3 Nisan 2026 Cuma
Berlin Kaldırımları
2 Nisan 2026 Perşembe
İstanbul, Sabiha Gökçen ve Brandenburg Havalimanları
İstanbul ve Sabiha Gökçen Havaalanları
Giderken İstanbul Havalimanına indik. Uçaktan inmemizle içeriye girmemiz bir oldu. Çünkü mesafe yakındı.
Dönüşte Sabiha Gökçen Havaalanına indik. Uçağın indiği yerden havaalanına varmak için epey bir mesafe olmalı ki Pegasus iki tane otobüs tahsis etmiş. Otobüsler zamanında hazır edilmemiş olmalı ki uçak indikten sonra epey bir müddet kapılar açılmadı. Yolcular ayakta bekledi durdu. Otobüsler geldikten sonra tüm yolcular bu iki otobüse binmek zorunda kaldı. Otobüslerin içi tıklım tıklımdı. Ayakta durmak, yer bulmak ve otobüste tutunmak mesele idi. Nedense Pegasus üçüncü bir otobüs tahsisine gerek duymamış. Haliyle en son bindiğim için kapıya valizimin sıkışmasına mani olamadım. Sıkış mıkış binebildiğime şükrettim. Otobüsün arka kapısından düşerek ilk inen ben olacaktım ki en son inmek zorunda kaldım. Çünkü karşı kapı açıldığı için otobüs boşalmasına rağmen sadece ben kaldım. Berlin Havaalanında tanıştığım, Berlin cezaevinde infaz koruma memurluğu yapan Tokatlı kızımız, durumumu şoföre söylemeseydi, kapıya sıfır bir şekilde ağaç olmaya devam edecektim.
Sabiha Gökçen Havaalanı nasıl bir havaalanı ki havaalanı ile uçağın indiği yer arasında bu kadar uzak mesafe olabilir. Mucidinin heykelini dikmek lazım. Belki de bu projeyi çizen, “Proje parası almayacağım. Sadece pist ile havaalanı arası çalışacak otobüsleri ben çalıştıracağım” şartı koşmuş olabilir.
İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanı arasında dağlar kadar fark var. İstanbul Havalimanında düzen, tertip dikkat çekerken Sabiha Gökçen Havaalanında ise düzenden eser yoktu. Gece 02.00’de giriş yaptığımız Sabiha Gökçen’de, gecenin belki de 12’sinden sabahın 6’sına kadar bekleyen yolcular, üç koltuğu bir kişi işgal ederek çareyi yatmakta bulmuşlar. Haliyle yer bulmakta zorlandık. Yer olmadığı için yerde oturanlar vardı. Aynı zamanda valiz taşınan yerlere bile oturmak zorunda kalmış yolcular.
Sabiha Gökçen Havaalanının bu görüntüsü eski köy otobüslerin garajlarını andırıyor. İstanbul’un göbeğinde bu görüntü hiç hoş değil.
Boş koltuğun olduğu yerler var mıydı? Vardı. Buralar lokanta ve büfe işletenlerin koltukları. Buralara da oturmak ne mümkün. Küçük bardak çay 105 lira. Büyük bardak olanı kaç lira sormadım. Bir başka işletmecinin girişteki fiyat listesi gözüme ilişti. Burada çay kaça diye baktım. Burada ise 235 lira yazıyordu. “Sessizlik ve sakinliğin adresi” yazmayı da ihmal etmemiş. Artık nasıl bardakta veriyorsa çayı. Burası niye sakinliğin ve sessizliğin adresi olmasın. Zira bir bardak çay içmek için bedel ödemek gerekir. Bu bedeli ödemeyi de kaç kişi göze alır.
Mesele çayın 105/235 lira olması değil. Uçağa binen, bunun için o kadar bedel ödeyen çayın parasını da verir. Yalnız dışarıda 15-40 arasında değişen çay fiyatını bilen birinin, buralardan bir şey yiyip içmesi keriz yerine konması anlamına gelir. Havaalanı işletmecileri, civarda uygun fiyata çay vb. şeyleri giderecek bir yer olmadığı için yolcunun eli mahkum bizden içmeye deyip fırsatçılık yapıyor olmalı.
Burada, işletmeler burayı kiralarken yüksek fiyata tutuyor. Kirayı çıkarmak için yüksek fiyat çekiyor denebilir. Böyle olduğu aşikar. Yalnız kirayı çıkarmanın yolu fahişin fahişi fiyat çekmek değil, sürümden kazanmak olmalı. Düşünsenize, gecenin 12’sinden sabahın 6’sına kadar uçak beklemek zorunda kalan bu kadar hazır müşteriye, makul fiyattan çay verilse, buradaki işletmeler köşeyi döner. Böyle yapmadıkları için sinek avlıyor çoğu.
Devletin ve belediyelerin ya da havayolu işletmesinin havalimanlarındaki fiyatlara bir ayar geçmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.
Berlin'deki Kaldığım Ev
23 Mart günü Almanya saati ile saat 15.30 gibi Berlin Havaalanına indik. Antalya'dan katılan iki arkadaşla buluştuk. Toplam on kişi olduk.
Beşimiz otelde, beşimiz de dairede kalacak şekilde ikiye bölündük. Otele gidecek beş gence Ankara'dan misafir öğrenci olarak kabul edilen kızımız, bize de Almanya'da yaşayan Bosnalı bir kızımız mihmandarlık yaptı.
Bizim için tutulan dairenin dört odası vardı. Odanın birine iki yatak ve televizyon konmuş, diğerine de üç yatak. Üç yatağın olduğu odada bir de balkon vardı. L tipi dairenin ortasında da tüm odalara geçecek şekilde küçük bir hol yapılmış.
Her birimiz birer yatak seçtikten sonra valizlerimizi dolaplara yerleştirdik.
Bir oda mutfak için ayarlanmış. Mutfağın sağında dolap, lavabo, fırın ve elektrikli ocak var. Karşısına ise yemek yemek için masa konmuş. Oturmak için bol miktarda yer kaplamayan katlanabilir tahta sandalye var. Fazla sandalyeler daire içindeki küçük bir depoya konmuş.
Diğer odada ise küçük bir lavabo, çamaşır makinesi, banyoya yer verilmiş. Aralarında boşluk olmayacak şekilde yan yana ve dip dibe yerleştirilmiş. En sona da petekle banyo arasına bir ayak girecek şekilde alafranga tuvalet yapılmış.
Alafranga tuvalet son yıllarda banyolarda bizde de yaygınlaştı. Onların klozetlerinin bizimkinden farkı, klozetlerinde taharet musluğunun olmaması. Onlar, tahareti tuvalet kağıdıyla gideriyorlar. Tuvalet kağıdıyla taharete alışkın olmayan biz ise suyla taharet yapmadan tuvalet kağıdı kullanmayız. İlk işimiz klozetin yanına pet şişe doldurup koymak oldu. Bir hafta boyunca klozetin yanında pet şişeler bulundurarak adeta taşıma suyla değirmen döndürdük. Şu var ki bu tür bir ihtiyaç giderme, işkenceden başka bir şey değil.
Avrupalıların bu taharet anlayışı bana ve bize garip gelse de onlarınki mi doğru, bizimki mi bilemedim. Bakış açısına göre değişir. Onlara sorsan, eli kirletmeden temizliğimizi gideriyoruz derler. Bize sorarsan, avret mahalli ize mutlaka su değecek. Su ve el değmeden kağıtla taharet bize göre değil deriz. Bu demektir ki onların temizlik kültürü farklı, bizimki farklı. Onların temizlik anlayışı kendilerine, bizimki de bize.
İki cepheli kaldığımız ev küçük olmaya küçük. Kaç metrekare bilmiyorum ama olsa olsa 60-80 m²lik bir daire. Ama kullanışlı. Beş kişi bir hafta boyunca kaldık.
Sabah kahvaltısının hepsini, akşam yemeklerinin çoğunu evde pişirip yedik.
Kaldığımız ilk üç gün boyunca evin kaloriferleri yanmadı. Üçüncü günün akşamı kaloriferlerimiz yandı. Kaloriferin yanmasıyla yanmaması arasında bir fark göremedik. Zira kalorifer yanmazken de üşümedik. Kaloriferler yanarken de terlemedik. Belli ki kaloriferler dışarıdaki hava durumuna göre yakılıp kapatılıyor ya da otomatik devreye giriyor.
Proje kapsamında ziyaret ettiğimiz yerlerin de çoğu zaman kalorifer petekleri de yanmıyordu. Ama hangi binaya girmişsek soğuk değildi.
Kaldığımız ve ziyaret ettiğimiz binalar eski olmasına rağmen dışarının soğuğunu içeriye almıyor, içerideki sıcaklığı da dışarıya vermiyor. Öyle zannediyorum binaların yalıtımı da çok güzel yapılmış olmalı. Bir de binanın duvarları bizdeki gibi ince değil, kalınca yapılmış. Böyle olunca bu ev kışın sıcak, yazın da serin olur diye düşünüyorum.
Evde kombi görmedim. Sanırım merkezi sistemle ısınıyor. Peteklerde pay ölçer de göremedim. Herhalde klozetin üst tarafında gördüğüm sıcak ve soğuk su sayacı ile hangi dairenin ne kadar yaktığı belirleniyor. Bu evde yüksek doğal gaz faturasının geleceğini de sanmıyorum.
Evin tek balkonu daire dar diye içeri alınmamış. Soğuğu önleyelim ya da fazla eşya koyalım diye balkon kapatılmamış. Sonraki günler diğer evlerin balkonlarına da göz gezdirdim. Hiç kapalı balkon görmedim. Binanın orijinal hali ne ise aynen korunmuş.
Almanya’da çoğu evler bu şekilde küçükmüş. Evde ne oturma odası var ne de salon. Oturma ve salonu olmayan böyle küçük evlerde biz kalır mıyız? Şakasına teklifi bile kabul etmeyiz. Değil 80 metrekarelik evde oturmayı, 100 metrekarelik evlerde bile oturmayız. Bir ara 100 m²lik 2+1 evlerde kaldık kalmaya. Ama bugün küçük diye yüzüne bakmıyoruz. 3+1, 4+1, 5+1 şeklinde büyük evleri tercih ediyoruz.
Beş katlı binanın 1.katında kaldık. Her katta oturanlar vardı. Kaldığımız süre boyunca sokakta ve apartmanda ne ses vardı ne gürültü. Dış kapı bile sessizce otomatik olarak kapanıyor. Bizdeki gibi gürültülü kapanmıyor. Kısaca kafa dinlendirmek için birebir.
30 Mart 2026 Pazartesi
Havayolu Şirketleri
Üst Düzey Tanıdığa Yapılır mı Bu?
21 Mart 2026 Cumartesi
NATO 2.0
Emekli Tümamiral Cihat Yaycı, Türkiye'nin yetiştirdiği ender değerlerden biri.
Hem konusunun uzmanı hem de düşünen bir beyin.
Değişik kanallarda yaptığı konuşma videoları önüme düşer bazen.
Ekranlara çıkmadan önce konusuna enine boyuna hazırlanarak çıkıyor. Sınıf ortamında öğrencilerine ders anlatır gibi harita üzerinden konuşuyor. Çoğu ekran gediklisinin yaptığı gibi dönüp dönüp aynı şeyleri anlatmıyor. Yeni ve orijinal bilgiler veriyor.
Türkiye üzerine örülecek olası senaryolar üzerine kafa yormasıyla tanıyorum desem yanlış olmaz. Ne zaman önüne videosu düşse can kulağıyla dinlerim.
Önüme düşen videolarından birini dinleyince irkildim desem yanlış olmaz.
Türkiye'nin NATO üyesi olmasının önemine dikkat çekiyor konuşmasında. Gelen füzelerin NATO imkanlarıyla düşürüldüğünü bunun önemli olduğunu, bir NATO üyesi ülkeye saldırı olduğunda o ülkenin bu şekilde korunduğunu, ayrıca NATO üyesi bir ülke diğer NATO üyesi ülkeye saldıramadığını söyledi.
Bazıları, Türkiye NATO'dan çıkmalı dese de bunun yanlış olduğunu, bir ülke çıkmadan kimsenin bir ülkeyi NATO'dan çıkaramayacağını, Trump'ın zaman zaman ABD'nin NATO'dan çıkacağını söylemesinin tesadüfi olmadığını, yıllardır alttan alta bu söylemin dillendirildiğini, ABD NATO'dan çıkarsa NATO'nun dağılacağını, çünkü NATO demenin ABD demek olduğunu, ABD'nin çıkması demek NATO'nun masrafının karşılanamayacağı anlamına gelir.
NATO dağıldıktan sonra yeni NATO 2.0 kurmayı düşündüklerini, bu yeni NATO kurulmasıyla İsrail'in ve Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyetinin de bu yeni konsepte alınabileceğini ifade ediyor. Türkiye'nin dışarıda kalacağı bu yapıda, Türkiye Kıbrıs'ta işgalci durumuna düşürülebilir. Bu da Türkiye'nin Rum kesimi ve İsrail ile yani yeni NATO 2.0 ülkeleriyle karşı karşıya gelebileceği endişesini dile getiriyor.
Bu olası senaryoyu yabana atmamak gerek. Türkiye şimdiden tedbirini almalı. Çünkü 2025 yılında PKK elebaşı Duran Kalkan'ın "Dananın kuyruğu Kıbrıs'ta kopacak. Bakalım o zaman kimin başına ne gelecek" sözlerinin arkasında ABD ve İsrail'in olabileceğini söylüyor.
Sayın Yaycı, kısaca, NATO'nun dağıtılıp yeni kurulacak NATO'da Türkiye olmayacak. Bu durumda Türkiye İsrail ve Rum kesiminin hedefi haline gelecek diyor. Bu durumda Türkiye bir başına kalacak ve kendi göbeğini kendi kesecek.
PKK elebaşının daha yeni sayılabilecek bir tarihte Kıbrıs'ta dananın kuyruğunun kopacağını söylemesini de yabana atmamak lazım.
Açıkçası Yaycı'nın dile getirdiği bu senaryo beni endişelendiriyor. Zaten ABD ve İsrail; Mısır, Irak, Libya, Suriye, Lübnan derken İran'a yöneldi. İran'dan sonra oklar bize yönelebilir. Çünkü İsrail'in Siyonist politikası devam ediyor. Arzımev'ud'dan vazgeçmiş değil. Ülkemizin bir bölümü de onlara göre vadedilmiş toprak.
Tüm bunları dinleyince, bir ara Rauf Denktaş'ın oğlu Serdar Denktaş'ın, "Bizim üzerimizde bir şeyler pişiriliyor. Ama ne pişirildiğini bilmiyoruz. Anlamaya çalışıyoruz" sözü aklıma geldi. Görünen o ki dananın kuyruğu Suriye'den ziyade Kıbrıs'ta kopacak.
İnşallah bu senaryo gerçekleşmez. Endişe de yersiz olur.
19 Mart 2026 Perşembe
Borçlu Olmayı Gör
1992 yılıydı. Gaziantep Nizip'te çalışırken oturduğum evin pis su gider borusunda bir çatlak oluştu. Bir çeşmeci buldum. Çeşmeciye, maaşa iki, üç gün var. O zamana kadar beklersen, işimi yapıver. Maaşı alır almaz gelir öderim. Borcum borçtur. İstemek için gelme dedim. Tamam dedi.
Çeşmeci işini yaptı gitti.
Bir pazar gününün sabahıydı. Sabah 7,5-8.00 sularında, kapının zili acı acı çaldı. Gözlerimi ovuşturarak kimdir diye pencereden dışarıya baktım. Çeşmeci idi kapıda bekleyen. Hayırdır dedim. "Bugün maaş günü. Borcumu almaya geldim. Hani maaş günü verecektin" dedi.
Güler misin ağlar mısın, kızar mısın? Be kardeşim, sabah sabah derdin ne? Vereceğim dedim ya. Ayrıca gelmene gerek yoktu. Bugün pazar. Tatil gününe geldiği zaman maaşlar yatmaz, ilk iş günü yatar. Yarın çekip vereceğim. Buraya kadar zahmet etmişsin dedim. "Ha tamam öyleyse" dedi gitti.
Bilmeyenler için söyleyeyim. Aradan yıllar geçti. Yanlış hatırlamıyorsam, o zamanlar maaşlar tatile denk gelince pazartesi hesaba yatardı. Şimdiki gibi EFT ya yoktu ya da yaygın değildi. Herkesin banka hesabı olmazdı.
Ertesi günü ilk işim erkenden kahvaltıyı yaptıktan sonra çarşıya çıkıp Ziraat Bankası önündeki ATM'ye gitmek oldu. Çünkü çeşmecinin sağı solu belli olmazdı. Tekrar param da param diye kapıma dayanabilirdi.
Belli ki cins birine iş yaptırmışım. Cins birinden de dengeli bir hareket beklemek safdillik olur.
Ama çatmıştım işte böyle birine. Borcumu öteleyen, borcuna sadık olmayan, borcunu isteten biri olsam gam yemem. Ne alacağımı isteyebilirim ne de borcumu istetirim. Günü gelince ilk işim borcumu ödemek olur. Çünkü istetmeyi sevmem. Borçlu da duramam. Ne zamanki borcumu öderim. İşte o zaman rahatlarım. Gel de bunu benim araya araya bulduğum çeşmeciye anlat. Bu arada bizim borçlu devlet bu borçla iyi rahat ediyor.
*
2003 ya da 2004 yılı olsa gerek. Adana'da Çakmak Plaza'da küçük bir esnaftan çocuklara kıyafet almıştım. Esnaf aldıklarımızı poşete koyup uzattı. Ben de ödeme için kredi kartını. "Bizde kredi kartı yok" demez mi. O zaman bende de nakit yok. Bu durumda aldıklarım kalsın dedim ve poşeti tezgaha koydum. Esnaf, "Koyma tezgaha. Al poşeti götür" dedi. Anlatamadım galiba. Maaş öncesi bende para yok dedim. "Götür, çocuklar giysin. Sonra verirsin" dedi. İyi de beni tanımıyorsun. Çıktıktan sonra getirmesem, beni nerede arayıp bulacaksın bu koca Adana'da dedim. "Götür. Sen getirirsin. Sende getirmeyecek göz yok. Getirmesen de canın sağ olsun" dedi. O zaman yazar mısın borcumu bir yere dedim. "Yazmaya gerek yok" dedi, poşeti elime verdi. Dükkandan çıktım ama içim içime sığmadı. O anki yaşadığım mutluluğu anlatamam. Eve giderken adeta ayaklarım yere basmadı. Çünkü fellah denilen Adanalı tanımadığı bana güvenmişti.
Tam hatırlamıyorum ama maaşa üç beş gün vardı. Maaş günü ya dersimin olmadığı ya da hafta sonu tatili olan bir gündü.
Sabah evde kahvaltıyı yaptıktan sonra oturduğum mahalle olan Belediye Evleri Mahallesinden (Adana Koop) dolmuşa binip çarşıyı boyladım. ATM'den parayı çekip esnafın dükkanına girdim. Sizden kıyafet almıştım. Borcumu getirdim diye kendimi tanıttım. Teşekkür edip ayrıldım.
Borcumu ödemenin ve bana güvenenin güvenini sarsmamanın mutluluğunu da çıktıktan sonra yaşadığımı söylemeliyim.
Çok dürüst biri olmasam da borcumu ödeme konusunda titiz ve duyarlıyım. Borcumu getirmesem de adam peşime düşecek biri değildi. Ki senet bile yapmadı, deftere de yazmadı. Peşime düşecek olsa Adana kazan, ben kepçe. Arasın ki bulsun. Gel de bunu Nizip'teki çeşmeciye anlat.
Geçmişte başımdan geçen bu iki anekdot, borcuna sadık olmayan kişileri görünce aklıma geldi. Bunu da bir başka yazımda ele alayım.
ABD-İsrail ve İran Savaşının Düşündürdükleri
Üretici Dertli
18 Mart 2026 Çarşamba
Ramazanın Düşündürdükleri
Ramazan ayı Müslümanlar için önemli bir ay, mübarek bir ay, on bir ayın sultanı; rahmet, mağfiret ve cehennem azabından kurtulma ayı. Bu ayda şeytanlar zincire vurulur denir.
Bu ay oruç tutan, Kur'an okuyan, ibadet yapan için ruhu ve bedeni rektefiye etme ayı aynı zamanda.
İçinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini barındıran aydır.
Kur'an ayıdır aynı zamanda. Mukabele ve hatim okuma geleneği yine bu aydadır.
Kişinin açlık ve susuzlukla imtihan edildiği aydır.
Oruç tutanın nefsine hakim olduğu aydır.
Oruç tutan için güçlü bir irade beyanının olduğu aydır.
Belli saatte yeme ve içmeden kesilme, aynı zamanda aynı vakitte yeme, içme ayı.
Zekatıyla, fitresiyle, fidyesiyle sadakasıyla, yardım kolisiyle fakir ve fukaranın gözetildiği, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı aydır.
İzzet, ikram ve iftar davetlerinin yapıldığı, sofra menüsünün çeşitlendiği aydır.
Sair zamanlara göre oruç tutana bol zamanın kaldığı bir ay ama üretim ve çalışma yönünden zayıf bir ay. Çünkü zaman bol ama aç ayı oynamaz misali oruç tutanda çalışma şevkinin olmadığı bir ay. Tembellik, rehavet, üşengeçlik bu ayda kendini gösterir.
Uyku probleminin had safhada olduğu, uyuşukluğun hiç uzaklaşmadığı, çalışma temposunun iyice düştüğü, iftarın dört gözle beklendiği ay.
Kısaca oruç, teravih, namaz, Kur'an okuma, hayır ve hasenat yönünden bereketli bir ay. Yalnız aynı bereket, çalışma ve üretmede yok.
Hem ibadet hem de üretme ve çalışma olsun isteniyorsa ramazanlara mahsus bir mesainin yürürlüğe konması hem ibadet hem de üretme yönünden elzemdir diye düşünüyorum. Çünkü bitimi ihmal etmeden ikisini de birlikte yürütmek lazım.
14 Mart 2026 Cumartesi
Suriyeli Gözüyle Devletsiz Kalmak
2016-2021 yılları arasında kiracı olarak bir villaya taşınmıştım. Aynı sitenin içinde beş yıl boyunca komşuluk yaptığımız, gidip geldiğimiz iki Suriyeli kardeş vardı. "Bir Taşınma Hikayesi" başlıklı yazımda bu iki kardeşten bahsedeceğim demiştim.
İki kardeş aynı villada kalıyordu. İkisi de evli idi. Sanırım bacanak idiler aynı zamanda. Villanın bir katında biri, diğerinde öbürü oturuyordu. Villanın giriş katında büyükçe bir salon, wc ve mutfak vardı. Giriş katı ortak kullanıyorlardı zannedersem.
Bu iki kardeş, iç karışılık dolayısıyla Suriye'den Konya'ya göç etmiş, binlerce Suriyeliden ikisi idi.
Babaları doktormuş. Ayrılmasına izin vermemiş Beşşar Esad. Babalarını bırakarak Şam'dan Konya'ya gelmişler.
Her iki kardeş de ilahiyat fakültesinde Arapça derslerine giriyordu o zaman. Bir tanesi güzel Türkçe konuşurken, abisi, konuştuğumuzu anlar fakat Türkçe cevap veremezdi. Kardeşi yokken bizimle bir konuyu konuşması gerektiğinde tercümanlık yapsın diye küçük çocuğunu yanında getirir, o şekilde anlaşırdık.
Pandemi döneminde dükkan açmak için çalışanlarına izin almaları gerekiyormuş. Bunun için resmi makamlara dilekçe ve bazı evrakı sunmaları gerekiyormuş. Türkçe konuşan kardeşi aradı, hocam yazıcı var mı diye. Var dedim. Abim, yarın gelse de yazıcıdan çıktı alabilir misin dedi. Yarın değil, şimdi gelsin, yardımcı olayım dedi. Akşam 23.00 suları idi. Oğluyla beraber geldi Türkçe konuşamayan. Rahatsız ettiğine dair birkaç defa özür diledi oğlu aracılığıyla. Problem yok, sıkıntı etme dedim ise de rahatsızlık verdiğine dair mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Flaştan evrakları açıp dilekçe ve evrakı düzenledim. Kaç nüsha istedi ise çıktı alıp verdim. Borcunu sordu. Para vermek için israr etti. Borcunuz yok. Bunun lafı olmaz dedim. Giderken tekrar özür dileyince, oğluna, şu babana söyle bir defa daha özür dilerse problem olduğunu ve rahatsız ettiğini söyleyeceğim dedim. Elini göğsüne götürerek yarım Türkçesi ile tamam, teşekkür ederim deyip ayrılmıştı.
Bu iki kardeşin, çocuklarının ve TEOG sonucuna göre yeğenlerinin okullara yerleşmesinde ne zaman bir teşriki mesaim ve katkım olsa nezaketlerine ve efendiliklerine hayran kaldığımı ve takdir ettiğimi belirtmeliyim.
Bu iki genç Şamlı Suriyeli ile birkaç yıl komşuluk yaptık. Konuşmaları, hal ve tavırları çok efendice idi.
Yolda beni gördükleri zaman dururlar, gideceğim yere kadar götürürlerdi.
Evlerine misafir olduk, evimize misafir geldiler.
Kestiğim kurban etinden pay verdim. Kabul etmediler.
Bir süre sonra Türk vatandaşlığına geçtiler. Vatandaşlığa geçtikten sonra Şam usulü tatlı dükkanı açtılar.
İlahiyatta öğretim üyeliği görevini niye bıraktınız dediğimde, "Daha önce yabancı statüsünde sözleşmeli olarak derslere girdik. Ne zaman ki Türk vatandaşı olunca, fakülte," Siz artık derslere giremezsiniz. Türk vatandaşı oldunuz. Burada ders okutmak için Ales'e girmeniz gerekir" demiş. "Ales de bize göre değil" deyip tatlı dükkanı açtılar.
Çarşıdan geçerken beni gördükleri zaman dükkandan çıkıp dükkanlarına oturttular, tatlı ikram ettiler. Sattıkları tatlıları da birinci sınıf. Bizimki gibi şerbetli değil. Tatlının her bir tarafı Antep fıstığı ile dolu. Elini batırmadan, eline çatal almadan çerez yer gibi yiyorsun.
Kısa zamanda önce birine ev alıp eşyasını taşıdılar, sonra diğeri de aldı, villadan taşındılar.
Bir defasında Meram Bağlarında piknik yapacaklarmış, karşı komşuyla beni de çağırdılar. Piknik sonrası çay içmeye gelelim dedik.
Yanlarına vardığımızda, pişirdikleri etten bir parça tadımlık aldık. Çayımızı içmeye başladık. Piknik için seçtikleri yer ücra bir yerdi. Hafif karanlıktı. 10-15 kişi varlardı. Tanıştırdılar. Hepsi Suriyeli idi. Hepsinin işi vardı. İçlerinde toptancılık yapan bile vardı. İmkan yönünden gördüğümüz Suriyelilerden daha iyi durumdaydılar.
Çaylarımızı içip muhabbetimizi yaptık. Kalkmadan önce bizi pikniğe davet eden iki kardeş ayağa kalktı. Üç dört tane çocuğu da yanlarına aldılar. Ellerine birer poşet alıp bir güzel mıntıka temizliği yaptılar. Bu yönlerini de takdir ettim.
Sonrasında iadesi ziyaret yaptık komşuyla birlikte. Yanlarında dedeleri de vardı. Komşu sordu. "Suriye'nin bugün bu duruma geleceğini yani iç karışıklığa sürükleneceğini bilseydiniz nasıl davranırdınız" dedi. "İlk başlarda demokratik hak olarak meydanlara çıktık. Elimizde hiçbir şey yoktu. Şiddete başvurmadık. Ne zamanki üzerimize uçakla bombalar atılmaya başlanınca neye uğradığımızı şaşırdık. Kendimizi burada bulduk. Sonucun böyle olacağını bilseydik bu yola kalkışmazdık" dedi. Bombayı kim attı dediğimizde bilmiyoruz dediler.
Yine komşu, "İleride Suriye'ye dönmek ister misiniz" diye sordu. "Suriye şimdiden üçe bölünmüş durumda. Bir kısmında ABD var bir kısmında Rusya var bir kısmında da Türkiye var. Bu durumda nasıl gideriz" dedi. (Bu konuşmayı yaptığımız zaman Suriye'de şimdiki yönetim yoktu. ABD ve Rusya'nın işgali söz konusuydu. PYD ile mücadele için Türkiye'nin Suriye'ye operasyon yaptığı yıllardı.)
Bu konuşmada en dikkatimi çeken "Bu duruma geleceğimizi bilseydik demokratik tepkimizi göstermek için meydanlara çıkmazdık" cümlesi idi.
Öyle ya bunun sonucunda ülkeyi terk edip göçmen durumuna düşmek varsa demokratik haklar yerine, mevcut durumu kabullenirlerdi. Çünkü en kötü ülke devletsiz ülkedir. En kötü devlet yönetimi devletsiz olmaktan iyidir.
Bu durumu Iraklılar, Libyalılar da çok iyi bilir.
Çıkardığım sonuç, en kötü devlet yönetimi bile devletsiz olmaktan iyidir.
FB'ye Yazık Ediliyor
Futbol hakkında zaman zaman kalem oynatsam da hiçbir takımın fanatiği değilim. Benim spora ilgim yediden yetmişe bu ülkenin çoğunda olan futbol kadardır.
Hafta sonları geldiğinde şampiyonluğa oynayan kulüplerin skorlarına bakarım. Konyaspor, GS ve FB'nin sonuçlarını merak ederim. Ayrıca maça gitmem, TV'de bu takımların maçlarını da izlemem. GS, FB'nin Avrupa maçlarını fırsat bulursam izlerim. Bir de Milli Takımın maçlarına bakarım.
Zaman zaman kısa videolara bakarken önüme gelen FB ve GS takımlarına alt yorumcu analizlerini izlerim.
Bazen futboldan koparım. Sadece sezon sonu şampiyon olan, Super Ligden düşen ve Super Lige çıkan takımları merak ederim.
Küçüklüğümde FB'li idim. Mahalle arası maçlar yaparken kendi aramızda her birimize futbolcu isimlerini verirdik. Bana da Engin demişlerdi.
Bir gün benden iki yaş büyük amca oğlum, "Takım değiştiriyoruz. Bundan sonra GS'li olacağız" dedi. Türklerin Müslüman oluşu gibi mahalledeki çoğumuz topluca GS'li olduk. Niye GS'li olduk, o yıl GS şampiyon oldu da amca oğlum takım mı değiştirdi? Bunun sebebini de bilmiyorum.
Kendi aramızda maç yaparken çoğu akran yeni takımımız GS'li futbolculardan isim seçti. Benimki yine Engin olarak kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, FB'de oynayan Engin de GS'li futbolcu olmuştu.
Hem GS hem de FB tıpkı BJK ve Trabzonspor gibi köklü kulüp. Şampiyonluklar bu kulüplerde daha fazla. Bu dört kulübün Türkiye'nin her bir tarafından taraftarı var. Bu dört kulüp rekabette olmazsa olmaz kulüplerdir.
Takım olarak GS'yi tutsam da ülke futbolunun gelişmesi bakımından iyi oynayanın şampiyon olmasını isterim. Aralarında rekabet olsun isterim. Ülke şampiyonluğunun yanında kulüplerimizin Avrupa arenasında başarılı olmasını isterim.
Kulüplerimizin alt yapıya önem vermesini, olur olmaz yabancı futbolcu transfer etmemesini, ülke parasının yabancılara gitmemesini isterim. Alt yapıya ne kadar önem verilirse Milli Takıma daha fazla futbolcu seçeneği söz konusu olacak. Bu ülke de yabancı futbolcuya cennet olmayacak. Yabancı futbolcu alınacaksa da gelecek vadeden, giderken kulüplerine para kazandıran olmasını isterim. Ahı gitmiş, vahi kalmış, elde kalacak futbolcu transferlerinin yapılmamasını isterim.
Bu ülkeye esas başarı getirecek olan alt yapıdan yetişen futbolculardır. Bunun örneği de 2000'li yılda UEFA ve Super Kupayı müzesine götüren GS'dir. GS'yi başarıya götüren de üç dört yabancı dışında alt yapıdan yetişen futbolculardı.
Belki güleceksiniz belki çok saçma bulacaksınız ama FB deyince isminden hareketle Fener Rum Patrikhanesi, GS deyince Fransızların açtığı Galatasaray Lisesi aklıma geliyor. Kısaca iki isim de bana bu çağrışımları yapıyor.
Buna rağmen önce FB'li sonra da GS'li oldum. Ne Fenerbahçe Rum Patrikhanesi'nin ne de GS Fransızların. Her ikisi de bu ülkenin takımı. Zaman zaman GS'nin ismi FETÖ ile anılsa da bunun da GS'ye haksız bir itham olduğunu düşünürüm.
Yazıya koyduğum başlığa bakarsanız, bu yazı FB yazısı olacaktı. Bir girdim, çıkamadım gördüğünüz gibi. Malumunuz FB ligin sonuncusu ve düştü gözüyle bakılan Fatih Karagümrükspora 2-0 yenildi. Bu sonuçla sezonun ilk yenilgisini aldı ve şampiyonluk adaylığında en büyük yarayı aldı.
Bir GS'li olarak FB'nin şampiyon olmasını istemem. Yenilmesi açıkçası sevindirdi. Aynı duygular FB'liler de de vardır. Sevinmenin ardından üzüldüm. Şampiyonluğa oynayan bir kulüp bu sonucu almamalıydı. Meydanın GS'ye bırakılması, futbolda rekabetin zayıflaması demektir. Takımlar öyle iyi olmalı ki bir seyir zevki olan futbolumuz gelişsin. Rekabet ortamı kalkarsa takımlarımız annelerinin liginde birbirlerine horozlanırlar dururlar.
Geleyim FB'ye. FB'ye yazık ediliyor. Bu takıma en büyük zararı da FB'ye başkan olanlar veriyor. Hem Aziz Yıldırım hem Ali Koç bu kulübü kendi çiftlikleri gibi yönetti. Saran biraz farklı diye düşündüm. Görünen o ki bu da selefi olan kişileri aratmayacak.
FB'nin yönetim sorunu var. FB zenginler kulübü. Parası olan bu kulübe başkan yapılıyor. Parayı veren de takım kuruyorum diye parayı har vurup harman savuruyor. Geldiler mi, gitmeyi de bilmiyorlar. Tıpkı bizim siyasi liderlerimiz gibi. Bu kulüp GS gibi ekiple yönetilmiyor, adeta tek kişiden oluşan bir yönetim görüntüsü var. Parayı veren bu kulüpte düdüğü çalıyor.
FB'liler başarılı olmak istiyorlarsa ilk önce bu tek kişi yönetiminden kurtulmalı. Takımı ekibe havale etmeli. Bu takım zenginlerin oyuncağı olmamalı. Kulüp iş bilen ehil insanlara teslim edilmeli.
Bildiğim kadarıyla FB'nin para sorunu yok. Yönetim sorunu var. FB kulübü üyeleri ilk önce zengin başkan klasiğine neşter vurmalı. Kulübü ortak akıl yönetmeli. Bir futbol politikası olmalı. Her sene futbolcu ve teknik direktör değiştirmekten vazgeçmeli.
Bir de her başarısızlığa kulp bulmaktan, mazeret ve gerekçe üretmekten bu kulüp sevenleri vazgeçmeli. Başarısızlığa kılıf bulmaktan uzaklaşmalılar. GS ile rekabet etmeleri güzel ama GS ile yatıp kalkmaktan da vazgeçmeliler. Fazla haset iyi değildir ancak kendisine zarar verir.
Eğer dediğim yapılmazsa FB kolay kolay belini doğrultamaz. Bu günleri mumla arar. Bu da hem FB'ye hem de ülke futboluna zarardan başka bir şey değildir.
13 Mart 2026 Cuma
Fıtrat Hadisi
Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.
Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.
Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.
Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım.
1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".
2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".
Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.
Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.
Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.
Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.
Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.
Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.
Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz.
Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum.
12 Mart 2026 Perşembe
Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri
Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.
Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.
Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum.
Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:
Bu aya hürmet gerek
Nimete şükür gerek
Mübarek ramazanda
Hakk'a ibadet gerek
Göz aydın hepimize
Mübarek günler bize
On bir ayın sultanı
Hoş geldin evimize
Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek".
Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.
Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi.
En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi.
Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı.
10 Mart 2026 Salı
ABD ve İsrail'in Acziyeti
Trump, "Savaş büyük ölçüde bitti. İran'a büyük zarar verdik" açıklaması yaptı.
Bu demektir ki savaşın son demleri.
Yine bu demektir ki ABD ve İsrail'in İran'a başlattığı 12 gün savaşının ardından aynı ikilinin tekrar başlattığı savaşın 10. gününde yaptığı bu açıklamayla Trump havlu atmış görünüyor.
Çünkü ne 12 gün ne de 10. gününde İran'ı dize getirmiş durumdalar. İran yakılıp yıkılsa da yönetimiyle dimdik ayakta. Ne yönetim değişti ne de ülkede iç karışıklık çıktı.
Bakmayın Trump'ın zafer naraları attığına. İran'a verdikleri zarar İran'ın sakalını kesmekten ibaret.
Bu ikilinin hesapları tutmadı. Ne İran halkını yönetime ayaklandırabildiler ne körfez ülkelerini savaşa dahil edebildiler ne kendileri adına kara savaşı yapacak figüran bulabildiler.
Bir enkaz bırakarak arkalarına bakmadan çekip gidecekler.
Bu gidişle cesaret edip üçüncü defa İran'a saldırı akıllarını ucundan geçmeyecek. Rezil olduklarıyla kalacaklar. Oturup biz bu haltı niye yedik deyip duracaklar.
Bir defa savaş orantısızdı. ABD ve İsrail son silah teknolojisine sahip olmasına rağmen yıllardır ambargo altındaki İran'ı dize getiremedi. Üstelik İngiltere ve Fransa başta olmak üzere adeta bütün NATO arkasındaydı bu ikilinin. Buna rağmen başarılı olamadılar.
Trump ve İsrail'in üstünlüğüne rağmen bu savaşta başarılı olamaması, bir anekdotu aklıma getirdi.
Üniversitede okurken Merkez PTT'nin arkasında bulunan Ulusan İşhanı'nın içinde, Karadenizler Çay Ocağı isminde bir çay ocağı vardı. Buranın müşterileri genelde üniversite öğrencisiydi. Buraya gelenler satranç oynar, çayını içer, gazetesini okurdu.
Beni kendine rakip gören biri vardı. Beni yenmek için karşıma çıkar, her defasında yenilirdi. Bana yenilmeyi bir türlü hazmedemezdi. Oyun bittikten ve ben gittikten sonra "Ben bunun oyununa değil, çenesine yeniliyorum" dermiş.
Yenildikçe, yenilen güreşe doymaz misali beni yenmek için benimle oynamaya can atardı. Yine bir gün teklif etti. Oynamaya başladık. Oyunda benim sadece bir filim kaldı. Onunsa aşağı yukarı tüm taşları duruyordu. Normalde taşım azalınca, oyun senin der, oyunu bırakırım. Bu defa demedim. O benim filimi yemek için uğraştı durdu. Ben de kaçtım. Tam pat pozisyonuna gelince, yemesi için fili önüne koydum. Epey bir düşündükten sonra "yerim" dedi. Fili yedi. Pat dedim. Oyun pat olmasına rağmen hiç konuşmadan satranç tahtasından başını kaldırmadan bir 15 dakika düşündü.
Ne düşünüyorsun? Oyun pat dedim. Bu sözüm üzerine yine uzunca düşündü. Ardından, "Olsun. Oyun yine benim sayılır" demez mi. Böyle demesine, oyun niye senin sayılır? Bunca taşın varken, oyun üstünlüğü sende iken bu oyunu pat yapman ve beni yenememen senin acizliğini gösterir dedim. Hiç cevap veremedi.
O hesap bu orantısız savaşta ABD ve İsrail, İran'a karşı o kadar güçlü olmalarına rağmen İran'ı yenemediler. Adeta acizliklerini göstermiş oldular.
Ümit ederim ki bu savaş ABD ve İsrail'in zayıflamasına, ardından yok olup gitmesine vesile olur.
9 Mart 2026 Pazartesi
İran, Yedi Düvele Karşı
Nasıl Bir Ülke İsterdim?
Ülkemi, başka ülkelere muhtaç etmeyecek şekilde kendi kendine yeten olması için çabalardım.
Ar-Ge'ye büyük önem verir. Katma değeri yüksek, marka değeri olan mal ve ürün üretirdim.
Gelir ve gider dengesini sağlar, cari fazla vermesi için çabalardım. Kolay kolay borçlanmaz, durmadan faiz ödemezdim.
ABD, İngiltere, Rusya gibi ülkelere topraklarımı açmaz, ülkemde askeri üs açmalarına izin vermezdim.
Eğer bir ülke, ülkemde üs açmak isterse karşılıklılık ilkesi çerçevesinde izin verirdim. Burada amaç iki ülkede karşılıklı üs kurulacak. İrade ve inisiyatif üssün bulunduğu ülkede olmak şartıyla kurulan bu üsler iki ülkeyi düşmanlara karşı koruyacak.
Ülkemde askeri üsse izim verirsem de bu üssü komşu ülkelere karşı kullandırmazdım. İstihbarat desteği de vermezdim.
Caydırıcı olması bakımından zamanın ruhuna uygun her türlü silah ve teçhizatı yapar, savunma sanayimi güçlendirirdim. Sömürgeci devletlerden savunma sanayiine ait hiçbir şey almazdım. Kendi yağımla kavrulma yolunu tercih ederdim. Fazlasını diğer ülkelere ihraç ederdim. Bunun için ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ve insan kaynağını iyi yönetirdim.
Erken emeklilik adı altında oportinist davranmaz, SGK yaşıyla oynamazdım. Ülkede emekli sayısını değil, çalışan sayısını artırırdım.
Hangi kurumda, statüsü ne olursa olsun bankamatik memurunu barındırmazdım.
Siyaset adamı değil, devlet adamı olmayı tercih ederdim.
Ülkemin menfaati neyi gerektiriyorsa siyasi hayatıma mal olsa da radikal karar almaktan ödün vermezdim.
Ülke menfaati ile kendi çıkarım örtüşmezse, kendimi ülkeme feda ederdim.
Yanımda çalışan, iş verdiğim üst düzey insanların kendimden kapasiteli olmasını tercih ederdim.
Hamaset ve slogana dayalı bir politika izlemezdim.
İzlediğim politikadan dolayı Ülkemi zarara uğratmışsam, ilk bedel ödeyen kendim olsun isterdim.
Adaleti üstün tutar, haklının yanında yer alırdım.
İnsanları kutuplaştırmazdım.
Görüşümden dönersem, bunu ilk ben açıklamak isterdim. Zikzak çizmemeye çalışırdım. Gittiğim yolun yanlış olduğunun farkına vardığım zaman hiç oyalanmadan yanlışımı düzeltirdim.
Neysem o olurdum. Kendimi olduğundan farklı göstermezdim.
Muhacir Pazarı ve Trafik
Cumartesi günü ilçemde vefat eden bir cenazeye katılmak için saat 15.00 sularında evden çıktım. Karatay Terminalinden bir arkadaşı alıp ikindi namazına ilçeye yetişeceğim.
Eski Stat'ın güneyinde bulunan okullar güzergâhından giderken trafik durdu. Dur, kalk, kalk dur, dur dur, kalk yaptım. Kaç defa yaptım bilmem. Kambumbağa yürüyüşünden beter bir hızla Balık Hali önündeki kavşaktan geri dönüp arabaya yakıt aldım. Ödeme yaparken pompa görevlisine, bu saatte bu trafiğin derdi ne böyle dedim. "Pazar var abi. Görmüyor musun?" dedi. İyi de bugün daha cumartesi. Esas pazar yarın değil mi dedim. "Pazar, cumartesi gününden itibaren kuruluyor. Bugün de cumartesi. Her hafta böyle" dedi. Daha saat 15.00 suları. İftar vakti buranın trafiği nasıl olur dedim. Ödemeyi yapıp ayrıldım.
Anıt tarafından dolaştım. Tekrar Balık Hali kavşağından Yeni Larende Caddesini takip etmek zorundayım. Anıt tarafından Larende'ye giden yoldan da gitmek ne mümkün. Araçlar dur kalk yapa yapa gıdım gıdım ilerliyor. Kavşakta centilmenlik geçerli. Kim centilmenlik yaparsa oranın trafiği kilitleniyor. Arabalar arka sıra sıralanıyor. Diğer taraftan arabalar biraz nefes alıyor.
Kavşak boş bırakılmadığı için Eski Garaj, İl Tarım Müdürlüğü, Anıt ve Orman Müdürlüğü tarafından gelen araçlar kavşakta kilitleniyor.
Hoş, kavşak açık olsa bile okulları sağına alarak Eski Garaj tarafına gidecek araçlar Muhacir Pazarı'nın kuzeyine gelişigüzel park yaptığından dolayı bu güzergah iyice tıkanıyor. Buraya park eden araçların pek azı pazara gelen müşterilere ait olsa da çoğu araç pazarcı esnafının aracı. Pazarcı esnafı aracını yola paralel park etse yoldan iki araç gidebilir. Ama araçlar yola dik bir şekilde park ediliyor. Yolun çoğu yerinde trafik tek şerit işliyor. Park eden ve parktan çıkan araçların girip çıkmasıyla geriye kalan tek şerit de işlemiyor.
Ağır aksak, dur kalk Eski Garaj'a gecikmeli bir şekilde geldim. Arkadaşı alıp Karaman Caddesinden çevre yola çıktık.
İkindi namazına yetiştik. Cenaze namazı, defin işleminin ardından musallanın önünde okunan aşrı şerifin ardından diğer bekleyenlerin önüne geçerek cenaze yakınlarına başsağlığı diledik.
Saat 17'00'i geçtikten sonra yola çıktık. İftara bir şekilde yetişmemiz gerek. Akşama da Harmancık tarafında iftar yapacağım. Şehir içi trafiğine girersem iftara yetişemem, ev sahibini de bekletmek zorunda kalırım endişesi yol boyunca aklımın bir köşesindeydi. Evden telefon açtılar. "Şehir içi trafiğine girme. Biz buradan geçeriz" dediler.
Saat 18.05’te KaramanYolu Kavşağına geldik. İftara 35-40 dakika kaldı.
Yanımda benimle birlikte cenazeye katılan arkadaşa, gündüz 15 sularında çarşı trafiği felç. İftar vakti daha kalabalık olur. Davetli olduğum iftara da yetişememe durumum var. Ben çevre yoldan Antalya Çevre Yoluna dönsem, seni de burada indirsem, buradan dolmuşla Eski Garaj'a gitsen dedim. Olurdu, olmazdı, dolmuş geçmez bu saatte dese de tamam ineyim dedi. Arkadaşı indirip iftara yakın misafirliğe yetiştim. Çünkü çevre yolu da kalabalıktı. Sait zamanlardaki yeşil dalga işlemedi. Tüm kırmızılarda durdum.
Arkadaşa ayıp ettiğimin farkındayım. Zira onu aldığım yere bırakmam gerekirdi. Fakat güpegündüz karşılaştığım trafik yoğunluğu gözümü korkuttu.
Tekrar Muhacir Pazarı'ndan kaynaklı trafik sıkışıklığına geleceğim. Çünkü pazar günü trafik yoğunluğunu anladım da cumartesi günü de bu pazardan kaynaklı trafik keşmekeşliği söz konusu.
Macur Pazarı’ndan kaynaklı bu trafik yoğunluğu yıllardır bilgim bileli böyle. Pazarın altına otopark yapılacak dendi. Pazar yıkıldı. Sonra her ne sebepten ise kapalı otoparktan vazgeçildi. Pazar eski haline tekrar getirildi. Her cumartesi ve pazar Konya'nın en büyük pazarı olarak hizmet vermeye devam ediyor.
Şu var ki pazarcı esnafı satış yapacak, pazara gelenler de buradan alışverişini yapacak diye trafiği bu derece işlemez noktaya getirmeye kimsenin hakkı yok. Cumartesi ve pazar günleri bu caddeden ambulans, itfaiye vb. araç geçecek olsa yolun açılması epey zaman alır. Çünkü ne itfaiye aracı ne de ambulans geçebilir.
Alternatifi olmayan bu güzergahı rahatlatmanın yolu ne olabilir?
Bugün Konya'nın her bir semtinde semt pazarı kurulmakta. Pazardan alışveriş yapan insanımız pazar ihtiyacını mahallesinden karşılayabilir. Pekala bu pazar kaldırılabilir. Bu pazar kalkarsa bir eksiklik hissedilmez.
Pazarın tarihi özelliği var. Pazar buradan kalkmaz denirse, pazar kurulan yerin altına kapalı otopark yapılabilir. Mezarlık ya da tarihi buluntular var gerekçesiyle kapalı otopark yapma imkanı yoksa;
Bu pazar az geri tarafa kaydırılabilir. Çünkü pazarın arka tarafı kentsel dönüşüm uygulamaya müsait.
Pazar yerinde duracaksa, pazarın önündeki gidiş ve geliş caddeye araç parkı yasaklanabilir. Araçlar pazarın arka tarafındaki uygun yerlere park için yönlendirilebilir.
Pazarın önündeki caddeye araç parkı yapılacaksa, park eden araçların yola paralel park yapması sağlanabilir. Bu durumda trafik iki şerit akar.
Balık Hali önündeki kontrolsüz dönel kavşak trafik sıkışıklığına sebebiyet veriyorsa bu kavşağa trafik ışığı konabilir. Yeşil yanan taraf saniyeler içinde boşalabilir. Bekleyen yol, kırmızı ışıktan dolayı bekler.
Aklıma gelen çözüm önerileri bunlar. İstenirse hafta sonu bu güzergâhın trafiği rahatlatılabilir. Yeter ki Macur Pazarı'ndan kaynaklı bu trafik sıkışıklığını yetkililerimiz dert edinmiş olsun. Mutlaka çözüm yolu bulunur.
Bir diğer husus, pazar günü Konya'nın en büyük pazarı diye soluğu bu pazarda alanlara da bir sözüm olacak. Muhacir Pazarı'nın müşteriler için hiç avantajı yok. O kadar yolu tepmeye gerek yok. Evet, bu pazar büyük olmaya büyük. Her çeşit ürünü burada bulmak mümkün. Pazarcı esnafı da çok. Yalnız Muhacir Pazarı esnafının çoğu, nasılsa bu pazara her yerden insan gelir diye müşteriye çürük çarık ne varsa doldurup veriyor. Aynı pazarcı diğer semt pazarlarında tanındığı ve haftalık aynı müşterilere satış yaptığı için bu pazar kadar çürük çarık vermiyor. Çünkü çürük, çarık verse öbür hafta müşteri kendisine gelmeyeceği için müşteri kaybına uğrar. Halbuki Muhacir Pazarı'na ise her semtten gelen müşteriye kalitesiz ürün verse, bu müşteri haftaya gelmese bile başka yeni müşteri düşüyor tezgahına ve pazarcı işini çıkarıyor.
Bence pazar müşterilerinin evlerine yakın semt pazarlarından alışveriş yapmalarında fayda var. Hem o kadar yolu tepmezler hem trafiği kilitlemezler hem yakıt yakmazlar hem kanmamış olurlar. Belki kendi semt pazarlarında üç beş kuruş fazlaya sebze ve meyve alırlar ama bilsinler ki Muhacir Pazarı'ndan aldıkları sebze ve meyveye değer.
7 Mart 2026 Cumartesi
Yüzü Eskitmenin Yolu
Pazartesi ders zili çalmadan önce ve cuma günü son ders zili ile birlikte okullarda İstiklal Marşı söylenir.
Öğrenci, öğretmen hep birlikte İstiklal Marşı’nı söylemeden önce çoğu okul müdürü eline mikrofonu alır. Hatada en az iki defa rutin konuşmasını yapar. Konuşur konuşur. Konuştukça coşar. Eser, gürler, asar, keser. Hava soğuk, sıcak, rüzgarlı demez.
Genelde okul kıyafeti, devam-devamsızlık, saç-sakal üzerinde durur. Okul kıyafetiyle gelmeyen öğrencileri okula almayacağını ifade eder. Bunu okulun ilk haftasından son haftasına kadar bıkıp usanmadan “Önümüzdeki haftadan itibaren kılık kıyafeti okul kıyafeti olmayan kimseleri okula almayacağını” söyler.
Mikrofonun ayrı bir cazibesi olmalı. Ele alındı mı kolay kolay bırakılmıyor.
Mikrofondan yayılan sesi sadece öğrenci ve öğretmen dinlemez. Civarda ne kadar ev varsa evin sakinleri de dinler.
Ardından İstiklal Marşı söylenir.
Müdürün konuşması çoğu öğrencinin bir kulağından girer, öbüründen çıkar. Kurallara uyan uyar, uymayan yine uymaz.
Hiçbir okulda kolay kolay okul kıyafeti sorunu çözülmez. Bu sorun devam ettikçe de okul müdürleri bunu mesele edinir.
Yapılan konuşmalar genelde aynı minval üzere olduğundan dinlenmiyor. Çoğunluk dinler gibi yapıyor. Müdür cümleler arasında önemli bir şey söylese bile bu da güme gidiyor. Çünkü kimse konuşmayı önemsemiyor.
Adıyaman Kahta’da çalışırken okul müdürü yine bildik konuşmasını yapar. Sabahın mahmurluğuyla bir öğrenci, yanındaki arkadaşına, “Bu ne satıyor” diye sorar. Arkadaşı da “Ne satacak? Bardak satıyor” der ve gülüşürler. Bu konuşmayı duyan bir öğretmen, öğretmenler odasında bu konuşmayı anlatır. Gülüşmelere sebep olur. Zaman zaman “Müdür ne satıyor” şeklinde soru sorulur. Cevap da hazırdır. Bardak satıyor. Hasılı, okul müdürü bardak satana çıktı.
Okul müdürlerinin çoğunda bu mikrofon hastalığı var. Haftada en az aynı konuşmaları yapmak suretiyle öğrenci ve öğretmen gözünde yüzleri eskiyor. Müdürün ağırlığı kayboluyor.
Müdürün yüzünü eskitmemesi için her hafta konuşmaması, duyurular için zaman zaman mikrofonu yardımcılarına bırakması, farklı hatırlatmalarda bulunması, konuştuğu zaman kısa, öz, yerinde ve kıvamında konuşması itibar yönünden elzemdir. Ama eline mikrofonu alıp konuşanların çoğu, itibar kaybına uğradığının farkına varamıyor. Ancak birilerinin müdürlere bunu söylemesi gerekir. Bunu da kim söyleyecek?
Burada çoğu okul müdürünün bildik görüntüsüne örnek verdim. Eline mikrofonu alıp dakikalarca konuşan, Allah’ın günü konuşma yapan, her kürsü ve mikrofonu gördüğü zaman konuşmak zorunda hisseden kişilerin sayısı bu ülkede az değil.
Müdürlerin konuşması okul ve çevresiyle sınırlı. Her konuşmanın ekranlara yansıdığı bu dijital çağda her gün ekranlara çıkıp konuşma yapan ekran gediklileri de var. Bu gedikliler ne kadar önemli şeyler söylese bile yüzleri eskidiği için pek dikkat çekmez. Yine mi bu, başka kimse yok mu bu ülkede denerek kanal değiştirmeye sebep olurlar.
İster okul müdürü ister gazeteci ister akademisyen ister siyasetçi ister kim olursa olsun, sık ekranlarda görünerek konuşma yapmak suretiyle yüzlerini eskitmemeleri kendi itibarlarını koruma yönünden elzemdir. Yerinde, zamanında ve kıvamında konuşma yapmalılar. Kısa ve öz konuşmalılar. Her mikrofon, her kürsü, her kamera gördükleri zaman kendilerini kürsüde bulmamalılar. Konuşma teklifi gelse bile teşekkür edip elinin tersiyle itebilmeli. Bugün, bu hafta konuşmayacağım diyebilmeli. İlla konuşulacaksa bazen de mikrofonu yardımcılarına ya da ilgilisine bırakabilmeliler. Kısaca az ve öz konuşmalı, az ekranda görünmeli. Çünkü çok konuşmak, hep konuşmak, sadece konuşmak ve çok görünmek yüzü eskitir.



