye yürüdük. Oradan Yeni Larende Caddesinden mahalleye doğru yöneldik. 

Muhacir Pazarı civarına gelince pazara girelim dedik. Kabak çekirdeği bulabilir miyiz dedim komşuya. Daha önce birinden aldım. İyiydi dedi. Köylülerin satış yaptığı daracık sokağa girdik. 

Gözümüz kabak çekirdeğindeydi. Birinin sattığı kabak çekirdeğini biraz nemli gördük. Az daha gittikten sonra bir başkasının sattığı çekirdek gözümüze güzel göründü. Görüntüye göre alacağız. Çünkü oruçlu oruçlu tatma imkanımız yok. ikişer kilo aldık. 

Eve giderken, "bu bölgedeki satıcılar bizim bölgenin insanı. Konuşmalarından belli. Ben genelde bunlardan alırım" dedi komşu. Ardından evlere geçtik. 

Kayın biraderin ablası çekirdeği görünce, "Bu çekirdek iyi değil. Fazla almasaydın keşke" dedi ama almış bulundum. 

Evde kabak çekirdeğini eksik etmem. Sezonunda alırım her sene. Bu sene de 8 kilo almıştım birinden. Bir başkası 2 kilosuna göz koydu. Bana kaldı 6 kilo. 

Akşam çay içerken çitlerim. Son aldığımın çitlemesi de tadı da güzeldi. Bitmesin, sezonu geçirsin diye gözüne baktım durdum ama ramazandan bir gün önce bitmişti. 

Bakalım bu yeni aldığım nasıl çıkacaktı. İki, üç gün misafir, davet derken yeni kabak çekirdeğinin tadına bakamamıştım. 

İlk defa çarşamba akşamı kaseye doldurup çayla çitlemeye başladım. Çitlerken tadını alamadım. Çayı bitirip çitlemeyi de bırakınca ağzımın içi zehir gibi oldu. Dişlerimi fırçaladım. Üzerine bol su içtim. Nafile. Gece boyunca ağzım bu nahoş tadı hissettim durdum. 

Belli ki çekirdek eskiydi. Eski değilse de yaşken düzgün kurutulmamış. Acımaya yüz tutmuş. Daha doğrusu acımış. 

Bir de iki kilo almıştım. Kayın validenin kızını dinlesem iyiymiş. 

Ertesi günü komşuyu aradım. Çekirdeği beğendin mi diye. Öyle ya belki de benim ağzımın tadı bozuktu. Çekirdeği de komşu beğenmişti, pazarlığı da kendisi yapmıştı. Birer kilo alalım demişti de madem ki beğendi. Bir kilo dediğin nedir ki birden biterdi. Sonrasında tekrar çekirdek arayışına girmeyeyim düşüncesiyle ikişer kiloya çıkarmıştım. 

Komşu, daha tadına bakmamış. Eşime bir sorayım dedi. Daha dönüş yapmadı. Kendisine, çekirdek acı geldi bana dedim. "Acıysa pazar günü gidip geri verelim" dedi. 

Pazar günü gidince çekirdek aldığımız adamı bulabilecek miyiz? Bulsak adamı tanıyacak mıyız? Sürekli geliyor mu? Geliyorsa da her daim aynı yerinde mi sergi açıyor? Haydi bulduk diyelim. Adam geri alacak mı? Şayet pazar günü gidersek, Satıcı ne yapacak göreceğiz. Şu var ki geri para iadesi almaktansa çekirdek dışında sattığı bir şey varsa ihtiyaç olsa da olmasa da değiştirme, geri almasa ya da değiştirmese kabak çekirdeğini kendisine bırakıp gelme niyetim var. 

Hasılı, bir kez daha pazarcı esnafına kanmış oldum. Bu deliğe kaç defa girip çıkacağım, bilemedim gitti. Belli ki onlar beni kandırmaktan ben de kanmaktan bıkıp usanmadan ömrümü tamamlayacağım. 

Türkiye'nin kronik sorunu pazarcı sorunu. Bu ülkenin her bir sorunu çözülse bu sorun çözülmez. Artık hiç umudum kalmadı. Ne zaman ki bu pazarcı esnafı düzelir, bu ülke de düzelir. Böyle derken tüm pazarcılar sahtekardır demiyorum. İçlerinde temiz satan, helalinden satanlar da var. Her zaman böyle dürüstlere rastlamak mümkün değil. Düzgün esnafın içine karışmış pirincin içindeki beyaz taş bunlar. 

Ben pazarcı olsam, bozuk ürüne para verip evime sokmam. Misafirime de ikram etmem. Yemediğim ya da yiyemeyeceğim bir şeyi de satmam. Pazara bile getirmem. Pazara getirsem bile müşteriye, "Geçen senenin çekirdeği, biraz acıma var. Yaşken düzgün kurutulmamış. Bu şekilde alırsanız siz bilirsiniz" şeklinde doğrusunu söylerim.

Sattığım ürününün bozuk olduğundan haberim olmaz da bir müşteri, ürünümden şikayetçi olsa özür diler, geri iade alırım. Bu ürünü de zarar etsem bile kaldırır, çöpe atarım.

Pazar günü pazara gidip çekirdeği geri verir miyim ya da çöpe atar mıyım, pazarcı nasıl davranacak şimdiden kestirmek mümkün değil. Yalnız değiştirme ve geri iadeyi sevmeyen biriyim. Bu işi yaparken de utana sıkıla yanaşırım. Bakalım pazarcı, sattığı çiğ kabak çekirdeği gibi çiğ mi davranacak yoksamahcup mu olacak ya sa satılan geri alınmaz mı diyecek? Bunu da pazar günü anlayacağım. Son durumu da bu yazının sonuna not yazarım.

Kabak çekirdeğinden zarar etsem de kısa günü kârı olarak o gün 2 saat yürümüşüm. 12.167 adım atmışım. 7 km yapmışım.

Not: Elime çekirdek poşetini alarak pazarın yolunu tuttum. Çekirdek aldığımız adamı buldum. Arkadaş, bu çekirdeği beğenmedik. Bunu yerine şu önündeki cevizle değişelim dedim. "Olur da bu çekirdek benim sattığım değil. Bak bu kararmış, benimki böyle değil. Benim çekirdek Karaman Kılbasan çekirdeği. Benim olsa alırım. Çünkü müşteri memnuniyeti diye bir şey var" dedi. Senden almıştık geçen hafta. Geçen hafta yok muydun dedik. "Evet, ben geçen hafta yoktum" dedi. Hasılı çekirdeği götürdüğümüz gibi geri getirdik. Zaten değiştirseydi, geri alsaydı şaşardım. Adam benden almadın dşye inkar etti. 

12 Mart 2026 Perşembe

Bir Taşınma Hikayesi

Ev küçük diye kayınpederin kızının aklına uyarak bir ara oturduğum evden çıkıp kiraya taşınmaya karar verdim.

Birkaç eve baktık. İçimize sinmedi.

Bir evi beğendik. Dubleks idi. Hem soğuk olur hem kışın evi ısıtamayız hem temizliği zor olur hem de merdivenden in, çık zor olur diye vazgeçtik.

Öğretmen ama gayri resmi emlakçılık yapan biri "Şu daireye bakın" diye mesaj göndermiş. Bir oğlan ve annesiyle birlikte eve bakmaya gittik. Oğlanla annesi evi beğendi. Tutalım dediler. Ciddi misiniz? Bol merdivenli diye dubleks evi tutmadık. Burası tripleks. Daha çok merdiven var. Benim için bol merdivenli ev problem değil. Yağmurlu havalarda dışarıda yürüyüş yapma imkanı olmazsa bu üç katın merdiveninde günlük yürüyüşümü tamamlarım. Benim için aliyyülala olur. Bu işin evi ısıtamama ve temizlik problemi olur. Temizlikten bıktım, yetişemiyorum. Temizlikçi çağıracağım demeyin. Yarın bana merdivenden in çık, ayaklarımıza kara sular indi. Ah ayağım, vah kaderim, çıkalım buradan demeyin. Geniş bir ev alıncaya kadar burada oturacağız. İyi düşünün dedim. "Tamam, idare edeceğiz" dendi.

Ev sahibi yurtdışında imiş. Telefonla aradım. Evinizi tutmak istiyorum. Dört, beş sene oturmayı düşünüyorum. Bir yıl sonra ben geleceğim. Yakınım oturacak der misiniz dedim. "Şu anda yurtdışındayız. Yakın zamanda dönmeyi düşünmüyoruz. Oturabilirsiniz" dedi. Evi telefonla tuttum.

Hasılı, Allah'tan bir göz istemiştim. Allah bize verdi üç göz.

2016-2021 arası bu evde oturdum. İki katın koridoruna sensor taktırdım. Aşırı rüzgarlı, soğuk ve yağışlı havalarda bu merdivenlerden inip çıkarak yürüyüşümü yaptım. Sensor olunca her katta lamba tak, söndür derdi yoktu.

Merdivenden dert yananlara hiç kulak asmadım. Hele ayağım ayağım, bıktım şu merdivenlerden diyenlere hiç prim vermedim. Nasıl gaddar biri olduğumu bilesiniz diye bu kısmı da yazmış bulundum.

Beş yılın sonunda döviz patlamadan bir gün önce eski de olsa geniş bir daire alarak kendi evime taşındım.

Niyetim taşınma ve tripleks evde oturmayı anlatmak değildi. Ama gördüğünüz gibi tripleks eve girip çıkamadım. Bu arada kimin nerede olduğunu öğrenmek ve haberleşmek için cep telefonuyla birbirimizi aradığımızı da söyleyip neler çektiğimi anlaşılsın, sonra sadede geleyim.

Bu tripleks eve taşındığımda, aynı villalardan birinde kiracı olarak oturan iki Suriyeli kardeş, daha önce haber vererek, ellerine tatlı paketi almışlar, evime ziyarete geldiler. “Siz herhalde hayırlı olsun diyorsunuz” diyerek tatlıyı uzatmışlardı. Bu iki Suriyeli kardeşle ilgili yazımı da bir başka yazımda ele alayım.

10 Mart 2026 Salı

Karadenizliler Çay Ocağı

Konya merkez PTT'nin arka tarafında şimdilerde adı değişmiş Ulusan İşhanı vardı. Bu hanın içinde sol köşesinde bir çay ocağı vardı. Çay ocağının adı Karadenizliler Çay Ocağı idi.

Penceresi yoktu çay ocağının. Gündüz vakti bile ışık yakılırdı aydınlatmak için. Tavanında bir havalandırması vardı bildiğim kadarıyla. 

Bu çay ocağını diğer çay ocaklarında ayıran özellikleri vardı: Birkaç gazete gelirdi her gün. Masalara konur. İsteyen gazete okurdu. Her masada satranç takımı vardı.

Buranın müşterileri hep tanıdık sima idi. Çoğu üniversitede okuyan öğrencilerden ibaretti.

Satranca merakımdan dolayı bu çay ocağına lise üç ve lise dördüncü sınıfta iken gitmeye başlamıştım. Üniversite boyunca da hafta sonları ve ders bitimi gitmeye devam ettim.

Birkaç el değiştirdi bildiğim kadarıyla. En son işleten Ali Bey'den önce Adnan isminde biri çalıştırıyordu.

Adnan ya da önceki işleten, belki de ilk bu çay ocağını açan Karadenizli olmalı ki bu çay ocağına bölgesinin adını vermiş diye düşünüyorum. 

Birkaç el değiştirse de değişmeyen özelliği, çayının güzel olması. Gelen müşteriye çay içiyor musun, ne alırsın diye sorulmaması, müşteri isterse çay verilmesi, içilen çayın yazılmaması, çay parasını ödeyen öder, parası olmayan ödemeden gider, sonraki gelişinde verirdi. Ocağı işleten diğer esnafa da çay verdiğinden zaman zaman yerinde olmazdı. Çay parasını verecek olan içtiği çayın meblağını masaya ya da para kutusuna koyardı. Sahipleri, çay içen var mı, şu kadar çay içtin, içmedin hesabı yapmazdı.

Müşterilerin çoğu öğrenci olduğu için çoğunun cebinde yeterince para olmazdı. Buraya gelen satrancını oynar, gazetesini okur, sigara içen sigarasını içer, sohbetini yapar. Çoğu da namazını kılardı. Namazını kılmaya arkadaşlarıyla camiye gider, birlikte namazlarını cemaatle eda ederdi.

Havasız bir yer olmasına rağmen içerisi genelde dolu olurdu. O kadar doluluğuna rağmen aşırı ses olmazdı. Gelenler zaten satranç oynamaya geliyor, satranç ise sessiz oynanan bir oyun. Buna bir de gelenlerin seviyesi eklendiğinde oturmaya doyum olmazdı.

Müdavimlerin çoğu fakir Anadolu insanının evladı. Buralarda dostluklar edinilmiş. İsimcek bilmeseler de müdavimleri birbirini simasından bilirdi. Fakülte bittikten sonra Obruk bölgesinde vekil öğretmenlik yapmıştım. Çocuğun bir tanesinin kulağı akıyordu. İşittim ki köye doktor gelmiş, muayene ediyor. Çocuğu götürdüm. Doktor beni görür görmez, ben seni tanıyorum dedi. Nereden tanışıyoruz dediğimde, Karadenizliler Çay Ocağından demişti.

İlk atamam Gaziantep'e çıktığında hangi ilçeye atanmam iyi olur derken Gaziantepli Mustafa isminde bir mühendislik öğrencisi vardı. "Abi, Nizip iyidir. Ben Nizip İHL'de okudum. Dayım il milli eğitimde müstahdem. İstersen söyleyeyim. Mümkünse Nizip olsun" demişti.

Bir zaman sonra Nizip İHL bahtıma çıktı. Gaziantep'e varınca Mustafa'yı aradığımda, "Abi, dayım izinde olduğu için daha senin tayini konuşamadı" demişti. Gerek kalmadı. Zaten Nizip İHL geldi demiştim.

Gaziantep ve Adıyaman'da çalışırken de yaz dönemi Konya'ya geldiğimde Karadenizliler Çay Ocağı yaz dönemleri yine uğrak yerim oldu. Çay ocağını uzun süre işleten Ali Bey ile hukukum da oluştu.

Sonraları bu çay ocağının bulunduğu İşhanı yıkılıp yerine yenisi yapıldı. Ali Bey yan tarafta bir başka yere yine aynı isimle açtı ama çay ocağının eski havası yoktu. Sonunda Ali Bey de bu çay ocağını kapatarak Karadenizliler Çay Ocağı zihnimizde ayrı bir yer olarak kaldı. 

Sahibi Ali Bey emekli olduktan sonra hala çalışmaya devam ediyor. İşe giderken zaman zaman karşılaşırız. "Çalışmayıp da ne yapacağım Ramazan Abi. Elim mahkum. Vücut tamam deyinceye kadar çalışacağım" dedi. Bu yeni işini bulan da zamanında bu çay ocağının müdavimlerinden olan, sonraları işadamı olan Harun adında bir arkadaştı. Her karşılaştığımızda, "Sağ olsun, bu işi bana Harun buldu" diye dua eder.

Buranın müdavimlerinin bu çay ocağına dair anıları vardır. Müdavimlerinden dinlemek lazım. Nereden aklıma geldiyse bu çay ocağı aklıma geldi. Bu şekilde kayda geçirmek nasip oldu.